
Yanlış bildiklerimizi atabilsek dimağımızın yükü o kadar hafifler ki…
Cenab Şahabettin
Derneğe gitmek için taksiye bindiğinde başı hala zonkluyor; her toplantıda tekrarlanan konuşmaları düşündükçe içi daralıyordu. Bir de Afitap’ın afra tafrası vardı tabii. Yine neler yumurtlayacaktı kim bilir! Ana caddenin otobana bağlandığı köşede trafik sıkışınca ani bir kararla indi. Alt geçitten karşıya geçip Maslak yönüne yürüdü. Gidişli gelişli tüm şeritler tıklım tıklım… Korna sesleri, patlak egzoslardan çıkan gürültü, karmaşa… Can havliyle ilk sapaktan içeri daldı.
Yokuş aşağı hafifçe meyillenen yolda biraz ilerleyince şehrin gece gündüz dinmeyen uğultusu dindi. Başı hafifledi. İlk kez adımını attığı mahalleyi turist gözüyle inceleyerek ilerledi. Bir dört yol ağzına vardığında ötekilerden biraz daha yeşil görünen yola saptı. Kaldırım taşlarının arasında bırakılmış küçücük toprak parçalarında ayakta kalmaya çabalayan sağlı sollu fidanların arkasında boyası kabarmış, rengi solmuş apartmanlar… Alt katlar dükkan, üst katların balkonları tepeleme eşya yığılı. Dökme demir sandalyelerin yerini plastiklerin aldığı “cafe”ler, şıpıdık terlikli çocukların kucak dolusu ekmekle çıktığı fırınlar, vitrinlerinde sentetik kumaştan, berbat dikişli giysilerin sergilendiği butikler, aynı sebze meyveleri benzer biçimde dizmiş “süper marketler”, “hiper marketler”, bir kasap, bir tavuk dönerci, bir iddia bayii… Yol daraldıkça küçülen, basıklaşan binalar…
Daracık, tozlu vitrininde plastik bebeklerin, parlak renkli teneke kamyonların, itfaiye arabalarının sergilendiği bir oyuncakçının önünde durakladı Kıvırcık sarı saçlı bir bebek babasının bir eğitim toplantısından dönüşte getirdiği Fatoş’u anımsatmıştı. Komşu çocuklarının imrenen bakışları altında soyup giydirirdi onu. Hiçbirine dokundurtmazdı. Kardeşiyle bile paylaşmadığı bebeği senelerce bırakmamıştı elinden. İçine doldurulan boncuğumsu malzeme iyice gevşeyip gövdesi boş bir torbaya döndüğünde bile okuldan döner dönmez ona sarılır; geceleri onunla koyun koyuna yatardı.
Okul dönüşleri… Ağıl kapısından fırlayan kuzular gibi hoplayıp zıplayarak bahçeye, oradan da kasabanın meydanına yayıldıkları bahar akşamları… Annesi sıkı sıkıya tembihlediğinden sokakta uzun eşek, köşe kapmaca oynayan arkadaşlarına imrenerek doğruca eve dönerdi. Çocukluğunu düşünürken sabah serinliğinde iyice yoğunlaşıp tüm kasabayı saran ıtır kokusu gerçeğe dönüştü. Koklayıp nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Az önce önünden geçtiği evin bahçesindeydi ıtır. Yaprakları toza bulansa da azimle yaşamaya, kokusunu salmaya devam ediyordu. Ne iyi ettim de toplantıyı kırdım diye geçirdi içinden. Az daha ilerlerse o günlere geri dönecekmiş gibi hızlandı adımları. İki, üç katlı evlerin tepesinden görünen yeşilliğe doğru yürüdü.
Bir çay bahçesi vardır orada. Fıskiyeli havuzun kenarına serpiştirilmiş masalarda nur yüzlü ihtiyarlar, okulu kırmış liseli aşıklar… Bol köpüklü bir kahve içerim, oh!
Kestirme gibi görünen yola girince alt kat pencereleri demirli, kışla gibi bir bina kesti yolunu. Eğri gövdeli bir çam ağacının dalları arasından tabelasının bir bölümünü okuyabildi: … atip Lisesi. Ders saati olduğu halde terk edilmiş gibi duran binanın yer yer kavlayıp dökülmüş boyası, alt yarısı griye boyanmış tozlu pencereleri içini kararttı. Gerisin geri dönüp ucu açık görünen öbür sokağa saptı.
