Press ESC to close

Zeus Ne Yapsın 2

Gri, puslu bir pazartesi sabahı. Sokaklar henüz tenha. İşçi servisleri gece vardiyasını epey önce bırakmış, sabah vardiyası için erken. Okul servisleri için de öyle… Doktor Bülent beton bloklarla kaplı ovaya bakan mutfak penceresinin önünde çayını yudumluyor. Yorgun yüzünü kaygıyla izleyen karısı söylemek istediklerinin eşini daha da üzeceği korkusuyla dudaklarını kemirerek karşısında oturuyor. Sonunda dayanamadı.

“Henüz yurt dışı yasağın yokken gitsek buradan. Brüksel’den gelen davet hala geçerli, değil mi?”

“Bunu defalarca konuştuk Meral. Niye yeniden açıyorsun ki?”

“Hapiste çürümeni istemediğimden. Yazık değil mi? Arkanda duran

çıkar mı sanıyorsun. Üç gün konuşup unutacaklar. Hele hele o uğruna çabaladığın halka hiç umut bağlama.”

Soğumaya yüz tutmuş çayını masanın ortasına sürüp omzunu silkti doktor.

“Kimseden bir şey beklediğim yok. Ben Görevimi yapıyorum..Filtresiz bacalardan çıkan zehir bütün kasabayı öldürüyor. Abartı değil bu, gerçek. Herkes ya hasta ya da hasta adayı… Fabrikaları durduramasam da kamuoyunu bilgilendirmek, önlem alınması için çabalamak zorundayım.”

“Neden sen? Sadece sen. Neden başka birilerinin sesi çıkmıyor? Koca ilçede senden başka doktor yok mu? Çevre müdürlüğü var, valisi, belediyesi, hastaneler… Başına bir şey gelirse hepimiz perişan olacağız canım. Ama en çok da sana, onca yılın emeğine yazık olacak, değer mi?”

Doktor karısının endişesini çok iyi anlıyordu. O da tahmin edebiliyordu olacakları. Doğruları işaret ederken birilerinin tekerine çomak sokan herkes gibi cezalandırılacaktı. Pis iftiralarla karalanacak; işinden, mesleğinden edilecek, tüm haklarının elinden alındığı yetmez gibi özel işletmelerde çalışması bile engellenecek. Kenar mahallelerin birinde muayenehane bile açmasına bile izin verilmeyecek. Yıllar süren davalar, belki de hapis…

“Yapamam Meral. Halk sağlığı uzmanıyım ben. İşim yediden yetmişe tüm insanların sağlığını korumak, hastalıklar baş göstermeden önlem alınmasını sağlamak. Sandığın kadar da sahipsiz değilim korkma. Ercan bu konuyu gazetede haber yapıyor günlerdir. Halk farkında, gelişmeleri yakından takip ediyorlar, diyor.”

Kalkıp elini karısının kumral saçlarında gezdirdi.

“Hadi hayatım, ben çıkıyorum. Sen de daha fazla sıkma canını… Ne der annen: her şey olacağına varır. Biz işimizi yapalım, gerisi…”

Kayınvalidesi, gerisi Allah Kerim, der. Yükü sırtından atardı ama ilk gençlik yıllarından bu yana agnostik olan, son zamanlarda o büyük ikilemden bile yorgun düşüp ilahi güçlerden umudunu iyice kesen karı koca için böyle bir rahatlama söz konusu değildi.

Karısının geçen yılın indirimli satışlarından aldığı takım elbisenin üstüne paltosunu giyip çıktı. Sonbahar olmasına karşın epeyce soğuktu hava. Bazı apartmanların bacasından duman yükseliyordu. Otomobiline binmek için karşıya geçerken tepeleme çocuk dolu bir okul servisi köşeden hızla döndü. Çocukların çığlıkları kapalı camlara rağmen kulağına kadar geldi. Lastiklerinin öttürerek uzaklaşan minibüsün ardından bakakaldı bir süre. Plakasını alıp trafiğe bildirmeyi akıl edemeyecek kadar sersemlemişti.

Ana babalar görmüyor mu bu rezaleti? Niye ses çıkarmıyorlar? Bir kaza olsa…

Sağlık müdürlüğünün otoparkı hep dolu olduğundan arabasını yan sokağa park ediyordu. Kelleşmiş çimenlerin üstünde kusmuk gibi duran rengi atmış plastik bir kaydırak ve iki salıncaktan ibaret parkın duvar dibine… Daha motoru susturmadan kapının önünde yerini alan Karabaş’ın başını okşayıp karısının paket yapıp eline tutuşturduğu yemek artıklarını verdi. Akşamdan kalma pilavla tavuk derilerini anında yalayıp yuttu köpek. Yerdeki kabı alıp arabaya koyduktan sonra köpeğin başını bir kez daha okşadı.

