24 Nisan Salı günü doğmuşum. Yıl 1956. Doğum yerim Çanakkale’nin Gülpınar Köyü.
Çok uslu, huzurlu bir bebekmişim. Öğretmen bir baba ve fırsat verilse dünyayı yönetmeye talip ev kadını bir annenin ilk çocuğu olarak sıkı bir terbiyeden geçmişim. Gülpınar İlk Okulunu, Ezine Orta Okulunu yıldızlı pekiyilerle bitirmemi bu sıkı disipline borçluyum. Öğretmen okulu sınavlarını birincilikle kazanmamı da…
Erenköy Kız Lisesi’nin parasız yatılı sınavını da kazanınca İstanbul’lu oldum. Yatılı kız lisesi günleri kişiliğimi çok geliştirdi. Bu dönemde aldığım en önemli karar, ilerde çocuğum olursa mutlaka karma bir okula göndermekti. Harem selamlık uygulamalarını sevmem, olabildiğince uzak dururum. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini eve yakın olduğu için seçtim. Çok mantıklı bir gerekçe gibi görünmese de gerçekçi bir karardı. Hatta daha ortaokuldayken mahalledeki teyzeler “aman kızım sen çalışkansın, eczacı ol. Üst katta oturur, alt kata eczaneni açarsın. Hem müşterine bakar hem de bir koşu gidip çorbanı karıştırırsın. Bir de doktor koca buldun mu senden bahtiyarı olmaz” dedikçe tüylerim diken diken olur, eczacılıktan da eczacılardan da nefret ederdim ama kısmet! Diplomamı alır almaz evlenip, evimin kadını oldum. Ardından kızımın annesi… Mesleği ne olursa olsun bir kadının asal görevinin bunlar olduğunu düşünecek biçimde eğitilmiştim. Evde otururken günden güne gerilediğimi, beynimin büzülüp tek sorunsalımın “akşama ne pişirsem” düzeyine geldiğini görünce dehşete kapıldım. O saat eczane açmaya karar verdim.
Madem bu işi yapacağım bari bir işe yarasın diye gidip Bursa’nın bir kenar mahallesinde dükkan tuttum. Kendi gözlerimi bile yaşartan bir istikrar örneği sergileyerek 25 yıl- evet yanlış okumadınız yazıyla da yirmi beş yıl- aynı yerde dertlere derman oldum. İlaç satmaktaki isteksizliğime karşın hayret edilecek bir biçimde para da kazandım üstelik. Ben ne kadar hevessizsem halkımız da ilaç kullanmaya bir o kadar iştahlıydı. İlaç satmanın sevimsizliğini telafi edebilmek için ikinci iş olarak çiçekçilik yaptım. Güzellik uzmanlığı eğitimi alıp güzellik salonu açtım.Yeterince güzelleştiğime karar verince kapattım. Elemanların sınır tanımayan kaprislerinin de bu karar da payı olmadı değil. Bu arada kişisel gelişimimi sürdürebilmek için koşullarıma uygun bütün kurslara katıldım. İngilizce, bilgisayar, yöneticilik, resim, ahşap boyama, transandantal meditasyon, reiki vs.
Sosyal sorumluluklarımı yerine getirmek için meslek örgütlerinde, çeşitli derneklerde çalıştım. Bazılarının kurucuları arasında yer aldım. Sıralamak uzun sürer ancak Bursa Eczacı Odası’nda, Bursa Ecza Koop’ta, Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nde,Çağdaş Eczacılar Derneği Bursa Şubesi’nde emeğim olduğunu söyleyebilirim.
Bu işlerin arasında bir yerde evliliğim bitti. Hakime şiddetli geçimsizlik dedik ama asıl neden yabancılaşmaydı. Boşanma sebebi sayılmaz korkusuyla gerçeği söyleyemedik. Ardından kızımla yaşamayı sürdürdüm. O hızla büyürken ben de her fırsatta seyahat ettim. En sevdiğim yolculuklar Uzak Doğuya doğru olanlardı. Tayland, Malezya, Endonezya, Singapur, Sri-Lanka. Amerika’ya ilk kez arkadaş ziyareti için gittim, ikinci sefer kızımı görmek için. O yemekleriyle, sineması ,edebiyatıyla ayağımıza geldiği için hiç meraklısı değildim ama Newyork’u sevdim. Avrupa yolculukları eğiticiydi. Londra, Paris, Berlin gibi merkezlerde bütün insanlığın ortak tarihine yönelik görülecek çok şey buldum. Afrika’ya Güney Amerika’ya henüz sıra gelmedi. Ben çalışır ve gezer tozarken çok güzel bir şey oldu. Kızım büyüdü; güzel güzel okuyup, iyi bir insan, başarılı bir iş kadını oldu. Kendisiyle çok gururlanıyorum ve bu çocuğu benim yetiştirmiş olduğuma inanamıyorum.
Kendime ellinci yaş armağanı olarak özgürlük hediye etmeye karar verdim. Eczaneme helal süt emmiş bir alıcı buldum. Evimi kapattım, hayatımı bir valize indirgeyip yollara düştüm. Niyetim okumak yazmak ve gezmekti; ancak daha üçüncü durağımda İstanbul beni esir aldı. Bir büyüsü var bu şehrin, bırakmıyor. Gezme isteğimi her gün başka bir sokağında kaybolarak gerçekleştiriyorum. 17 yıl sonra hala…
Kendimi bildim bileli hep okudum. Çocukluğumda köyde dilediğim kadar kitap dergi bulamadığımdan gazeteden yapılma kesekağıtlarını açar okurdum. Babamın kitaplığındaki Yunan Klasiklerini daha ilkokula giderken devirmiştim. Anlamıyordum ama elimde bir kitap olması, gözlerimin satırlarda dolaşması bile mutlu olmam için yeterliydi. Yeşil ciltli Hayat Ansiklopedisinin bir sayfasını açar, satırların arasından kendime bir yol bulup hayallere dalardım. Büyüdükçe bütün kitapları okumaya yetecek kadar zamanım olmadığını anlayıp seçici olmaya karar verdim. Şimdilerde planlı programlı okumalar yapmaya çalışıyorum. Yazma işi günlüklerle başladı, evliliğimin bunalımlarını aşmaya çalışırken yazdığım kusma hikayeleriyle sürdü. Mesleki dergilerde yer alan eczacılık sorunlarına ilişkin yazıları, küçük denemeleri saymazsak basılı hiçbir eserim yoktu. Kitaba kutsal bir nesne gözüyle baktığım için denemelerimi kimseyle paylaşmamıştım. Mario Levi Yaratıcı Yazarlık Seminerlerine başladıktan sonra grubun da yüreklendirmesiyle “neden olmasın” demeye başladım. Şimdiyse basılmış iki romanım var. Yedi Gün Duası ilk göz ağrım. Aşk perisine gözlük ikincisi… Öbürleri, kimisi taslak, yarı bitmiş, kimisi bitmiş halde görücüye çıkmayı bekliyor.
Bizden adam olmaz düşüncesiyle kendi küçük dünyama kapanmış yaşarken Gezi Olayları patlak verince heyecanlandım. Özellikle Boğaz köprüsünden yürüyerek geçip Taksim Meydanına yürüyen binlerce insanın görüntüsü göğsümü kabartıp umutlanmama neden oldu. Meraklandım da bir yandan. O hevesle necip milletimizin psikolojisini, eğilimlerini daha iyi anlayabilmek umuduyla Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Sosyoloji Bölümüne kaydoldum. Firesiz, dört yılda ,hem de onur belgesi alarak mezun oldum. Ancak anlayabildin mi bari halkımızın sosyolojisini derseniz yanıtım maalesef hayır. Hatta kafam eskisine göre daha da karışık diyebilirim.
Şimdilerde yine kendi küçük dünyamda bir kaç dostumla sınırlı tuttuğum yaşamımı sürdürüyor, çok bunaldığımda örgülere, dikişlere , resim yapmaya sığınarak ruh sağlığımı korumaya çalışıyorum.
Vasiyetim hazır. Başucumdaki taşa “o bir amatördü” yazılacak. Mermerciler boşuna heveslenmesin, daha o zamana çok var.