Ilık sonbahar güneşi yüzünü okşuyor. Git gide tenhalaşan sokaklar sessiz, sakin. Ağaçlığa yaklaştıkça nedensiz bir gülümseme yerleşti yüzüne, adımları canlandı.
İyi ki de gitmedim. Bir bahane uydururum aradıklarında. Penceresindeki kediyle şu ev ne güzel. Bakımsız ama sevimli…Yağ tenekesinde sardunyalar. Kapısını çalsam baş köşeye buyur ederler beni. Nasıl ağırlayacaklarını şaşırırlar. Fakirler kanaatkar olur, saygılı…Çalmam tabii… kahvemi o yeşillikte içeceğim. Varsa çocuklar, fakirlerin çok çocuğu olur, kesin vardır, onlara da gazoz ısmarlarım. Yo, gazoz olmaz, meyve suyu… Bakkal varsa gofret alırım, sevinir garipler.
Kıvrılarak inen yol ansızın bitiverdi. Sonrası merdiven. Topuklu ayakkabılar yürümesini zorlaştırıyordu biraz. Ortası aşınmış basamakları dikkatle indi. Yeşilliğe çok yaklaşmıştı. Sağa sapıp köşeyi döner dönmez ulaşacak gibi görünüyordu. Merdivenlerden sonra sokak iyice daralmıştı. Yolun ortasına göllenmiş su birikintisine basmamak için kimi öne, kimi yana doğru kağşamış evlere iyice yanaştı. Bazı pencerelerden çıkan soba borularına çarpmamak için başını eğmek zorunda kaldı. Tedirgin oldu biraz. Az kaldı diye yüreklendirdi kendini. Yeşilliğe ulaştım mı tamam.
İki duvarın arasından bir tavukla bir horoz fırladı. Onlar canhıraş feryatlarla önlü arkalı uzaklaşırken ürküp geriye sıçrayınca eline bulaşan yosunu temizlemek için durdu. Avucunu ıslak mendille kızartıncaya kadar ovalayıp yürümeye devam etti. Sokağın çatallaştığı köşede yeniden durdu. Yukarıdayken rahatlıkla görebildiği yeşillik derme çatma binaların arasında yok oluvermişti. Ne yana gideceğini bilemedi bir süre. Sonra kafa kafaya verip yolun ortasına çömelmiş iki çocuğun bulunduğu tarafı seçti. Biri üç dört yaşlarında, öbürü okul önlüğüyle… Ortalarındaki su birikintisini çomaklarla karıştırarak yarı yarıya çamura gömülmüş kağıttan iki kayığı yüzdürmeye çalışıyorlar. Büyüğün ayağında plastik terlikler, öbürü yalınayak…
“Ah yavrum! Ayakkabın yok mu senin? Üşüyeceksin.”
Çocuk cevap vermek yerine omuz silkti. Edibe ısrar edince öbürü yanıtladı.
“Var.”
“Neden giymiyor o zaman? Hasta olacak.”
“O hiç giymez ki teyze. Sevmez.”
Edibe mosmor kesilmiş ayaklara, içi kir dolu tırnaklara tiksintisini bastırmaya çalışarak bakarken terlikli olanın pantolonundan oynak bir melodi yükseldi. Ayağa fırlayan çocuk cebinden bir telefon çıkardı, açtı.
“Fırla oğlum, annem seni çağırıyor.”
Gözlerini bir süre telefondan alamayan Edibe çocuğun sorgu dolu bakışlarından tedirgin olunca yoluna devam etti. Şaşkın, sersemlemiş… Sokağın çatallandığı yerdeki tek koltuklu berber dükkanını seyrederek nefeslendi bir süre. Eprimiş tülün gizleyemediği bir Atatürk bir de Kabe resmi asılıydı dükkanın duvarında. Küçücüktü. İki müşteri aynı anda sığmaz, bekleyenler dışarıda durmak zorunda diye düşündü. Benim iki katlı kuaförümden ne kadar farklı.
Az sonra girdiği sokak bir otomobilin rahatlıkla geçebileceği kadar genişlemiş, iki yanında dükkanlar belirmişti. Daracık kaldırımlarda boş kasalar, beyazı griye dönmüş plastik tabureler… Mağara girişi gibi karanlık bir kapının önünde çay içen iki adamın dikkatle, tepeden tırnağa süzen bakışlarından rahatsız olup adımlarını hızlandırınca az kalsın başka bir kapıdan fırlayan çocukla çarpışacaktı. Zift karası ellerini atletine silerek temizlemeye çalışan delikanlıdan yayılan ter kokusu midesini bulandırdı. Hızını kesmeden çantasını karıştırıp ıslak mendil paketini buldu. Yapışkanlı kapağını çekiştirerek açıp birkaçını birden burnuna dayadı.
Aman Allah’ım! Hiç mi yıkanmaz bunlar?
Yeşillik yeniden belirmişti. Bir, en fazla iki sokak ötesinde… Burnuna taze çekilmiş kahve kokusu doldu. Canlandı.
Göğe mızrak gibi yükselen ağaçlara iyice yaklaşmıştı ki bir grup çocuk çekti dikkatini. Kimisi ayakta kimisi çömelmiş, hepsi pür dikkat ortadaki bir şeye bakmakta… Yaklaştığını görünce ayaktakiler kenara çekildiler.
“Ne oynuyorsunuz çocuklar?
Beş taş, misket, sokak daması… Çömelerek oynanan başka oyunlar geçiyor aklından.
Çocuklarda çıt yok. Meraklı bakışlarını yüzüne dikmiş öylece duruyorlar. Korktular diye düşündü. Mahallerinde yabancı birini görmeye alışkın değiller.
“Market var mı buralarda? Size bir şeyler alayım. Kola, gazoz yok ama, onlar zararlı.”
Yere çömelenler de ayağa kalktı, birbirlerine baktılar. Ağızları açık, anlamlandıramadığı kaş göz işaretleri… Birkaçı tabana kuvvet uzaklaşınca gözlerini diktikleri nesneyi gördü. Bir et yığınıydı, leş; Kedi, köpek eniği ya da lağım faresi… Ezilip parçalandığından ne tür bir canlıya ait olduğunu kestirmek olanaksız. Bir eliyle ağzını öbürüyle midesini tutarak uzaklaşırken çocuklar hep bir ağızdan bağrıştılar.
“Biz yapmadık yenge. Zaten ölmüştü.”
Soğukkanlılığını yitirmişti. Korkuyordu. Sağına soluna bakmadan yeşilliğe ulaşıncaya kadar koştu. Nihayet! Tozlu, cılız ağaçları saran duvarın önünde omuzları düşmüş, soluyarak bakakaldı. Beton yığınlarının arasına sıkışıp kalmış küçük bir mezarlıktı burası. Uzaktan ferahlık hissi uyandıran ağaçlık zorlukla ayakta duran birkaç selviden ibaretti. Yazısı silinmiş taşları sağa sola devrik, her yanını otlar bürümüş bir virane…
“Birini mi aradın evladım?”
Sıçrayıp sesin geldiği yöne, arkasına döndü.
Rengi atmış çemberin kıyısından fırlamış bir tutam kırçıl tüy, feri kaçmış gözler, karanlık bir çukura dönmüş ağızdan fırlayan tek diş… Mezarlığa bakan evin penceresinden seslenenin yaşlı bir kadın olduğunu anlaması epey zaman aldı.
“Yok yok öylesine.”
Kabusu andıran görüntü pencereden çekilince derin bir nefes alıp bildiği dünyaya geri dönmesini sağlayacak ipucu arandı. Bir tabela, bir sokak adı, bir işaret görebilse taksi çağıracak.
“Ziyarete mi geldiydin? Kimin var burada, ben de dua edeyim, sevaptır.”
Bir kez daha sıçradı. Yamru yumru parmaklarıyla değneğine sımsıkı tutunarak yaklaşan kadını durdurmak için ellerini uzattı.
“Hayır hayır, bakkal arıyorum ben.”
Kadın soludukça havaya çürümüş etle karışık sarımsak kokusu yayılıyor. Edibe elleri havada birkaç adım geriledi. Neyse ki ihtiyar yolun ortasına gelinceye kadar tüm gücünü tükettiğinden daha fazla ilerleyememişti.
“Heee, yanlış gelmişin sen. Bakkal kabristanın öte yanında.”
“Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.”
Mezarlık duvarı boyunca yürümeye başlamıştı bile.
“Soluklanaydın azıcık. Konuşaydık.”
Hızını iyice arttırdı. Can havliyle koşarken mırıldanıyor.
“Tavşan yuvası, tavşan yuvası, tavşan yuvası…”
Köşeyi kıvrılıp bakkalın bitişiğindeki taksi durağını görünce kendini tutamayıp sesini yükseltti.
“Tavşan yuvası. Kurtuldum. ”
Etrafına tedirginliğini belli etmemeye çalışarak bakınıp ilerledi. Adımları yavaşlamış, yüreğinin çarpıntısı yatışmıştı.
“Akmerkez’e bırakır mısınız lütfen. Acele edin ama.”
Alışveriş merkezinin döner kapısından geçer geçmez tuvalete yöneldi. Göz kalemi dağılmış, ruju silinmiş. Islak mendille ensesini, boynunu serinletirken yaşadığı dehşetin izlerinden kurtulmaya çalışıyor.
Gerçek miydi bu, gündüz düşü mü gördüm? Düş ne, düpedüz kabus…
İstanbul’da böyle bir mahalle olabilir mi? Kim o insanlar, nasıl bir hayat? Hem de burnumuzun dibinde, neredeyse gökdelenlerin gölgesinde…bizim yardım ettiğimiz yoksullardan çok farklı bu insanlar. Anlamıyorum, anlayamıyorum.
Makyajını tazeleyip üstüne başına çekidüzen verdikten sonra alt kattaki kafeye inip filtre kahve istedi. Kahvesini beklerken geriye yaslanıp etraftaki vitrinlere hoşnutlukla göz gezdirdi. Elleri hala hafiften titrese de rahatlamıştı artık.
Neydi o çocuklar, o bakışlar, o koku?
Yaşadıklarını unutmak, taksiden indikten sonrasını yok saymak istiyor ama imkansız. Bir korku filminin içine düşmüş gibi… Fare miydi o? Çocuklar neden kaçıp gittiler? Mikrop yuvası, aman Allahım, neydi o sokaklar… Gözünün önünden silinmeyen görüntüleri unutabilmek için telefonunu çıkardı. On yedi yanıtsız arama… Rahatsızım, telefonu sessize alıp yattım diyeyim. Afitap türlü anlamlar yükler, başka bir neden bulmam lazım. Melis’in okulundan çağırdılar desem… Off!
Biz gerçekten birilerine yardım ediyor muyuz? Kendimizi mi kandırıyoruz çaylar yemekler düzenleyip? Kimin hayatında fark yaratıyoruz? Neye çabalıyoruz?
Yiyecek, giysi dağıttıkları, temiz pak, saygılı insanlarla bugün gördüklerini bir araya getiremiyor. Onların boyunları eğiktir hep. Şükran dolu, kanaatkar… Verilenleri alır almaz minnettar bakışlarla, dualar ederek kenara çekilirler. Ya bunlar? O çamura bulanmış ayak, dişsiz ağız, bomboş bakan gözler… Sokaklardaki iğrenç kokuyu fincanından buram buram yükselen kahve dumanı bile bastıramıyor. Islak mendil istedi garsondan. Yüzünü, ellerini tekrar tekrar sildi.
O çocuklar, o ucube gerçek miydi? Gördüm mü sahiden?
Ayağa kalkacak gücü bulamayınca ofiste olması için dua ederek Nihal’i aradı. Sesi nasıl çıktıysa çabucak geldi kadın.
“Hortlak görmüş gibisin canım, bu ne hal?”
Başından geçenleri anlattığında, manyak mısın şekerim sen diye bir güzel payladı.
“O varoşlar şehrin en tehlikeli yerleri, en yağlı müşterim bile istese oralara girmem ben.”
“Ben orada çocukluğumun kasabalarını bulurum sanıyordum, ne bileyim?”
Gülecekti, arkadaşının hala titreyen ellerini görünce yapamadı. Neden bu kadar saf bu kız diye geçirdi içinden. Korunaklı kozasından ne zaman çıkacak? Belki de hiç!
“Çok hayalperestsin Edibe… Aman diyeyim, sakın ha… Bilmediğin yerlere gitme. Hele de tek başına… Oraların kendine has kuralı, raconu var. Dışarıdan geleni dibine çeker de geriye kemiklerini bile tükürmez. Okul arkadaşınla buluş sen. Ne güzel aramışlar bak! Eskilerden konuşursunuz, değişiklik olur”
Edibe tereddütle yüzünü buruşturdu.
“Onca yıl sonra hiç canım çekmiyor ama… gideyim diyorsun yani.”
Nihal telefonunu çantasına koyup kalktı.
“Git tabii, ne kaybedersin. Hadi benimle ofise gel, eve birlikte döneriz.”
“Sağol ama gelmeyeyim. Derneğe gitmeliyim.”
“Başlatma derneğinden, hadi gel, dedikodu yaparız biraz. Keyfin yerine gelir. Şu haline bak, yüzün hala hortlak görmüş gibi, iyi değilsin sen.”
Ne kadar dirense de Nihal’le birlikte çıkmak zorunda kaldı.
Bir budala,
her vakit kendisine hayran olacak bir daha budalasını bulur.
Boileau
Melis gece kulübünden eve varıncaya kadar hızını hiç kesmemişti. Odasına ulaştığında derin bir nefes aldı. Makyajını bile silmeden soyunup kendini yatağa attı. Telefonunu kapatmayı da unutmamıştı bu arada. Arkadaşları merak etsin, üzülsünler istiyordu. Yatağına girip eli ayağı iyice ısınınca panikleyişine şaştı.
Canınıza okuyacağım serseriler! Koskoca Vedat Demirin kızıyım ben, bir telefonuma bakar. Yığardım araya babamın adamlarını görürdünüz. Beklemiyordum, o yüzden şaşaladım. Durun hele görürsünüz siz! O çocuk da bir tuhaftı. Bol keseden saçtığına göre çok zengin olmalı. Ya bizimkilere ne demeli? Beni o ucubenin eline bırakıp…Bir daha sizinle çıkarsam adiyim. Çok yalvarırsınız.
Ertesi sabah huzursuz uyandı. Annesi kahvaltı için sesleninceye kadar yatağında döndü durdu.
Belki bizimkiler tanıyordur. Öderim biter. Vermeseydi. Bakardım bir çaresine. İsteyen mi oldu? Yooo kendi arandı. Çok da yakışıklıydı. Yoksa yanıldım mı, bana mı öyle geldi karanlıkta?
Olaylar hiç de beklediği gibi gelişmedi. Babası yanına yeterli para almadan çıktığı için azarladı. Hele arkadaşları…Ulaşamayınca deliye dönmüşler. Buğra sitenin kapısına gelip arabasının geldiğini öğrenince endişeleri öfkeye dönüşmüş haklı olarak. Bize bunu nasıl yaparsın diye hepsi birden üstüne gelince valeyle yaşadıklarını anlatamadığı gibi birlikte çıkmama kararına da uyamadı. Oh olsun diyeceklerdi. Haklıydılar da… Nasıl öylece çıkıp gitmeye kalkışmıştı ki? O heyula kadın adam yüzünden… Şiddetle karşı çıkmasına karşın içten içe homofobik miydi yoksa? Aman neyse ne deyip olan biteni unutmaya karar verdi.
Hafta sonu geldiğinde Taksim’deki buluşma yerine epeyce geç gitti. Ufak da olsa bir tavır koyuyordu kendince ama arkadaşlarının hiçbiri oralı olmadı. Eksiksiz toplanmışlar; herkes kendi havasında… Omzundaki çantayı sandalyenin arkasına asıp oturdu.
“Öyle abuk sabuk yerlere gitmem ona göre.”
“Yok kızım, bu akşam başka bir bomba var. Baycan’a takılacağız.”
“Ora nere abi ya? Hanginiz buluyor böyle tuhaf yerleri?”
Masadakilerin gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Ay Baycan’ı duymadın mı ? Ortalık yıkılıyo baby, çok trendy.
Şaşkın şaşkın bakışına kahkahalarla güldüler.
“Bu akşam arabesk takılıyoruz bebek.”
“Göğüs bağır yumruklamaca, tişort paralamaca falan yani.”
“Kafayı mı sıyırdınız siz? Nerden çıktı bu şimdi?”
