
Kıyıyı gözden kaybetmeye
cesaret edemeyen insan
okyanus keşfedemez.
Andre Gide
Kararlılığı kocasının çizdiği sınıra çarpıp darmadağın olan Edibe mutfakta geç vakitlere kadar oyalandı. Vedat’ın uykuya daldığından emin olunca sessizce yorganın altına süzüldü. Gözlerini sımsıkı yumup güzel şeyler düşünerek gevşemeye çalıştı bir süre. Vedat’ın inceli kalınlı tıslamaları gecenin sessizliğinde git gide yükselerek gök gürültüsüne dönüşünce fırladı kalktı. Odasına geçip günlüğünü çıkardı.
Başarabilirim, direnebilirim sanmıştım, yanılmışım.
Neden yapamadım?
Neden bir köle gibi boyun eğiyorum her dediğine?
Başından beri böyle miydi ilişkimiz?
Arkasını getiremedi. Bu gece kalemi de tutsaktı sahibi gibi. Öfkeyle kenetlenen çenesi kendine acımaya başlar başlamaz gevşiyor; nereden estiği belirsiz bir yelin etkisiyle tüyleri ürperir, dişleri birbirine çarparken aniden ter içinde kalıyordu. Şakakları zonklamaya başlayınca aşağıya inip bir ağrı kesici yuttu. Salondaki kanepeye kıvrıldı.
Fidan’ın tabak çanak takırtılarına karışan mırıltısıyla uyandı sabah.
Yine türkü söylüyor. Hiç mi derdi tasası yok bu kadının.
Küveti doldurup içine uzandı. Su ılınınca duş kabinine geçip soğuk suyun altında dayanabildiği kadar durdu. Bornozuna sımsıkı sarınıp titremesinin geçmesini beklerken bir ağrı kesici daha yuttu.
“Günaydın Fidan.”
Kendi sesiyle sarmalanmış, pencere içindeki menekşeleri sulayan kadın sıçradı.
“Ay sen miydin abla, ödüm koptu. Kahvaltıyı kaldırmadım, çayı ısıtayım mı? Taze daha ”
“Önce okkalı bir kahve yap bana. Başım çatlıyor.”
Ayaklarını sürüyerek pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Soğuk suyun etkisi geçip ısındıkça sızıları geri geliyordu. Etleri lime lime, dayak yemiş gibi…
“Ne o kolundaki morluk? Yine mi dövdü hayırsız?”
Terliğiyle cezvenin tıngırtısına tempo tutan kadın yüzünü buruşturdu.
“Öyle deme abla, iyidir Yasin’im. İçince sapıtıyor az biraz.”
“İyi ama her gün de içiyor. Bırak şu serseriyi. Çekilir mi bu çile?”
Kalın saç örgüsünü geriye atarken elinin tersiyle alnını sildi Fidan.
“Ağzından yel alsın abla o nasıl söz, ölürüm daha iyi.”
Edibe ilk kez görüyormuş gibi, tepeden tırnağa süzdü yardımcısını.
“ Nereliydiniz siz?”
“Tatvan’ın köyünden.”
Kahveyi fincana boşaltırken Edibe’nin boş boş baktığını fark etti.
“Bitlis’in kazası olur.”
“Güzel midir sizin oralar?”
“Bilmem ki. Beş yaşındaymışım buraya geldiğimizde. Aklımda hayal meyal karlı tepeler var, bir de köpeğimiz Karabaş. ”
“İş için mi göç etmişler, ailen yani?”
Fidan yıllardır hizmetini gördüğü kadının durup dururken hayatını didikleyişine anlam veremese de ilgiden hoşnuttu.
“O da var ama esas sebep anarşi abla. Asker bir yandan sıkıştırırmış, dağdakiler öte yandan. İki ateş arasında kalmış bizim köy.”
“Ne istiyorlarmış sizden?”
“Dağdakiler silahı dayayıp yiyecek, giyecek, para istiyorlarmış. Versen bir dert vermesen ölüm. Ardından asker gelip vay efendim siz eşkiyaya yardım ediyorsunuz diye türlü zulüm eziyet… Dağlara, meralara da çıkamaz olmuşlar. Sürüler açlıktan kırılıyor. Canından bezmiş ahali. Rahmetlik nenem hiç istememiş evini barkını bırakmayı, ailenin gençlerini hep o durdurmuş. Lakin bir sabah Karabaş’ı kapının önünde al kan içinde bulunca o da pes etmiş. Üzülmeyeyim diye bana göstermemişler ölüsünü. Nenem karagözlü köpeğini ağıtlar yaka yaka gömdükten sonra göç vaktidir bize, doğduğum topraklarda ölmek nasip kısmet değilmiş demek demiş. Her gece, ha basıldık ha basılacağız korkusuyla ölüp ölüp dirilmekten yılan herkes dünden hazırmış zaten. Tası tarağı topladıkları gibi buraya… Zaten biz göçtükten az sonra da bütün köy yakılıp yıkılmış?
“Aaaa yazık. Kim yapmış?”
“Ne bileyim abla. Kimine göre asker kılığında girmiş eşkıya, kimine göre eşkıya kılığında asker. Ne fark eder ki. Onca insan sırtının giysisiyle ortalıkta kalakalmış sonuçta.”
Fidan’ın gündelik olaylardan bahseder gibi sakince sıraladığı yıkımı, felaketleri kavramaya gücü yetmediğinden konuyu değiştirdi.
“Kocanla nasıl tanıştınız?”
Kadın saygıyı, hürmeti bir kenara koyup kahkahayı bastı. Ellerini iki yanına vura vura, iri güllü tişörtünün altında hoplayıp duran memelerini titretip ayva göbeğini hoplatarak gülüyor. Edibe’nin şaşkın, soran bakışlarını gördükçe daha da yükseldi sesi.
“Tanışmak mı? Ay, sen çok yaşa abla emi.”
“Neden, ne var bunda? Ha anladım. Görücü usulü evlendiniz. Kocanı düğünde gördün ilk. ”
“Eh, bir bakıma öyle sayılır.”
“Gülüp durma anlat hadi.”
Fidan başörtüsünün ucuyla yaşaran gözlerini kurularken hala kıkırdıyordu.
“Bak şimdi… Bu Yasin var ya, o da bizim köylü; yalnız onlar daha evvel gelmişler. Bizimkiler İstanbul’a göçünce yabancılık çekmemek için aynı mahalleye yerleşmişler. Bu, beni daha okula giderken gözüne kestirmiş, mektup filan yazmış ama abilerimin korkusundan verememiş. Çok sonraları, ablamın kocasına, küçük enişteme açılabilmiş ancak.”
“Enişten mi yaptı aranızı?”
“He ama öyle durup dururken değil. Babam beni dul birine vermeye kalkışınca kendimi öldürecek oldum. Bir gece evdeki bütün hapları içtim. ”
“Ay çıldırdın mı sen?”
Edibe’nin karşısındaki koltuğa çökerken yüzünde az önceki gülüşten eser kalmamıştı.
“Başka çarem yoktu ki. Altmış yaşındaki dedeyle ömür mü geçer?”
“Sen kaç yaşındaydın?”
“On üç, ilk okulu yeni bitirmiştim.”
Edibe’nin yüzündeki dehşeti fark edince yeniden kahkahayı bastı.
“Kızma abla ama senin de dünyadan haberin yok. Ne var bunda şaşacak? Bizimkiler köyünü terk ettiyse gelenek göreneklerini de bırakacak değiller ya, toplayıp getirmişler işte.”
“Eee nasıl kurtuldun?”
“Gece nin bir vaktinde öğürüp kusmaya başlamışım, Yeter uyanmış.”
“Yeter kim?”
“En küçüğümüz. Aynı odada yatardık. Vadem dolmamış demek ki beni apar topar hastaneye kaldırıp midemi yıkadılar, kurtuldum.”
“Gönlün olmadığını anlayınca baban da seni o yaşlı adama vermekten vazgeçti. ”
Yıllarını emir alarak geçirdiği mutfaktaki konumu aniden değişen Fidan Hanımını şaşkınlığa sürüklemekten çok mutluydu. Edibe’nin karşısındaki sandalyeye yerleşip arkasına yaslandı.
“Yaaa aynen. Ay abla hakkaten çok safsın. Hiç olur mu öyle şey? Tam tersine, başka bir delilik yapmadan sağ salim teslim edelim diye işi hızlandırdılar.”
“ Eeeeee?”
“E’si ablam evde kafese tıkılmış it gibi dolanır, bu kız inattır ne yapar eder yine kıyar kendine deyip dövünürken eniştem Yasin’i anlatıyor. İstersen konuşayım, biz de yardım edelim, kaçırsın kızı diyor. Ablam Yasin’i tanımaz etmez ama başka çıkar yol bulamayınca git konuş diyor enişteme. Tabutuna gelinlik sermekten evladır. Yasin o zaman askerden yeni gelmiş, gözü kara, ikiletmiyor bile. Sonra ablam koynuna gizlediği bir fotoğrafla bana geldi.”
“Sen de beğendin.”
Yeni yetme bir kız gibi kıkırdadı. Yanakları al al…
“Beğenmek de laf mı abla? Elde tüfek kasıla kasıla öyle bir poz vermiş ki bakar bakmaz aklım uçtu. Bakma şimdi çöktü biraz ama mahalledeki bütün kızların gözü ondaydı o günlerde. Bana kalsa hemen o dakika ablamın peşine takılıp gideceğim.”
“E git, neyi bekliyorsunuz?”
“On üç yaşındaki kızı kaçırmak kolay mı? İşin şakası yok, yakalarlarsa ben geriye eve, o mahpus damına. O yatar yatar çıkar da beni kim kurtaracak? Babam dilim dilim keser de köpeklerin önüne atar. ”
“Ay deme öyle, içim kalktı.”
“Töre böyle, olacaklar belli. Akrabalara, tanıdıklara gidemeyiz. O dakika bulurlar, saklayanın da başı belaya girer. Yasin’in Denizli’de bir asker arkadaşı varmış. Sağ olsun o sahip çıktı bize. Yasin’in da hakkını yiyemem ama. Babamın gönlü yapılıncaya kadar elini sürmedi bana. Nikahımızın kıyılmasını bekledi.”
“Sonra da dövmeye başladı hayırsız.”
“Öyle deme abla, kahrından yapıyor fukara. Ayılınca köpek gibi pişman olur, dizlerime kapanır hep. ”
“İçmesin o zaman, nefsine hakim olsun. Bak yeri geldi yine söylüyorum Fidan. İşte ev! Bir daha el kaldırdığında pılını pırtını topla gel. Bak o zaman nasıl akıllanıyor.”
“Sağ ol ablam, Allah senden razı olsun da kıyamam. Dar gününde tek başına bırakamam erimi. Fabrika kapanmadan önce ağzına sürmezdi. Ne zaman ki işsiz kaldı ayarı bozuldu.”
“Bir kapı kapanır öbürü açılır canım, istese başka iş bulur. Bana sorarsan yükü sana yıkmak rahat gelmiş. Çalışana iş mi yok?”
Fidan gülüşü soldu. Az önceki neşesinden eser kalmadı. Boynunu iyice yana yatırıp içini çekti.
“Demesi kolay. Gitmediği yer, çalmadığı kapı kalmadı. Yok yok yok! Amele pazarında iş bulursa güle oynaya gidiyor garibim ama günübirlik işten ne olacak? Kırk yılın başı, güvencesi de yok.”
“Amele pazarı mı?
“Heee. Bizim orda, otobüslerin son durağındaki meydana sabah erkenden arabalar gelir, işlerine yarayacak adamları seçip götürürler. Akşama da yevmiyesini verip aldıkları yere bırakırlar. İşi gücü olmayanlara hiç yoktan bir umut işte. ”
Kamyondan iner inmez etrafını sarıp, abi beni de al, çocuklar evde aç abi ne olur, diye yalvaranları sinek kovalar gibi iteleyip, kısa süreli iktidarının tadını çıkararak ağır adımlarla sabahçı kahvesine giren kalfaları, henüz yalvarmayı kendilerine yediremeyen yenilerin kenarda öylesine duruyormuş gibi sigara içerek bekleyişlerini, sen sen sen gel diyerek parmak işaretiyle seçilip kamyonlara doluşan şanslıların arkasından boynu bükük bakakalanların gözlerindeki umutsuzluğu anlatmaya dili yetmezdi. Sustu.
“Ev işlerine yardım ediyor mu bari?”
“Allah korusun. Erkek adama yakışır mı? Çocuklara göz kulak olması yeter. Şöyle devamlı, garantili bir işi olsa hepimiz feraha ereceğiz de durumumuz malum.”
“Ne varmış durumunuzda?”
“Nüfus kağıdımızda TC yazdığına bakma abla, biz bu memleketin üvey evladıyız. Payımıza ancak kimsenin beğenmediği pis işler düşüyor; o da adamın varsa. ”
Daha fazla kurcalamadı. Durum’ dan kastedileni bilmek, gücünü kat kat aşan dramın ayrıntılarını öğrenmek istemiyor. Şimdiye kadar dinledikleri bile yetti. Hafifleyen başı yeniden zonklamaya başladı.
Patronunun ilgisinden cesaret alan Fidan aylardır dilinin ucunda beklettiği düşünceyi açtı.
“Sen Vedat abiyle bir konuşsan abla… İnşaat işinden anlamaz ama çok akıllıdır Yasin. Her işi çabucak kavrar. Bir çağırsa, konuşsa… Hani şantiyelerden birinde, ne bileyim…”
Ah Fidan ah! Yarı aç yarı tok çalışmaya razı kaçak Suriyeliler dururken üç beş gün sonra sigorta, yemek, yol parası diye tutturacak birine iş verir mi benim kocam? Nerden açtım bu konuyu?
Tamam, deyip geçiştirdi.
“Ben uzanacağım. Yarım saat sonra uyandırır mısın?
Uzandı ama uyuyamadı.
Onun çocukları da bütün gün sokaklarda, ellerinde sopalar… Of iğrenç! Yok, temiz, titiz kadındır Fidan yapmaz. Çocuklarını çer çöpün içine salmaz.
Kapıdan girer girmez üstünü değiştiren kadının mahallesine dönerken giydiği rengi atmış mantosu, topuğu yenik botlarıyla çamura bata çıka yürüyüşü canlanıyor gözünde. O dişsiz cadıyla ayak üstü konuşuyorlar. Gene canını çıkardı değil mi o zilli, diyor kocakarı. Fidan da itiraz etmiyor.
Birikmiş haklarını verip savsam. Şahika Hanım’ın torununa Filipinli bakıcı tutmuşlar. Emel de Moldavyalı kadın çalıştırıyor. Kadın memleketinde piyano öğretmeniymiş üstelik. Benimki ne?
Ben de bilirim yoksulluğu. Yıllarca sobalı evlerde yaşadık. İffet’le buz gibi yatakta birbirimize sarılıp ısınmaya çalışırdık. Yamalı yırtık giymedik ama bir çiftten fazla ayakkabımız olmazdı. O eskimeden yenisi alınmazdı. Portakal babam şehre gittikçe girerdi evimize, muz yılbaşından yılbaşına….O da kişi başına bir tane. Bunlarınki fakirlik falan değil vahşet düpedüz. Kızlarını mal gibi satmak da neyin nesi? Töreymiş, töreniz batsın. Bu da salak! Adam evde bütün gün yan gelip yatacağına evin işini yapsa ne olur?
Dalmıştı. Yüzünü yalayan bir esintiyle açtı gözlerini. Nihal; tepesine dikilmiş yelpaze sallıyor.
“Fırla, çıkıyoruz.
“Yanlış kapıya geldin. Bende ev alacak para ne gezer.”
“Komik olmaya çalışma, beceremiyorsun. Hadi kalk yemeğe gidiyoruz.”
Alnını ovalayarak ağır ağır doğruldu. Dilinde pas tadı, zihni bulanık… Hala gördüğü korkunç rüyanın etkisinde. Fakir biriyle evliymiş, o mahallede yaşıyorlarmış. Ürperen tenini yatıştırmak için elleriyle kollarını ovuşturdu.
“Ne yemeği bu durup dururken?”
“Yeni tarzını kutlayacağız.”
“Burada kutlasak. Hiç halim yok. Giyinmek bile zor geliyor.”
“Biz de bu yüzden çıkıyoruz zaten. Kıpırda!”
Ne dediyse ikna edemedi arkadaşını. Nihal her zamanki kararlılığıyla elinden tutup neredeyse sürükleyerek giyinme odasına götürdü. Dört yanı çevreleyen dolaplardan eliyle koymuş gibi bulduğu giysileri uzattı.
“Bu pantolonla kazak yeter. Makyaja da gerek yok. Gideceğimiz yere senin sosyete tayfası ayak basmaz.”
“Bassa ne olacak?”
“Oooo imaj meselesini iplemez olmuşsun, büyük gelişme…”
Yokuşu inip Dereboyu Caddesi’ne saptılar.
“Sahile mi gidiyoruz?”
“Oraya herkes gider. Biz özeliz.”
Tek otomobilin zorlukla sığdığı dar sokaklardan birine girip sahil yolunun hayhuyundan uzak, küçük bir meydanda durdular. Balkonlarından sakız sardunyaları, yeşillikler sarkan dar cepheli, üç dört katlı evlerle çevrili alanda mama, su kapları… Pencere pervazlarında, saksı diplerinde kıvrılmış uyuyan irili ufaklı kediler. Kapısından nefis kokular yayılan kebapçının önünde yumuşak bakışlı bir sokak köpeği…
“Nasıl buluyorsun böyle yerleri? ”
“Emlakçılığın faydaları… Az sonra hayatının en muhteşem lahmacununu yiyeceksin, hazır ol. ”
“Lahmacun mu?”
Karşılamak için kapıya çıkan adamla hoşbeşe dalan Nihal arkadaşının yüzünü ekşittiğini fark etmedi.
Duvarlarda top göbekli, kaytan bıyıklı patronun ünlülerle çekilmiş fotoğrafları; daha büyük iki çerçevede gazete küpürleri… Pencere önündeki masaya oturdular
“ Dövüş Kulübü’nü seyrettin mi sen?”
“ Evet, neden ?”
“Bol yıldızlı, kar beyaz kolalı keten peçeteli bir restaurant’ da garsonların balık çorbasının içine işediklerini itiraf ettikleri sahneyi hatırlıyor musun? Bırak şu çatalı bıçağı teftiş etmeyi de rahatına bak. O alengirli adları olan kokoş yerlerden çok daha temizdir burası.”
Peçeteyle ovalamakta olduğu çatalı sessizce muşamba örtünün üstüne bıraktı.
“Sabah Fidan uyuduğunu söyleyince girmedim ama aklım da sende kaldı. Saçını nasıl buldu kocan? ”
“Fark etmedi ki.”
“Hadi canım, şaka yapıyorsun. Gerçekten mi?”
Başını salladı.
“Vay öküz! Pardon ama kendimi tutamadım.”
İlgisizce omzunu silkti Edibe.
“Dernekten istifa ettim diye kızmış, yüzüme bile bakmadı. Başkanı aramam lazım ama hiç içimden gelmiyor. Ne diyeceğimi de bilmiyorum ayrıca.”
“Arama boş ver. Gerekiyorsa onlar seni arasın.”
“Vedat kızar.”
“Çok da fifi! Takma kafana, keyfine bak. Kızma ama bu despotun nesini sevdin hiç anlamıyorum.”
“Çorba ister misiniz?”
“Ezo gelin değil mi? İsteriz. İkişer tane bol içli lahmacun attır. Bir sürahi de ayran.”
Arkadaşının sipariş verirken bile dünyaya meydan okuyan halini imrenerek izledi.
“Sana bir şey soracağım.”
“Buyur, emrindeyim.”
Dip masadaki yüzü Edibe’ye dönük oturan adam karnını ovalayarak gözlerini üstüne dikince eğilip sesini iyice alçalttı.
“Boşandığına pişman oldun mu hiç?”
“Çok… Tek celsede yularını salıp süründürmediğim için kafamı duvarlara vurdum ama ne fayda! ”
“Yok, o anlamda değil. Görmezden gelip evliliğini sürdürmediğin için diyorum.”
Nihal’in gözlerinde şimşekler çaktı.
“Delirdin mi sen? Adamı kendi yatağımda en yakın arkadaşımla yakalamışım, mümkün mü?”
Fısıldayarak konuşmuştu o da ama kahkahasını esirgemedi. Sonra iyice eğilip ağzını arkadaşının kulağına iyice yaklaştırdı.
“Tam da bacak omza pozisyonundaydılar. Beni kapıda görünce öylece kalakaldılar. ”
“Sen ne yaptın? ”
“Ne yapacağım? Ben de donakaldım. Şok! Azıcık hazırlıklı olsam fotoğraflarını çeker daha fazla mal koparırdım.”
“Milyon dolarlık daireyi bırakmış adam, daha ne yapsın?”
“Oh olsun! Az bile. Aslında ben onu donuna kadar soyup soğana çevirirdim ya Tarhan’a dua etsin. Çocuğum rencide olmasın diye şiddetli geçimsizlik dedik herkese.”
Çorbaları geldi. Tam kıvamında, evde yaptığından bile lezzetli…
“Ben düşünceli davrandım ama o hayvan ne yaptı? Boşanma ilamını alır almaz gidip o şırfıntıyla evlendi. Senesine varmadan bir de çocuk… Beni geç, evladını düşünür insan. Nerde?”
Öfkesini çorbadan çıkarır gibi kaşıklıyor. Kasenin dibini iri bir parça pideyle sıyırdıktan sonra arkasına yaslanıp elini salladı.
“Aman boş ver. Ne halleri varsa görsünler. ”
Az önce gelenden daha genç bir çocuk boş kaseleri aldı. Tek kulplu bakır sürahiyle getirdiği ayranı bırakırken lahmacunlar şimdi çıkıyor deyip gitti.
“Eeee, nerden çıktı bu sorgu sual?”
“Bilmem, kafam çok karışık Nihal. Fidan ikide bir sopa yediği halde kocasına laf söyletmiyor, sen o kadar severken bir çırpıda silip atıyorsun. Karı koca ilişkisi çok garip, hiçbir mantığı yok sanki”
“Çok seviyordum evet, o da bana sırılsıklam aşıktı. Düşünsene, ailelerimiz karşı çıktığı halde okulun bitmesini bile beklemeden evlendik.”
“Evlenince mi bitti aşkınız peki?”
“Yoo, hakkını yiyemem. İlk zamanlar her şey çok güzeldi. Çiçekler getirir, yerli yersiz öper koklar, şımartırdı. Çadırlı kamplar, tatiller… Açık havada sevişmek muhteşemdir , denedin mi hiç?”
Edibe’nin fal taşı gibi açılan gözleri yeterli cevaptı.
“Deneyin bence.”
Vedat’ın pazar günleri bile kravat taktığını anımsayınca sözünü geri aldı.
“Yok yok, o işler size göre değil.”
Lokantada kendilerinden başka müşteri kalmamıştı. Çalışanlar da konuşmaları duyamayacak kadar geride.
“N e zaman değişti peki?”
“Tam olarak söylemek zor şekerim. Sanırım Tarhan’ın doğumuyla başladı kopuşumuz. Zor bir bebekti; hep sancılı, gece gündüz sürekli feryat ediyor. Ben acemiyim, tutarken bile elim ayağıma dolanıyor. Yardım edecek, akıl verecek kimsem yok. Oğlumla o kadar meşguldüm ki birbirimizden uzaklaştığımızı anlayamadım. O da uyarmadı, işine geldi belki. Etraf fingirdek kadın kaynarken evdeki kusmuk kokulu kadını ne yapsın? ”
Parmağını ayranın köpüğüne daldırıp yaladı.
“Yabancı biriyle olsa bu kadar kızmazdım. ”
“Ne fark edecekti ki?”
“Çok şey. Bu katmerli kazık. Ahlaksız orospu, bir de ağzını yaya yaya, ay çok sarhoştuk hayatım, ne olduğunu anlayamadık, demez mi? O an nasıl oldu da üstüne atlayıp boğazını cırkkadanak sıkıvermedim bilmem.”
Siparişlerin yanında koca bir tabak yeşillikle limon geldi.
“Bırak çatalı falan, elinle dal. Lahmacunun tadı böyle çıkar.”
Nihal’i taklit ederek rulo yaptığı lahmacun çorbadan daha lezzetliydi. Çabucak silip süpürdüler.
“Birer tane daha söyleyelim mi?”
“Yok artık.”
“Künefe? Buranın künefesi de çok iyidir.”
“Yapma Nihal, şu yaşımda heves edip blucin giymeye başladım. Bırak tadını çıkarayım.”
“O zaman çay söylüyorum.”
“Tamam.”
“Sana bir şey söyleyeyim mi şekerim; erkekler ilişkiyi kurtarmak için parmağını oynatmıyor. Gelen ağam giden paşam. Yürütelim diye çırpınan hep biziz. Sakız gibi yapışıp bırakma beni diye debeleniyoruz da işe yarıyor mu? Yooo… Gururunu ayak altına aldığınla kalıyorsun. Hiç uğraşmıyorum artık. Baktım tadı kaçtı, kapıyı gösteriveriyorum. Aynen onların dediği gibi, elimin kiri…”
“Ömür boyu sürdürenler nasıl beceriyor dersin?”
“Mecburiyetten. Ha ha ha!”
“Dalga geçme. Aşklarını ömür boyu sürdürenleri diyorum.”
Nihal iki yanına bakındı.
“Hani nerde o? Göremiyorum.”
“Nüveyre’nin annesiyle babası öyleymiş.”
“İnanma. Vardır bir bit yeniği…”
Biraz düşünüp ekledi.
“ Diyelim ki doğru. Binde birin ne anlamı var?”
Edibe gözlerini boşluğa dikip içini çekti.
“Ben evlenirken aşkımızın ölünceye kadar süreceğine yemin ettim. Vedat’a kendimi anlatmanın bir yolunu bulacağım.”
Nihal bir şeyler söylemeye yeltendi ama tam ağzını açmışken vazgeçti. Üzgün gözlerle hala boşluğa bakmakta olan arkadaşını süzdü.
İçeriye seslenip hesabı istedi, kalktılar. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Nihal arkadaşını günün birinde mutlaka yüzleşmek zorunda kalacağı gerçek hakkında uyarmak istiyor ama incitme korkusuyla susuyordu. Mutluluğu başkasından beklersen hüsran kaçınılmazdır demek istiyor, sonsuz aşk bir ütopya, bir masaldır demek, hayattan ne bekliyorsa kendisinin, gerekirse söke söke alması gerektiğini, başka yolu olmadığını söylemek… Buna benzer binbir söz dolanıyordu dilinin ucunda ama yan koltukta oturan narin yapılı kadının hayallerini yıkmaktan korkuyordu. Yine de Edibe’yi evin köşesinde bırakırken dayanamadı.
“Kocana takılıp kalma şekerim. Yazmaya devam et sen.”
Gönül umduğuna küser.
Atasözü
Devekuşlarının tehlike anında kafalarını kuma gömerek düşmandan saklandıklarını düşünmeleri safsatadan ibarettir ama bu yöntem insanlar arasında oldukça yaygındır. Görmezden gelirlerse sorunların kendiliğinden çözüleceğine inanırlar. Yum gözünü ya da dön arkanı, tamam. Oh ne güzel! Her zaman değilse de arada bir işe yarar bu politika. Gözlerinizi bir açarsınız ki mesele hallolmuş. Peki sihirli bir değnek mi girmiştir devreye, ya da varlığı hiçbir zaman ispatlanamayan mucizevi yaratıklar mı? Elbette hiç biri. Korkaklar ve tembeller gözlerini sımsıkı yummuşken gerçeklerle yüzleşmeyi göze alan birileri duruma el atmıştır. Bu kadar basit. Bilseler de bilmeseler de bütün devekuşları hayatta kalmalarını bu cesur yüreklere borçludurlar.
Kafası karışan Melis çözümü Sedat’la bir daha görüşmemekte bulmuştu. Şairane Kafe’de duyduklarını belleğinden silip hayatına kaldığı yerden devam edecekti. Çocuk işçilerin, kot taşlarken ciğerlerine toz dolanların peşine düşmek onun işi değildi. Büyüktü hayalleri, hedefleri… O Milano’dan yola çıkıp tüm dünyanın tanıdığı bir modacı olacaktı.
Tüm kararlılığına karşın o alışveriş merkezine ne zaman girse doğruca üst kata çıkıyor; parlak ışıkların altında seçilmeyi bekleyen yiyeceklere aldırışsız bakışlar fırlatıp etrafı kolaçan ediyordu. Aradığını bulamazsa ayakları kendiliğinden yan kapıya, oradan da Şairane Kafe’ye gidiyor.
Sonunda kendini kandırmaktan vazgeçip doğruca hamburgerciye gitti. O cadaloz yine patates tavasının başında ama Sedat görünürde yok. İç tarafta ya da tuvalette olabileceğini düşünerek bir tur attı. Geri döndüğünde yine göremedi.
“Buyrun, ne istemiştiniz?”
Kasadaki kara kuru kız bezgin bakışlarla sipariş vermesini bekliyor.
“Sedat Bey’e bakmıştım ben.”
“İzinli o, konsere gitti.”
“Aaaa, ben yanlış anladım o zaman. Burada buluşup birlikte gideceğiz sanmıştım. Yerini de sormadım, hay Allah! ”
“Konser Abbasağa Parkı’nda, bulursunuz…”
Kızartma tavasının başında gözlerini belerten kıza el sallayıp şirin bir gülücük gönderdikten sonra fırladı. Neden acele ettiğini, o küçük oyunu neden oynadığını bilmiyordu; sorgulamadı da… Tek istediği onu yeniden görmek. Yürüyen merdivenlerin kaplumbağa hızına tahammülü edemediğinden normal basamaklara yönelip çifter çifter indi. Girişin önüne sıralanmış taksilerden birine atladığında nefes nefeseydi.
“Abbasağa Parkı’na lütfen…”
“Burası ters yön hamfendi, karşıdan geçip binse…”
Kapıyı vurup çıktı. Yol kenarında yeşil ışığı beklerken tırnaklarını kemiriyordu.
Neden daha önce aramadım sanki? Niye tuttum kendimi?
El salladığı taksilerin hepsi doluydu. Sonunda boş birini denk getirip bindi ama bu sefer de trafik ilerlemiyordu. Metre metre, adım adım… Geçen her dakika tuhaf bir biçimde ona ulaşma isteğini körüklüyordu. Sedat’ı görmek ansızın hava, su gibi yaşamsal bir ihtiyaca dönüşüvermişti.
“Parkın girişi çok kalabalık, sizi burada bıraksam…”
Pankartlar, bayraklarla yürüyenleri taksiden inince fark etti. Akın akın parka gidenlerin arasına karışırken umutsuzluğa kapıldı.
Bu kalabalıkta onu nasıl bulacağım?
İlk bakışta apartmanların arasına sıkışmış küçücük bir yeşillik gibi duran park göründüğünden daha büyüktü. Girişte kestane, mısır satıcıları, köfte ekmekçiler… Her taraf kum gibi insan kaynıyor. Asırlık ağaçların altındaki toprak yol yine öyle… Daracık yolun iki yanı da bayrak, rozet, Che baskılı tişort, çanta tezgahlarıyla kaplı. Dergi aboneliği için form dolduranlar, ne için olduğu belirsiz bir imza kampanyası masası…
Buralarda olmaz, sahnenin yakınlarındadır.
Kalabalık parka girdikten sonra sağa sola dağılarak seyreldiğinden etrafını rahatça görebiliyor. Derinden derine bir davul sesi; çığlıklar, alkışlar… Yaklaştıkça bateriye eşlik eden tiz sesi de ayırt edebiliyor. Türkçe olmadığı kesin. İngilizce, Fransızca da değil; bilmediği bir dil… Sahneye olabildiğince yaklaşıp yüksekçe bir yer bulmaya karar verdi. Seyircilerin yüzlerini seçebileceği bir yer bulursa belki o zaman…
Mendillerini, kaşkollarını bira şişelerini sallayarak şarkıya eşlik edenlerin arasından sıyrılıp sahneyi gören bir açıklığa çıkması zor olmadı. Orak çekiçli, gökkuşağı desenli bayraklar, pankartlar, flamalarla donatılmış yükseltinin üstünde iki gitar bir klavyeden oluşan küçük bir orkestra vardı. Ufak tefek şarkıcı boynundaki sarı kırmızı yeşil çizgili fuların bir ucunu tutmuş tempo tutarak döndürüyor.
Kürtçeymiş. Hıh!
Aman tanrım!
Sol taraftaki gitarist O’ydu: Sedat. Onun enstrümanını bir bebek gibi göğsüne bastırışını, ritme uyarak diz kırıp öne arkaya sallanışını, gamzelerini iyice çukurlaştırarak gülümseyişini başlangıçta gözlerine inanamayarak, kuşkusu kalmayınca öfkeden kudurarak izledi.
Bir daha asla… Adını bile unutacağım.
Balon satıcılarına, dilencilere, hala akın akın gelmekte olan seyircilere çarpa çarpa geldiği yoldan geriye dönerken gözleri çakmak çakmaktı.
İyi ki geldim. Kapandı bu konu, bitti. Sedat da yok artık, soruları da… Oh be! Dünya varmış.
Ne dese rahatlayamıyordu.
Hepi topu üç kez gördüm. Borcumu da ödedim. Daha ne?
Düşündükçe artıyordu öfkesi.
Şu işe bak! İyilik perisi sandığım herif neymiş meğer. Şeytan görsün yüzünü. Unut gitsin.
Alışveriş merkezine geri dönüp en sevdiği mağazalardan birine daldı. Dikkatsizce birkaç parça giysi seçip, denedikten sonra hepsini üst üste yığıp çıktı kabinden.
Ne kadar da mutlu görünüyordu , karaktersiz!
Odasına kapanıp cep telefonunu kurcalayarak oyalanmaya çalıştı.
Düşünme artık. Unut şu serseriyi, unut.
Unut dedikçe zihninde daha da berraklaşan görüntülere; çay bardağını kavrayan biçimli parmaklarına, gülümseyince iki yanağında beliren gamzelere, çevre kulübünün çalışmalarını anlatırken ışıldayan bakışlarına şimdi bir de gitar çalışı eklenmişti. Ne kadar unut dese de kolay olmayacaktı, hem de hiç…


Bir yanıt yazın