“Uslu ol e mi koca oğlan? Çocuklara sahip çık. Yabancı, kuşkulu birini görürsen ne yapacağını biliyorsun.”

Köpek anlamış gibi incecik bir iyk sesi çıkarıp peşi sıra müdürlüğün bahçesine kadar yürüdü. İçeriye girmesine izin verilmediğini bildiğinden geri dönüp parkın girişindeki köşesine kıvrıldı.

“Günaydın Hüsamettin Efendi.”

“Günaydın beyim.”

“Nasılsın bu sabah?”

“Elhamdülüllah, bugünümüze şükür doktor beyim. Kahvenizi az sonra getiriyorum. Bir de mektubunuz var.”

Dairenin temizlikçisi, çaycısı, getir götürcüsü, kısacası ortadan kaybolduğu ilk fark edilecek kişisi Hüsamettin’in bahsettiği şeyin mektup olmadığından emindi Bülent. Reklam broşürü ya da lüzumsuz bir evrak. Bakanlık bildirileri bile mail yoluyla geliyordu artık. Mektupsa çoktan maziye karışıp nostalji nesnesi olmuş.

Aynı odayı paylaştığı Doktor Sema gelmemişti henüz. Paltosunu çıkarıp bilgisayarını açtı. İşe başlamadan önce maillerini okur, sosyal medyadan günün haberlerini alırdı. Manisa yine sallanmış diye düşünürken kapısı tıklatıldı. Hüsamettin Efendi içeri girdi. Elinde bahsettiği mektup.

“ Hani kahvem? Sakın bitmiş deme. Daha dün bıraktım iki paket.”

“Yok doktor bey, yapacaktım da müdür bey sizi acil istiyor. Soğumasın diye şey ettim.

Çaycının yanında belli etmese de içinden homurdanarak kalktı. Müdürün odasına giderken yine ne yumurtlayacak badem bıyık, kime rapor isteyecek, kime kıyak diyegeçiriyordu içinden.

“Günaydın müdür bey, beni istemişsiniz.”

“Haa evet, gel Bülent. Kapıyı da çekiver.”

Duyulmasını istemediği bir şey demek ki diye düşündü. Pislik herif, çanak yalayıcı...

“Bu hava işine fena taktın sen ama hiç iyi yapmıyorsun. Bak bugünkü gazetede yine bundan bahsediliyor. Milletin gözünü korkutmak hoşuna mı gidiyor doktor?”

“Kimseyi korkutmak gibi bir niyetim yok efendim. Sadece önlem alınmasını istiyorum. Basına yansımasını ben de istemezdim ama altı aydır yazmadığım makam, başvurmadığım kurum kalmadı. Kimsenin umurunda değil. Bir tek yanıt alamadım dilekçelerime. Sağlığıyla ilgili gerçekleri bilmek insanların hakkı değil mi?”

“O bacalar tütmez olunca ne olacak halka? Bunu hiç düşündün mü? Sor bakalım işlerinden olmak istiyorlar mıymış?”

Bülent’in aklından binbir küfür geçiyorsa da kendini tuttu.

“Fabrikaların kapanmasına gerek yok ki. Bacalarına uygun filtre taksınlar, yönetmeliklere uysunlar yeter. İşin garibi sadece işçiler değil, kendileri de zehirleniyor. Siba Holding’in sahibi kanser tedavisi için Amerika’da, Yiğit Şirketler grubunun genel müdürü öyle… Fahreddin beyi biliyorsunuz. Kendi canlarını da mı düşünmüyorlar anlamıyorum ki.”

“Ekonomiden anlamadığın için maliyet faktörünü dikkate almıyorsun tabii. Filtre takmakla bitmiyor ki iş. Onu düzenli olarak çalıştırmanın, bakımını yapmanın, belli aralıklarla değiştirmenin bedeli kaç para biliyor musun sen? Hem ne malum o hastalıklara hava kirliliğinin sebep olduğu?

Bülent dişlerini gıcırdatmamaya çabalayarak yanıtladı.

“Yapmayın Müdür Bey, veriler elimizde. Bilimsel araştırmaların sonuçları ortada. Ayrıca sağlığa verdiği zarar alınacak önlemlerden çok daha pahalıya mal oluyor ama işin bu yanı hiç hesaba katılmıyor nedense.”

Bakanın karısının yeğeni olduğu için denkliği belirsiz bir diplomayla tepeden inme müdür olmuş adama hesap vermek yeterince rencide edici değilmiş gibi bir de cahilliğiyle cebelleşmek… Bülent son zamanlarda işe gelmekte bile zorlanıyordu.

Müdür gösterişli koltuğunun arkasına yaslanıp elleriyle kolçakların pahalı derisini sıvazlarken kaşlarını çattı.

“Sen yine de bu işi daha fazla kurcalama Bülent. Müdürün olarak değil, bir abi gibi uyarıyorum. Gençsin, istikbalin parlak. Yumuşak başlı davranırsan yüksek mevkilere gelebilirsin. Makam araban olur, forsun olur. Bey gibi yaşarsın. Ama gazetecilerle konuşmaya, işin üstüne gitmeye devam edersen…”

Adamın hali o kadar komikti ki bütün öfkesi yatıştı. Kendini zorlamasa kahkahayı patlatacak. Bir kaşkolu eksik diye geçirdi içinden. Pabucumun Don Carleone’si gözümü korkutmaya çalışıyor aklı sıra, onu bile beceremiyor. Hay senin…

Yukarıdan baskı varBülent . Büyüklerimiz halkın moralini bozacak haber istemiyor. Değerli bakanlarımız televizyonlarda kalkınma hamlelerimizi, gelişen ekonomimizi anlatıp dururken fabrika bacalarından çıkan dumanı konuşmanın sırası mı? Ne gereği var, değil mi?

Daha fazla dayanamayacaktı.

“Başka bir konu yoksa ben işimin başına döneyim müdür bey. Yoğunuz malum.”

Sözünü bitirir bitirmez kapıyı çekip çıktı.

“Hüsamettin efendi, kahvem duble olsun. Büyük bardak…”

Günlük işlere dalınca müdürün odasında yaşadığı gerginlik genleşti, yayılıp buharlaştı. Akşam eve dönerken radyoda çalan senfoniye ıslıkla eşlik edecek kadar rahatlamıştı.

Yemeklerini sakince, dereden tepeden konuşarak yediler. Sofrayı topladıktan sonra karısı dizi izlerken Bülent kulaklığını takıp çalışma masasına geçti. Bitirmeye çalıştığı kitabı üzerinde çalıştı. Hava kirliliğinin çevre ve insan sağlığına etkileri hakkındaydı kitap. Epey sonra karısının uyarısıyla kalkıp yatağa gitti.

Sapanca gölünün kıyısında piknik yapıyorlar. Yazdan kalma bir gün; sazlar hışırdayarak nazlı nazlı salınıyor, kuşlar cıvıl cıvıl, arada bir kurbağa vıraklaması… Doktor Sema’yla eşi ve onların arkadaşı olan bir karı koca daha… Kendisi arada bir rakısını yudumlayıp mangaldaki kömürleri yelliyor, hanımlar sofrayı kuruyor. İki erkek bagajda buldukları plastik topla birbirlerine çalım atmakla meşgul. Geri planda ortama hiç uymayan garip bir ses; sinir bozucu, durup durup yeniden başlıyor.

“Bülent kalk, zil çalıyor.”

Karısının dürtüklemesiyle gözlerini açtı. Göl kıyısında değil yatağında..

“Ne zili, sabah mı oldu, oldu mu?”

Karısı uzanıp başucu lambasını yaktı. Saat dördü gösteriyor.

“Komşularda bir şey oldu belki, alt kattaki teyze pek iyi değildi birkaç gündür.”

Gözlerini ovuşturarak kalktı, terliklerini ayağına geçirdi. Holü geçip kapıya yürüdü. Gözetleme deliğinden bakmak ya da kim o diye sormak aklına bile gelmedi, doğrudan kapıyı açtı. İki polis, yanlarında da kat komşusu Metin Bey. O da pijamalarıyla ama üstüne bir hırka geçirmiş.

“Bülent Işıklı siz misiniz?”

“Evet, ne oldu ki? Acil bir durum varsa hastaneye gitseydiniz. Bu saatte evde…”

“Hakkınızda şikayet var, evi arayacağız. Yasa gereği komşunuz da tanıklık edecek.”

Arama izni sormayı bile akıl edemeden geçmeleri için yol verdi. Sesleri duyan Meral de arkasından gelmişti. Karısının geceliğini çıkarıp ev kıyafetini giydiğini görünce pratikliğini bir kez daha takdir etti. Polisler salona geçerken karı koca şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

“Özür dilerim Bülent Bey, beni de uykumdan uyandırdılar. Tanıklık etmemi istediler. Nedenini söylemediler. Ne arayacaklarını da bilmiyorum.”

“Öğreniriz komşum, buyurun siz de geçin.”

Polisler kitaplarını karıştırıyordu.

“Ne aradığınızı söylerseniz yardımcı olabilirim.”

İki polis cevap yerine birbirlerine bakıp sırıttılar. Kitapları kurcalamayı sürdürdüler.

“Kahve yapayım ben.”

“Bizimkiler orta olsun yenge.”

Meral’in yenge lafından nefret ettiğini bilen Bülent karısına bakıp gülümsedi. Kaç pazarcıyı terslemişti bu hitap yüzünden. Sitenin karşısındaki bakkaldan alışverişi kesmişti hatta. Ama sabahın köründe polise diklenecek durumu yoktu.

“Bu ne?”

Polisin uzattığı kitabın kapağında Kızıl Şafak yazıyordu.

“Roman. Fransız ihtilali hakkında…”

“Çok seversiniz kızıl şeyleri. Dizi dizi Nazım kitapları, Bir gün, Cumhuriyet, Özgür gündem…

Konuşan polisi dikkatle süzdü Bülent. Komünüstler Moskova’ya döneminden kalmış olamazdı, çok gençti daha. Olsa olsa yirmilerinin sonlarında… Akademide mi öğretiyorlardı bu modası geçmiş kızıl düşmanlığını?

“Birinizin evinden de Allah’ın kitabı çıkmaz.”

“Kuran arıyorsanız şu üst rafta.”

Çalışma masasının çekmecelerini kurcalayan polis doğruldu. İkisi birden Bülent’in işaret ettiği yere baktılar. Farklı baskılarıyla iki Kuran, Cemal Kutay’ın Türkçe İbadet kitabı, Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisi Kuran ve meali, Elmalılı Hamdi Yazır’ınki, bir de İncil…

Bozulan polislerin daha ters davranacaklarını hesaba katmış ama bedeli ne olursa olsun o zevkten mahrum kalmak istememişti. Kitaplığa yakın duran polis İncili çekip aldı.

“Bu ne peki? Gavur musun sen?”

“O da Allah’ın kitabı… Bildiğiniz gibi Kuran-ı Kerim Hazreti İsa’ya saygıyı emreder. Dolayısıyla onun kitabı da kutsaldır.”

İki polis ne diyeceklerini bilemeden bakışıp dururken Metin komşusuna diyaloğu sürdürmemesini işaret etti. Bülent de ne olacaksa olsun der gibi eliyle boş ver işareti yaptı. Yeri yurdu belli devlet memurunun evini sabahın dördünde basıp neler okuduğunu araştırtacak kadar saçmalıyorlarsa o da elinden gelen katkıyı sağlayacaktı.

Metin’in eşi de merak edip arkasından gelmişti. Salona bir göz atıp mutfağa komşusunun yanına geçti. Kahveleri birlikte getirdiler. Polislerden biri sigara yakmaya yeltendiyse de ev sahibesinin itiraz etmesiyle paketi cebine koydu.

“Kusura bakma yenge, doktor evinde olduğumuzu unuttum da…”

İkinci yenge…Karısının yüzünde öfke izi aradı Bülent ama şaşkınlık ve endişe ağır basıyordu. Ben bile beklemiyordum böyle bir baskını diye düşündü, zavallıcık nerden bilsin. Gece baskınlarını yetmişli yılları anlatan kitaplardan biliyorlardı. Sonra 12 eylül, seksenler, doksanlar…

Salon duvarını boydan boya kaplayan kitaplığı incelemekle bitiremeyeceklerini kestiren polisler bilgisayarına el attı. Kablosunu fişten çekerlerken itiraz etti Bülent.

“Bilgisayarıma dokunmayın. Yeni kitabımın taslakları var onda, yazılarım, bütün çalışmalarım…”

Bilgisayarı çantasından çıkardığı torbaya koyan polis sırıttı.

“Merak etmeyin doktor bey, sizi bilgisayarınızdan ayıracak değiliz. Bizimle geleceksiniz.”

Meral atıldı.

“Niye? Ne yapacaksınız Bülent’i, sabah işe gidecek, dinlenmesi lazım.”

“Sen orasını merak etme yenge, doktor beyin artık işe gitmesi gerekmiyor. Çünkü gidecek bir işi yok.”

Gülecek oldu ama daha kıdemli görünen polisten azarı yiyince sustu. Öbürü devraldı sözü.

“Hakkınızda şikayet var doktor bey. Sizi alacağız Maalesef.”

“Ama neden, ne yaptı ki?”

“Biz orasını bilmeyiz.”