“Bizim okuldan çocuklar gitmiş geçen hafta, acayip eğlenmişler. Bildiğin kafa yapmışlar. Bizim neyimiz eksik değil mi?”
“Ay sevmezsek gitmeyiz bir daha ama en azından bir kere görmek lazım. Update açısından yani.”
Masadaki herkes başını sallayarak destekleyince daha fazla üstelemedi. Yemeğini yiyip gelmişti, bir bira istedi. Daha şimdiden sıkılıyor. Arkadaşlarının itişip kakışarak şakalaşmasından, etrafa aldırmadan yüksek sesle konuşmasından rahatsız.
Ne oldu bu çocuklara? Kolej biter bitmez azıttılar resmen.
Duvarları füme ayna kaplı şık lokantadan çıkınca vakit geçirmek için yine Starbucks’da oyalandılar. Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki kulübün önüne geldiklerinde gece yarısına az kalmıştı.
“Eeee, Baycan değil burası, bildiğimiz yer.”
“Ooo hangi dünyada yaşıyorsun sen hacı. O şarkıcının adı…”
İçeri geçip Levent’in önceden ayırttığı masaya yerleştiklerinde canlı müzik henüz başlamamıştı. Çoğu dolu olan masalardan yükselen kahkahalara, çatal bıçak kadeh şıngırtılarına karşın ortam sakin. Kadife kaplı duvarların arasındaki arsız beklentilerle dolu, tekinsiz sükunet Melis’i daha da gerginleştiriyor.
Annemlerle Çırağan’a gidip Demir Holding’in Prensesini oynasam daha mı iyiydi?
İkinci biraları geldiğinde loş ortam daha da karardı. Yukarıdan vuran güçlü bir ışık kan kırmızı kadife perdede bir daire oluşturdu. Yaylı çalgıların gitgide yükselen sesine güçlü bir darbuka eklenirken dairenin ortasında gece karası bir pelerine bürünmüş, gözleri kırmızı maskeyle gizlenmiş biri belirdi.
Yüzüklerle dolu elini havaya kaldırınca sazlar sustu, nefesler tutuldu. Koca salondan çıt çıkmıyor. Tüm gözler bir mucizeye tanık olma beklentisiyle şarkıcının kıpkırmızı dudaklarında… Daha ilk notalarda ağzını iki eliyle kapatarak kahkahasını zapt etmek zorunda kaldı. Ortalığı kasıp kavuran meşhur şarkıcı, darbuka ve keman eşliğinde Operadaki Hayalet Müzikali’nin meşhur aryasını söylüyor.
“Abi bu ne yaa?”
İşaret parmağıyla sus işareti yaptı Levent. Bütün salon yemeyi içmeyi kesmiş huşu içinde dinliyor. Şarkının ikinci bölümünde tıknefes olup ciğerleri iflas eden şarkıcı kırmızı tüylerle süslü mikrofonu darbukaya uzatınca güçlü bir alkış koptu. Arka masalarda oturanlar ayağa kalkmış tabanlarını yere vurarak, avuçlarını patlatırcasına alkışlıyor; İstanbul gecelerinin yeni eğlencesi iki eliyle sağa sola öpücükler gönderiyor.
Darbuka güçlü bir vuruşla son noktayı koyunca ışık huzmesiyle birlikte sahnenin önüne ilerleyen adam pelerinini açarak eğildi. Altın ışıltılar saçan lame astar görkemli iki kanata dönüştü.
Sesi yok ama atmosfer yaratmada başarılı. Hakkını vermek lazım.
Saz ekibi aletlerini paralarcasına ritim tutarken gecenin yıldızı gül yaprakları serpiştirilmiş sahnede kalçasını kıvırarak dolaşıyor; salonun her köşesine ıslak, ateşli öpücükler gönderiyor.
“Teşekkür ederim, çok çok mersi… Beni şımartıyorsunuz, ihya ediyorsunuz canlarım.”
Yeniden hiç dinmeyecek, tükenmeyecekmiş gibi bir alkış sağanağı…
“Bakalım kimler gelmiş bizi izlemeye bu gece? Aman aman…”
Alnından damlayan terleri dantelli bir mendille kurularken oturanları seçmeye çalışıyor.
“Ah canım canım, Güzel Ersin’im taaa Bodrum’dan gelmiş. Ay Jale de burda, çok şekersiniz. Hoşgeldiniz, safalar getirdiniz canlarım. Klasiklerden başladık bu akşam, canımız öyle çekti. Şimdi biraz canlanalım mı? Şöyle fıkır fıkır, şıkır şıkır bir şeyler söyleyelim mi hep beraber? Haydi bakalım eller havaya.”
Darbukanın ilk vuruşlarıyla etine dolgun birkaç kadın sahne önüne fırladı. Ardından birkaç kişi daha…
“Abi eğlence anlayışınız bu mu sizin? Nereye getirdiniz beni? Çok varoş bu!”
“Sosyoloji yapmayı bırak da keyfini çıkar hacı, hadi gel biz de gidelim.”
“Daha neler?”
Melih’le Gökçe çoktan gitmiş, dans pistine dönmüş açıklıkta bel kırıp gerdan titretiyorlar. Şarkıcı çok eski bir Ajda Pekkan şarkısını yarım bırakıp bir başkasına geçerken cüzdanını kontrol etti. Yeterince parası olduğunu anlayınca rahatladı.
“Ay biraz soluklanalım mı şekerler? Bu arada ben de modacımın bana özel diktiği yeni cicilerimi giyip geleyim.”
Şarkıcı susar susmaz müzik seti devreye girmişti. Sahne önünde kıvırmakta olanlar oynamayı sürdürdüler.
“Abi adam süper ya.”
“Deli misin, nesi süper bunun? Yarım oktav ses. Altı notayla sövüşleniyoruz burda. ”
“Melis var ya, çok kılsın abi! Biz buraya konsere değil eğlenmeye geldik.”
Melih bardan aldığı biralarla geri dönmüştü.
“Relax baby, bırak analizi, müzikaliteyi; keyfine bak.”
Saatine bakıp ayrılmayı düşündü. Barda içki kuyruğuna girenler yüzünden çıkış kapısının önü kalabalık. Ayrıca şarkıcının özel tasarlanmış cicilerini de merak ediyor.
Altın ışıltılı pelerinin içine siyah pantolon gömlek giyen Baycan bu kez mercan kırmızısı saten bir takımla, oynayarak çıkageldi. Gömleği “gipsy” tarzı bol kollu, şalvar kesimli pantolonun belinde boncuk işlemeli geniş bir kuşak.
Kim ki bu salak tasarımcı? Soytarıya dönmüş adam.
Melis burun kıvırsa da soytarı giysilerinden çok hoşnut görünüyor.
“Eğlencenin dibine vuracağız bu gece. Mızıkçılık istemem, haydin ayağa…”
Herkes bu işareti bekliyor olmalı ki hiç nazlanmadan fırladılar. En iştahlılar sahne önünde, utangaçlar masa aralarında… Melis’in masası da boşaldı. Çığlıklar, kahkahalar…Bazı şarkıların sözlerini yanlış söylüyor, bazılarını nay nay nomlarla gürültüye getiriyor Baycan ama kimin umurunda? Melis bakışlarını kendinden geçmiş kalabalıkta gezdiriyor, ifadesiz yüzlerle işini yapmaya çalışan garsonları izliyor.
Zavallıcıklar, bu işkenceye her gece katlanmak zorundalar.
Bağıran, çığlık atan, gülen, ağlayan, kıvrılan, kıvranan kalabalığı yarmayı göze alamadığından gecenin sonuna kadar kaldı. Kapının önünde neyle karşılaşacağını bilememenin tedirginliği de etkili oldu bu sancılı bekleyişte. Sabahın ilk saatlerinde hep birlikte dışarıya çıktıklarında akşamdan beri çiseleyip duran yağmurun parlattığı taş döşeli sokak bomboştu. Güvenlik görevlilerinin çağırdığı taksilere binmeyi bekleyen kalabalığa karışmayıp aşağıya Tophane’ye doğru yürüdüler.
“Çorbacıya gidelim mi millet? Şöyle bol sarmısaklı işkembe, kelle paça…”
“Benim uykum var, eve gideceğim.”
Arkadaşlarının oyunbozan, mızıkçı demelerine aldırmadan duraktaki ilk taksiye bindi.
“Bu sondu. Prensesçilik oynamak zorunda bile kalsam bir daha asla bunlarla takılmam. …”


Bir yanıt yazın