
Canım hocam,
İlk günden itibaren size böyle hitap etmiştim. Aynı şekilde sürdüreceğim. Mücadele yorgunu bedeninizin toprağa verilişinin ilk elden tanığı olsam da bu neyi değiştirir ki? Siz kitaplarınızla, tadına doyulmaz sohbetinizle benim için yaşayan bir çok insandan daha canlısınız. Bir farkla, artık sizinle ilgili anı dağarcığıma yenilerini ekleme şansım yok. Muzip şakalar yapamayacağız birbirimize, abla diyerek kızdırmaya çalışmayacaksınız beni. Zerre kadar kızmazdım ki!
Size kızmak mümkün olabilir mi canım hocam?
Çok şey borçluyum size. Ödenmez bir borç… Sıkıcı bir taşra ve meslek yaşamını ardımda bırakıp geldiğim, seni yeneceğim İstanbul diye kollarımı açıp haykırmasam da büyük beklentiler içinde olduğum emeklilik yıllarım sizin sayenizde anlam kazandı. Ortaköy’deki kurs merkezinde geçirdiğim saatler hayatımın en güzel zamanlarıydı desem abartmış olmam. Kesinlikle olmam. Bana yazar olabileceğim duygusunu siz aşıladınız. Yazar olmak, roman yazmak, yazabilmek…O ne öz güven patlamasıydı gariban ben için. En çalışkan, üretken öğrenci olma gayretiyle geçirdiğim haftanın ardından DT2 numaralı otobüsle Portakal Yokuşundan inerken içimde kelebekler uçuşurdu. O derste sıra gelmez de öykümü okuyamazsam melankoli nöbetleri geçirirdim.
Derslere sadece yazı yazarak hazırlanmazdım ki. Bir de yeni zirzopluklar planlamak vardı. Her hafta yeni bir şaklabanlık… Şimdilerde yapabileceğimi sanmıyorum. O zaman taşra eczacısı olmanın yükünü atmanın getirdiği bir ipten zincirden boşanma çılgınlığıydı sanırım. Hepsini zarifçe gülümseyerek karşılardınız. Bir keresinde işi o kadar ileri götürmüştüm ki sana lolipop alacağım deyip caddenin karşısındaki büfeye götürmüştünüz beni. Yoktu. Onun yerine minik bir defter hediye ettiniz. Kullanmaya kıyamadım onu, hala saklıyorum.
Sonraki yıl derslere evinizde devam ettik. Ne onurdu!
Antikalarla dolu evinizin salonunda yine birbirinden değerli saatler… Sevgili Ece’nin kurabiyeleriyle tatlanan çaylar, geçmesini istemediğim zaman, bitmesini istemediğim sohbetler…
Antika çalışma masanızda yine muzipliklerle dolu kartvizitim için fotoğraf çektirmiştim. İzin vermiştiniz. O kartvizitleri de hala saklıyorum.
Dersler bitti ama benden kurtulmak ne mümkün ? Kitap fuarlarında, imza günlerinde, söyleşilerde, haberini aldığım tüm etkinliklerinizde izleyiciler arasındaydım. En son da Akbank Sanat’daki söyleşinizde yüz yüze gelmiştik. Sizinle konuşurken bendeki heyecanı program moderatörü Faruk Şüyun, kim bu deli der gibi izlemişti. Elimde değildi, sizin yanınızda hep şımarıyordum.
O lanet illet size çok çektirdi biliyorum. Sizden gelen bir bilgi değil bu; sezgi, hissediş… Çünkü yaşadığınız acıyı hiç paylaşmadınız. Güler yüzünüzü sergilediniz dünyaya hep. Kitaplarınızı yazarken sonun soluğu ensenizdeydi ama hiç belli etmediniz.
Yaşama sevinciyle dolu, girdiği her ortama saygın bir güzellik getiren, dokunduğu her ruhta zarif izlenimler bırakan şahane bir insan oldunuz hep. Sanmıyorum ki sizi tanıyan kimsenin olumsuz bir anısı olsun size dair.
Bir güvercin ürkekliğiyle, bir kelebek dokunuşuyla geçip gittiniz dünyamızdan.
Çok erken, çok vakitsizdi.


Bir yanıt yazın