Doktora döndü.

“Giyinin de gidelim bir an evvel.”

Meral ağlayacak gibi oldu, kocasının kaşını eğdiğini görünce hıçkırığını yutup kanepeye, Metin’le Nihal’in arasına çöktü. Kocasının peşi sıra yatak odasına gitmesine izin vermemişlerdi.

“Üzülme canım, basit bir şeydir, sabah salarlar. Densizin biri olmadık bir şey istemiştir. Bülent Bey de yapmayınca, vay efendim sen misin… Çok görüyoruz bunları.”

Söylediklerine kendisi de inanmıyordu Nihal ama söyleyecek başka şey de bulamamıştı.

“Tanıdığınız iyi bir avukat var mı?”

Metin soruyordu.

“Siyasi davalarda uzman, tuttuğunu koparır biri olmalı. Güçlü bağlantıları olan biri…”

Bülent lacivert takım elbisesini giymiş, beyaz gömleğinin üstüne kırmızı verev çizgili kravatını takmıştı.

“Bayramlıklara gerek yoktu doktor, hapishanede eşofman daha kullanışlı olur.”

Kıdemli görünen polis kötü kötü baktı yardımcısına.

“Hazırsanız gidelim. Öğleye doğru karakola uğrayıp bilgi alabilirsiniz yenge…”

Meral kocasıyla birlikte gitmek istediyse de engellediler. Özellikle kocası istemedi gelmesini. Bülent iki polisin arasında merdivenleri inerken gözyaşlarını daha fazla tutamadı Meral.

“Daha dün konuşmuştuk, gidelim buralardan demiştim. Ne yapacaklar ona, ben ne yapacağım?”

Yere saçılmış kitaplara, çalışma masasının üstüne yayılmış kağıtlara bakınca gözyaşları hıçkırığa dönüştü.

“Sabah olsun bakarız Meralciğim. Sıkma canını. Hadi gel bize geçelim. Güzel bir kahvaltı yaparız.”

Ortalık ağarmış, pencerelerde tek tük ışıklar yanmaya başlamıştı. Göğü sis gibi saran dumanın altındaki şehir yeni bir çalışma gününe uyanıyordu. Yaşadıklarının rüya olmasını dileyerek dirseklerini masaya dayayıp gözlerini sımsıkı yumdu. Komşusunun dediklerini duymamış gibiydi.

“Meral, hadi canım. Gel..”

Omzuna konan ele tutunup kalktı, uyurgezer gibi yürüyerek yan daireye geçti. Önden giden Metin çay suyunu ocağa koymuştu. Masa hazırlanırken Meral’in önüne bir fincan kahve koydu Nihal. Sıkça bir araya gelip ufak tefek dertlerini paylaştıkları, günün olaylarını, izledikleri filmleri konuştukları, kendi daireleriyle aşağı yukarı aynı manzaraya bakan mutfak çok yabancıydı şimdi. En sevdiği içecek kahve de… Kırılmasınlar diye bir kaç yudum aldı.

“Avukat bir arkadaşım var ama aramak için erken.”

Arkadaşlarının zorlamasıyla bir şeyler atıştırdı. Gözü saatte, aklı kocasında…

“Kötü muamele etmezler değil mi? Yiyecek Bir şey vermişler midir?”

“Hangi devirdeyiz canım, geçti artık o günler. Kılına dokunsunlar hele, başlarına yıkarız emniyeti.”

Meral’in içini rahatlatmaya çalışıyordu ancak aklından geçenler hiç de öyle değildi. Korktuğu da başına geldi. Avukat arkadaşını da alıp emniyete gittiklerinde halkı galeyana getiren açıklamalarda bulunarak devletin bekasına aykırı hareket etmekten tutuklandığını öğrendiler.

Mahkemeye çıkarılması dokuz ay sürdü. İlk duruşmada beraat edip tahliye edildikten üç saat sonra başka bir gerekçeyle yeniden tutuklandı. Altı ayın sonunda o davadan da beraat etti ama yine de bitmemişti çilesi. Üçüncü tutuklamanın ardından mahkeme salonundan cezaevine götürülürken birden yok oluverdi. Aynı anda karısı da kayıplara karışmıştı.

Herkesin gözü önünde kayıplara karışan karı koca gündemi birkaç gün işgal etti. Emekli zamları, Merkez Bankası Başkanının babası, Dilber’in dansı, Diyanet’in bütçesi derken kayıplar unutuldu gitti. Daha doğrusu kayıplar kayıpları kovaladı, Cumartesi Anneleri’ne yenileri eklendi.

Comments (2)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir