Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 1

Cüretkârlığın bir nedeni olmalı.

Bedeli her nasılsa ödenecektir. Ödetirler.

İlk derslerimizden birinde söylemiştiniz bunu. Çok etkilenmiş, uzun uzun düşünmüştüm. Yüreğime yara gibi işleyen birşeyler vardı bu sözde ama ne? Cüretkârlık tam olarak neydi, nasıl tanımlanırdı? Yaşamım boyunca cüretkâr bir davranışta bulunmuş muydum?

Bir başkaldırı, karşı çıkışsa cüretkarlık, yanıtım hayırdı. Şanslıydım ben. Hayatın sundukları, usta elinden çıkmış bir elbise gibi kusursuz, kırışıksız oturmuştu üstüme. Eğitimli, orta halli bir ailenin iyi yetişmiş kızıyken zamanı geldiğinde – ne önce, ne sonra, tam zamanında- her genç kızın hayalini süsleyen şaşaalı bir düğünle evlenmiş, kusursuz bir adamın eşi olmuştum. Gelinliğimin yurt dışından getirilen danteli mahallede aylarca konuşulmuştu. Daha ne isteyebilirdim ki hayattan! Sonra nur topu gibi bir bebek, kızım… Huzurlu bir gelecek önümde dümdüz, ışıldayarak uzanıyordu; mutluydum. Öyle düşünüyordum.

Belki de asıl cüretkârlık buydu; bu dayanaksız beklenti… Her neyse, sözünüz aklımı epeyce karıştırmıştı. Şimdi, yaşanan onca şeyden sonra anlıyorum ki cüretkârlığın nedeni ne olursa olsun bedeli çok ağır.

Değip değmeyeceğine gelince:Bilmiyorum.

Son zamanlarda İbsen’in Nora’sını sıkça, ibretle anımsadım. Bir Bebek Evi’ni ilk okuduğumda, Nora’nın, yuvasını bırakıp gidişini çok yadırgamıştım. Kocasının evinde bir eli yağda bir eli balda yaşayan bir kadının anlamsız bunalımları gibi gelmişti bana. Hikayeyi zihnimde yürütmüş, burnu iyice sürtünce hatasını anlayıp döneceğini, ardında bıraktıklarından yalvar yakar bağışlanma dileyeceğini kurmuştum. Başka türlüsünü düşünemiyordum. Şimdiyse onu çok iyi anlıyorum. Bazen kalmak olanaksızlaşıyor.

Sevgili Hocam,

Derslerde sözcüklerin büyüsünden söz ettiğinizde edebiyatın yaşamımızdaki önemini abarttığınızı, ona gereğinden fazla anlam yüklediğinizi düşünürdüm. İnsanoğlunun imgelem gücüyle uydurup, yine uydurma işaretlerle kağıda döktüğü sözler hayatımızı ne kadar değiştirebilirdi ki? Elmanın başka bir adı olsa elma olmaktan çıkacak mıydı? Edibe yerine Ayşe, Fatma koysalar adımı, başka bir hayat mı yaşayacaktım?

Şimdi, sözcükler bana hafife alınmanın bedelini fena ödetiyorlar.

Bir tek cümle hayatımı altüst etti dersem inanmakta zorlanırsınız biliyorum ama gerçek bu. O sözle gözümden bir perde kalktı sanki. Gerçek sandığım rüyadan hakikate uyandım; bambaşka biri oldum. “Açıl susam açıl!” gibi büyülü bir söz de değildi üstelik. Uzunca bir sohbetin başında, öylesine söylenivermişti. Başlangıçta dikkatimi bile çekmemişti. Sonradan, inceden inceye işledi içime. Sık dokulu kusursuz hayatımda kaçan ilk ilmekti o, açılan ilk delik. Sonrası çorap söküğü…

Lamia Hanımın hikayesini anlattım ama o peri masalının düzenimi nasıl altüst ettiğini bilmiyorsunuz. Ben bile farkında değilken siz nasıl haberdar olabilirsiniz ki! Edebiyata sığındım. Aldanışlarımı, beyhude heveslere kurban ettiğim ömrümü durmaksızın anımsatıp, kulağıma korkunç ihanetler, intikam planları fısıldayan şeytana uymamak için yazdım, yazdım, yazdım. Durgun aynasında idilik manzaraları çoğaltan göllere benzettiğim hayatımın pis kokulu, bulanık bir bataklıktan ibaret olduğunu unutmak için kağıtla kalemden medet umdum.

Ekte gönderdiğim dosya romanımın son hali. Onu sınırsız sabrınıza, bitmez tükenmez edebiyat sevginize emanet ediyorum. Hak ettiğini düşünürseniz gerekli yerlere ulaştırırsınız, aksi halde karşısında konyağınızı yudumlayarak o güzel romanlarınızı kurguladığınız şömineneye atıverin gitsin.

Sizinle geçirdiğim saatler hayatımın en değerli anlarıydı. Binlerce teşekkür borçluyum, hoşça kalın.

Edibe Saral

Kurye paketinden çıkan mektup bu kadardı. Gözlerimi mektupta sözü geçen şömineye dikip elimdeki kağıtlara ne anlam vereceğimi, aklıma üşüşen olasılıkların gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü, örtüşebileceğini düşünerek öylece oturdum. Sonra mektubu bir kaç kez yeni baştan okudum. Değişik bir soyadı kullanması Edibe’yi anımsamama engel değildi kuşkusuz. Onun çekingen, mesafeli duruşunu, durgun, dalgın bakışlarını daha zarfı açarken hatırlamış; açıktan açığa itiraf edemesem de kalp atışlarımın hızlandığını fark edince kendimi gülümsemekten alıkoyamamıştım. Hangi sanatçı iltifatlara boğulmaktan, övgü dolu satırlardan haz almaz ki?

Beklediğim övgü sözcükleri yerine keder yüklü esrarengiz satırlar vardı önümde. Beklemediğim, hazırlıklı olmadığım, doğruyu itiraf etmek gerekirse hiç bir zaman da hazırlıklı olamayacağım bir içerik… Önümde duran paketi endişeyle, mektuptan daha da kasvetli bir metinle karşılaşacağım önsezisiyle ürpererek açtım. Çiçek desenli şık bir kağıda sarılı dosyaya iliştirilmiş leylak rengi zarf, teknolojinin konforuna gönül indirmeyip özenli bir el yazısıyla kaleme alınmış mektup, birçoklarınca modası geçmiş sayılsa da anımsandıkça güzelleşen, ışıltısı artan nostaljik dönemleri çağrıştıran incelikli üslup… Edibe buydu işte, tam kendisiydi. Ama yazdıkları… Başlangıçta suskun, içe kapanık bir katılımcı iken dersler ilerledikçe ödüllü bir yazar olmayı hedefleyecek kadar iddialı birine dönüşen öğrencim neler yaşamış, nasıl bir değişime uğramıştı?

Karanlık, uğursuz bir hikayeyi barındırdığından hiç kuşku duymadığım dosyaya kaçamak bir bakış fırlatıp kalktım, pencereye doğru yürüdüm. Marmara’nın gri lacivert sularında kaybolan güneşin son ışıkları bulutları rengarenk boyamıştı. Göğün mavisini daha da güzelleştiren çılgın turuncular, kırmızılar, sarının morun açıklı koyulu bin bir tonu… Şehrin bezgin insanlarını bir kıtadan öbürüne taşıyan emektar şehir hatları vapurlarıyla balıkçı tekneleri git gide kararan suyun üstünde açık lekeler oluştururken iyice açıklarda sakince ilerleyen yük gemileri… İstanbul; her mevsimi, her köşesiyle, çilesi, güzelliği, kokusuyla dokusuyla, kısacası her haliyle sevdiğim şehir efsunlu bir geceye hazırlanıyordu. İri bir martı balkon demirlerine konup boynunu eğerek tek gözünü eee ne yapmayı planlıyorsun der gibi yüzüme dikti. Ürkütmemeye çalışarak camı araladım. Hesap sorar gibi bakan kırmızı sürmeli göze eğildim.

“Ne yapmalıyım sence?”

Ürkütücü bir çığlık atarak kanatlarını açtı, hantal gövdesini hiç tereddütsüz boşluğa bıraktı. Johantan Livingston’ı saygıyla anarak görünmez oluncaya kadar izledikten sonra yerime dönüp sehpanın üstünde duran paketi aldım. Edibe’nin başına gelenlerde benim de payım vardı kuşkusuz ama ne kadar? Gereksiz bir sorumluluk yüklendiğimi de düşünüyordum bir yandan. Yazma niyetine girenlere ufak tefek teknik destekler sunmaktan başka neydi ki yaptığım? Onun hayatı keskin bir dönemecin eşiğinde kontrolden çıkıp rayından fırlamışsa ben ne yapabilirdim? Uyarmıştım. Sadece onu değil hepsini, yazmaya niyetlenerek seminerlerime katılan herkesi dilimin döndüğünce uyarmıştım.

Yazmak soyunmaktı. Zihnin sahibine bile kilitli kapılarını aralayıp, içeride biriken en karanlık, en gizli duyguları satırlara akıtmaktı. Daha ortaokuldayken, boyumdan büyük bir işe kalkışıp bir roman yazmayı denediğimde anlamıştım bu gerçeği ve seminerlerimde ilk sözüm bu olurdu. Yazmak soyunmaktır; ruhunu çırılçıplak ortaya koyacak cesareti olmayanlar bunu başaramaz.

Yazmak ortalıkta olanla, herkese apaçık görünenle yetinmeyip daha fazlasına ulaşmaya, geçmişin sırlarını ortaya sermek için iğneyle kuyu kazan arkeologlar misali varoluşunun kökenine inmeye çalışan huzursuz ruhların işiydi ne de olsa ama Edibe… Yoksa o beni tamamen yanlış mı anlamıştı?

Yorgundum. İliğim kemiğim boşalmışçasına, tüm enerjimi tüketmişçesine yorgun… Üniversitedeki dersime yetişmek için saat yedide çıkmıştım evden. Bir kitapla dünyayı fethedeceğini hayal eden aklı bir karış havada gençlerle cebelleştiğim iki saatin ardından ömür törpüsü trafiğe takılıp Kadıköy’deki seminere ucu ucuna yetişmiştim. Yanyalı Fehmi’de öğle yemeğimi yerken biraz soluklanıp editörümle buluşmak üzere karşıya geçmiştim. Son romanımın arka kapak yazısı üstünde anlaşamıyorduk bir türlü. Yine anlaşamadan ayrılmıştık çünkü bir konuşmaya yetişmek zorundaydım. Bir ilaç firmasının organizasyonunda yazmanın kişilik gelişimine ve kendini çözümlemeye katkısı hakkında kırk beş dakikalık bir konferans verdikten sonra nihayet eve dönebilmiştim ama mesaim bitmemişti henüz. Kitap fuarına yetiştirmeye söz verdiğim hikaye dosyasının üstünde çalışmak zorundaydım.

Babamın işini devralmam konusundaki tüm ısrarlarına karşın geçimimi yazarak sağlamaya karar verdiğim günden beri sürüyordu bu tempo. Pişman değildim, asla… Hedefime ulaşmış, başarmıştım. İlk romanımın Fransızca çevirisini babamın elinde gördüğüm an benim için doğru olanı yaptığımı bir kez daha hissetmiştim. Gözleri yaşararak boynuma sarılıp, aferin oğlum adımızı layığıyla temsil ettin, yurt dışına bile duyurdun derken beni Sultanhamam’ın ara sokaklarındaki kumaş deposunun yarı karanlığına mahkum etmeye çabaladığını unutmuş görünüyordu. Ben de anımsatmaya gönül indirmemiştim. Bazı yaraları deşmenin, zamanın merhemiyle güç bela oluşan ince kabuğu hırpalayıp yeniden kanatmanın kimseye yararı olmayacaktı.

İç geçirerek kadehime konyak doldurup paketi dikkatle, kabartma çiçekli kağıdı yırtmamaya özen göstererek açtım. İki yüz seksen beş sayfalık dosyanın kapağında -Aynı Kurbağanın Laciverti – Roman yazıyordu.

Ne garip, ne anlamsız bir isimdi bu?

Kadehimden dolgun bir yudum alıp merakla sayfayı çevirdim.

devam edecek

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir