Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 17

Gizlesen de aşikar etsen de canımsın benim.

Şeyh Galip

Bozcaada’ya yerleşseler her şey düzelecek miydi gerçekten?

Kocası gülüp geçse de Edibe bu konuyu günlerce düşündü. Taşınma telaşı, yeni bir çevre, değişik insanlar… İlk aylar kolay geçerdi belki ama sonrası aynı hamam aynı tas… Dünyanın öbür ucuna bile gitseler Vedat’la aralarına giren soğukluğun yok olmayacağına inanıyordu. İlişkilerinin hassas bir yeri tamir olamayacak biçimde kırılmıştı.

Kocasına duyduğu sevgiyi evliliklerinin bir yerinde yitirdiğinin farkındaydı ama Melis’i de kaybettiğini düşündükçe iyice çıkmazda hissediyordu kendisini. Çocukluğunun tavşan yuvasındaki güvene kavuşmaktan ümidini kesmişti. Hiç değilse kendine ait olmayan bir hayata teyellendiği duygusundan kurtulabilse, gerçek yerini bulabilse…

Sahte gülücükler saçtığı davetlerin birinden gün ağarırken döndükleri için geç saatlere kadar uyumuştu o sabah. Kocaman bir fincana doldurduğu koyu kahveyle kendine gelmeye çalışırken aldı kötü haberi. Lamia Hanım halıya takılıp düşmüş, kalçasını kırmıştı. Hastanedeydi. Ziyaretçi kabul etmesinde sakınca olmadığını öğrenince ayak üstü bir şeyler atıştırıp duşa girdi.

Ne garip! O da kocası gibi tekerlekli sandalyeye mi mahkum olacak? Benim kahramanıma yakışır mı bu son?

Lamia Hanım’ın hastane yatağındaki halini düşünüp hayıflanarak giyindi.

Mis kokulu kocaman bir buket yaptırayım. Bir kutu da badem ezmesi…

Günlerdir kendinden bile gizleyerek beklediği telefon ayakkabılarını giyerken geldi. Hikmet gönderdiği bölümü okuyup değerlendirdiğini, üzerinde konuşmak üzere hemen buluşabileceklerini söylüyordu.

Uygunsan, dedi, vaktin varsa… Bilmiyor ki…

Bilmesin zaten. Yoksa…

Alelacele odasına geri döndü. Hasta ziyareti için giydiği elbiseyi çıkarıp üstüne sımsıkı oturan bir blucinle beyaz gömlek giydi. Eli ayağına dolandığı için arabasını çıkarmayıp taksiye bindiğinde Lamia Hanım aklından tamamen çıkmıştı.

Ortaköy Meydanı’na inen sokakta takı tezgahlarına bakarak çarpıntısının geçmesini bekledi. Solukları sakinleşip normale dönünce meydanı sakin adımlarla, deniz havasını içine çekerek geçti. Boşunaydı onca çaba… Gözlerini kitabına dikmiş, çayını yudumlayan adamı görür görmez kalbi yeniden hızlandı. Hikmet geldiğini hissetmiş gibi başını kaldırıp gülümsediğinde soğukkanlılığının son kırıntılarını da yitirip tökezledi.

Yarattığı heyecanın farkında değilmiş gibi görünen adam elindeki ayracı okumakta olduğu sayfaya yerleştirip kalktı; kadının buz kesmiş elini sıkıp, yanaklarından öptü.

“Hoş geldin büyük yazar.”

“Deme öyle, şımarıyorum.”

Kızardığını gizlemek için yanaklarını ovalayıp üşümüş gibi yaptı.

“İstediğin kadar şımar, hakkındır. Ne içersin? Aç mısın?”

Edibe de çayını bitirince Hikmet çantasından bir deste kağıt çıkardı.

“Gönderdiklerini çıktı alıp okudum. Düzeltmeleri kolay fark etmen için kırmızı kalemle yaptım. Çoğu imla yanlışı ya da ufak tefek ifade bozuklukları ama metnin genel olarak iyi. Kendi içinde tutarlı, okuru ikna eden bir gerçeklikle yazılmış. Yalnız…”

Cümlesini tamamlamadan önce bakışlarını Edibe’ye dikti.

“Devam et lütfen. Eleştirilmekten alınacak olsam fikrini sormazdım. Neresi olmamış?”

“Yo hayır, olmamış değil. Düğün de, evliliğin ilk yıllarını anlattığın bölümler de çok güzel. Özellikle doğum sahnesini çok başarılı buldum.”

Edibe bakışlarını öne eğip iltifatların tadını çıkardı bir süre.

“Eee…”

Hikmet yanıtlamadan önce bir süre daha düşündü.

“Metnin devamı için endişeliyim. Hiçbir gerilim yaratmadan nasıl sürdüreceksin? Biyografi yazıyor olsan tamam ama roman çekişme ister. Okurun ilgisini diri tutmak için bir sorun, ikilem, engel ya da her neyse… kaotik bir durum yaratmak zorundasın.”

“Halit Bey’in geçirdiği kaza var. O yeterince dramatik değil mi?”

“Hayır. O olay çiftin yaşamında büyük bir travma yaratmıştır mutlaka ama ilişkilerine yansımadıktan sonra roman açısından pek bir anlamı yok. Kazadan sonra ayrılsalar, kadın görev duygusuyla hayatın çağrısı arasında gidip gelse ya da yoksunluğunu başka bir erkeğin ilgisinde arasa iyi malzeme olurdu.”

“Tam tersine aşkları daha da büyümüş, iyice kenetlenmişler.”

“Onlar için takdir edilecek bir durum ama roman sanatına uymaz. Giderek yükselen bir sevgi grafiğiyle okuru ne kadar cezbedebilirsin ki? Aileden ya da dışarıdan biri mutlaka devreye girip gerilim yaratmalı. Kıskanç bir görümce, oğullarının sakatlığıyla bunalıma giren anne baba ya da bir uzak akraba, bir yabancı… Üçüncü bir karakteri devreye sokmazsan hikaye yürümez. Ne diyordu Tolstoy Anna Karenina’nın girişinde, anımsa.”

Hikmet’in ince uzun parmaklarını, özenle törpülenmiş tırnaklarını belleğine kazıma arzusuyla inceleyen Edibe, Tolstoy’un kim olduğunu bile zorlukla anımsadı.

“Ne diyordu?”

“Diyordu ki: Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Bunun tam tersine, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.”

Garsonun tazelediği çaydan bir yudum aldı.

“Birbirinin tıpkısı hikayeleri kim okumak ister ki? Aşık oldular, evlendiler, mutlu mesut yaşadılar. Bu kadar!”

Ama kaza, diyecek oldu yeniden.

“Kazalar, hastalıklar herkesin başına gelebilecek olağan şeyler. İlişkinin tekerine çomak sokacak bir etki yaratmadıkça romana katkısı olmaz. Bu sorunu çözmek için bir numara bulmazsan işin zor güzel yazar.”

Şeffaf bir dosyaya yerleştirdiği kağıtları uzatırken söylemişti bunları. Hikmet’in son sözleri zihninde havai fişekler gibi parladı. Kırmızı, mor, sarı yeşil ışıltılar çakıp söndü.

Güzel yazar, güzel yazar, güzel yazar…

Gerçek mi bu yaşadıklarım? Tanrım, inanamıyorum.

Hikmet bir süre kadının kızaran yanaklarını gülümseyerek izledikten sonra çantasından başka bir dosya çıkarıp uzattı.

“Yeni bir şiir yazdım, ilk sen okuyacaksın.”

Şeffaf dosyanın içindeki şiire kısaca atıp geri verdi Edibe.

“Senin sesinden dinlemek isterim.”

Hikmet bu dileği yerine getirmeye hazırdı. Hiç nazlanmadan kağıdı önüne çekti.

“ O kadın,

Kemirgen bir zamanın sivri dişleri arasında çırpınırken,

Yitirmişken umut dahil her şeyi

O,

Çıkageldi bir lütuf gibi.

Bir peri, bir büyü

Etten kemikten değil, şiirden yoğrulmuş.

Dirimin balçığından çırpınan ruhum

Onun ışığıyla arındı,

Tazelendi.

Çok uzak neyleyim, çok.

Kaf Dağı’nın, en uzak yıldızların, İmkansızın bile ötesinde.

Göğün atlasına elmastan iğnelerle

Azize portreleri çizen o kadın

Bana haram, bana yasak.

Nurdan dokunmuş meleğimin

Cana can katan ışıltısına

Düşlerimde dokunabiliyorum ancak.

O kadın, ah, o peri…”

Bakışlarını kağıttan kaldırınca göz göze geldiler. Edibe’nin göz pınarlarında çiğ tanesi gibi parıldayan iki damla yaş yanaklarından sakince yuvarlanıp çenesine doğru süzüldü. Hikmet uzanıp sildi.

“Beğendin demek.”

Derin derin iç geçirdi Edibe.

“Beğenme sözü az gelir. Çok etkilendim. Muhteşem, harikulade.”

Kağıdı Edibe’nin önüne kaydırdı.

“Sende kalsın. Bugünün anısına…”

Hikmet’i dinlerken ummaya cesaret bile edemediği gerçek o an kesinleşti : Şiir kendisine yazılmıştı. Elleri titreyerek aldığı kağıdı bir süre göğsüne bastırıp belli belirsiz teşekkür sözleri mırıldandıktan sonra özenle çantasına yerleştirdi. Boğazı kurumuştu.

“Bir çay daha söyleyebilir misin?”

Öfkeliyken konuş. Göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.

Ambrose Bierce

Kubilay’ın kalbini kazanmak için hırsızlığa soyunan Melis, babasının servetine ne kadar düşkün olduğunu, en mutlu anlarını sahip olduklarının envanterini yaparken yaşadığını bilse de poliçe yenileme gününün yaklaştığından habersizdi. Vedat yüzüğün eksikliğini daha ertesi gün, kasadaki mücevherleri elindeki listeyle karşılaştırırken fark etti. Alınış tarihinin altında fotoğrafı da bulunan baget kesimli yüzüğün parmağında olabileceğini düşünerek karısına seslendi.

Çalışma odasında volta atarak romanını nasıl ilerleteceğini düşünen Edibe alt kattan gelen kükreyişle telaşlandı. Merdivenleri koşarak indi.

“Parmağında hangi yüzük var?”

“Alyansım. Niye?”

Kasanın kapısı ardına kadar açık. Kadife kaplı kutuların bazısı kasada bazıları ortadaki etajerin üstünde. Sıra sıra kutular, kağıtlar…

“İki yıl önceki doğum gününde aldığım yüzük kayıp.”

Kocasının asabi suratını görmezden gelip kasaya yürüdü.

“Buralarda bir yerdedir, kutulara baktın mı?”

“Yooo hiç aklıma gelmedi. Dalga mı geçiyorsun Edibe; ne biçim soru bu?

Banyoda ya da mutfakta unutmuş olabileceğini düşünüp gerildi kadın. Kızardı Vedat, ihmalkarlığı bağışlamazdı. Eli ayağına dolanarak kutuları açıp kapamaya başladı.

“Melis almış olabilir mi?”

Kasadaki birkaç kutuyu daha çıkardı; içlerindeki yumuşak yastıkları, kumaş kaplı kartonların altlarını kontrol ediyor.

“O benim takılarımı beğenmez ki. Bunu mu arıyordun? ”

Karısının uzattığı yüzüğe yüzünü buruşturarak baktı adam.

“Hayır, bunu geçen yıl almıştım.”

Dosyadaki fotoğrafa işaret parmağıyla pat pat vurdu.

“Eksik olan bu yüzük, bu. Ne zaman hangi hediyeyi aldığımı bile aklında tutamıyorsun.”

Saç dibinden süzülen incecik bir ter damlası sırtına doğru indi.

“Kızma canım, dur. Şimdi bulurum ben onu.”

Elinden kayan küpe yere düştü. Eğilip alırken başı hafifçe döndü, düşecek gibi oldu.

“Fidan biliyor mu kasanın şifresini?”

Dirseğini etajere dayayıp alnını ovuşturdu. Gözlerini sımsıkı yummuş, dişleriyle dudağını kemirirken içinden ya sabır çekiyor.

“Yok canım, nereden bilsin?”

“Çok safsın Edibe, çok! Sana kaç kere, o kadına fazla güvenme, evin her köşesine sokma dedim.”

Bir kez bile konuşulmamıştı bu ama Edibe sesini çıkarmadı. Vedat öfkeliyken itiraz etmenin ateşe benzin dökmek kadar tehlikeli olduğunu çok iyi biliyordu.

“Eğer o aldıysa, burnundan fitil fitil getiririm. Hapislerde çürütürüm. Servet düşmanı serseriler! Yan gelip yatarlar, sonra da çalışıp kazananın malına göz dikerler.”

“Haksızlık ediyorsun Vedat. Fidan yıllardır kapımızda, bir yanlışını görmedik.”

Cılız, duyulur duyulmaz bir sesle konuşmuştu.

“Nerede o zaman bu yüzük? Uçmadı ya. Git çağır onu bana. Azıcık sıkıştırınca nasıl dökülecek bak. O almıştır tabii, başka ne olabilir?”

“Kızı hastaymış erken yolladım.”

“Buyur! Başına gelecekleri anlayıp tüydü demek. Fidan’ı koydunsa bul artık ama yağma yok. Görür onlar! Karı koca ikisini birden attıracağım içeri. ”

Gözü Vedat’ın boynunun iki yanında kabarıp inen damarlara takıldı. Korkmaktan yorulmuş, ötesine geçmişti artık. Bir bardak suda fırtına koparan kocasını komedi izler gibi seyrediyordu. Çocukken, kabaramazsın kel Fatma, annen güzel sen çirkin, diyerek kızdırmaya çalıştıkları hindilere benziyordu adam. Gulu gulu yaparak öteye beriye koşması eksikti bir tek.

“Yapma Allah aşkına! Kalbin sıkışacak yine. Daha kaybolduğundan bile emin değiliz.”

Ellerine yapışan karısını sert bir hareketle uzaklaştırdı.

“Ciğerini bilirim ben bunların. İş verirsin beğenmezler, yardım edersin burun kıvırırlar. Yok efendim onlar çalışır biz kazanırmışız, sırtlarından geçinirmişiz, yok efendim sömürü düzeniymiş. Zengin daha zengin, fakir gitgide daha fakir oluyormuş. Çalışın siz de, tutan mı var? Aklınızı kullanın, kurnaz olun. Ben şirketi devraldığımda neyimiz vardı? İki masa, dört koltuk. Ne yaptım? kafamı çalıştırdım. Kolay mı geldim buralara sanıyorlar?”

“Sinirlenme canım, ne kadar çalıştığını hepimiz biliyoruz. Gel otur şöyle. ”

Yüzünün kırmızısı gitgide koyulaşan kocasını makyaj masasının pufuna oturtup gömleğinin iki düğmesini açtı. Çekmeceden çıkardığı kolonyadan bolca döküp alnını ovaladı. Edibe sakinleştirmeye çalıştıkça Vedat daha da bilenip köpürüyordu.

“Söylemesi kolay. Bıktım bu tembel sürüsünden. Çalışmak yok ama iş bahane üretmeye gelince aslan kesilirler. Yok iş güvenliğiymiş, yok bilmem ne… Müfettişlere para yedirmekten anam ağladı bunların yüzünden. Ulan size iş yaratıyorum nankörler iş! Ekmek aslanın ağzında; iş bağlamak, ihale almak kolay mı sanıyor bunlar?”

“Haklısın canım, ne desen haklısın.”

“Elbette haklıyım. Ben iş yaratmasam açlıktan nefesleri kokacak nankörlerin. Kolay sanıyorlar.”

“Haklısın Peder bey! Yalakalık zor iş.”

Baş başa olduklarını sanan karı koca bakışlarını kapıya çevirdiler. Yükselen sesleri duyup gelen kız annesiyle babasını sessizce, nefreti bilenerek izlemiş, Fidan’ın suçlandığını duyunca dayanamamıştı.

“Ne dedin sen, ne dedin?”

Melis yaslandığı kapıdan ayrılıp odanın içine doğru ilerledi.

“Zenginler kulübüne katılmak için yemediğin halt kaldı mı baba? Ne şeref, ne onur; hepsini ezip geçtin. Yalansa inkar et. Yüreğine inmeden yüzüğünü de al, hayrını gör.”

Avucunda tuttuğu yüzüğü etajere doğru fırlattı. Melek desenleriyle bezenmiş camın üstünde kayarak ilerleyen taş iki kutunun arasında birkaç kez yalpalayıp durdu.

Karı kocanın fal taşı gibi açılmış gözleri kızlarıyla yüzük arasında birkaç kez gidip geldi.

“İkinizden de bıktım. Sahte asaletinizden, mutluluk oyunlarınızdan gına geldi. Sizin kızınız olduğum için kendimden bile tiksiniyorum.”

Kontrolünü kaybetmişti.

“Alın zenginliğinizi de, kirli paranızı da başınıza çalın.”

Ateş püskürerek, çatallanan sesiyle biraz daha bağırıp çağırdıktan sonra arkasını dönüp gitti. Önce öfkeli ardından kırgın, bezgin çıkan sesi giyinme odasının dolaplarında sönüp kaybolurken karı koca donmuş bir halde kızlarından boşalan yere bakmayı sürdürdüler.

Önce yatak odasının kapısı çarpıldı, ardından daire kapısı… Vedat kravatını gevşetip ayağa kalkarken sorumluyu bulmuştu çoktan.

“Hep senin yüzünden. Sen şımarttın, tepemize çıkardın bu kızı.”

Edibe kahkahasını güçlükle bastırarak kasaya gidip Melis’in fırlattığı yüzüğü boş kutulardan birine yerleştirdi.

“Bir çocuğa sahip çıkamadın, adam gibi yetiştiremedin.”

İstediğini söyle, dilediğin kadar suçla, umurumda değil. Benim yapamadığımı kızım yaptı, helal olsun!

Etajerin üstüne son bir göz atıp hiçbir kutunun dışarıda kalmadığından emin olduktan sonra kasayı kapatıp kocasına döndü.

“Şifreyi derhal değiştir ve bana bile söyleme! Kendin aç, kendin kapat bundan sonra. ”

Kocasına ilk kez emir kipiyle bir şey söylüyordu. Aldığı zevke bakılırsa son da olmayacaktı. Dirsekleri dizlerine dayalı, alnını ovuşturarak oturan adama alaylı bir bakış fırlatıp çıktı. Dosdoğru kızının odasına yürüdü.

Melis’in odası her zamanki gibi derli topluydu. Bilgisayarı dışında tüm eşyaları yerli yerinde… Nihal’e geçmiştir diye düşündü. Belki de bir arkadaşına gitti. Kızı için endişelenmeye gerek duymuyordu artık. Her koşulda başının çaresine bakacağından emindi.

Kasaya son bir kez göz atıp şifresini değiştirdikten sonra odadan çıkan Vedat mutfakta hiçbir kıpırtı göremeyince telefonla tek kişilik yemek siparişi verip salona geçti. Sadece ekonomi haberleri veren kanalı açıp bir bardağa viski doldurdu.

“Nankörler!”

Bilgelik putları yıkmak değil, hiç yaratmamaktır.

Umberto Eco

Edibe o geceyi Melis’in odasında geçirdi. Eşyalarını inceledi, kitaplarına göz gezdirdi, giysilerini öpüp kokladı. Onun yatağında uyudu. Dudağının kıyısında belli belirsiz bir gülümsemeyle uyandığında telefonunda annesinden bir mesaj vardı. Yarın sabah ben gelmeden hiçbir yere kıpırdama.

Bunu yapmayacaktın Melis! Yandım ben.

Duvardaki Rihanna posterinin yerini alan Che’nin meşhur pozuna bakarken, belki de zamanı geldi, diye düşündü. Belki de bu geliş hayırlara vesile olur.

Kahvaltı sofrası ortadaydı. Vedat çoktan gitmiş.

“Günaydın Fidan, güzel bir menemen yapsana bana.”

“Perhiz bitti mi abla?”

“Bugünlük mola verdim.”

Giyinmek için odaya girdiğinde kocasını son gördüğü yere kaydı gözü. Leylak rengi pufun üstünde alı al moru mor oturuşunu anımsayınca alaycı bir gülümseme yayıldı yüzüne. Keşke annem de görebilseydi diye düşünürken kapının zili çaldı. Annesinin sesi bütün evi çınlattı.

“Edibe, neredesin Edibe?”

Hizmetçi gereken açıklamayı yapmış olmalıydı ki kesildi ses. O da üstüne alelacele bir şeyler geçirip çıktı. Pencere önündeki koltukta çayını yudumlayan annesine hoş geldin deyip Fidan’ı çalışma odasının camını silmeye gönderdi.

“İyi ettin, ben de dışarıda mı konuşsak diyecektim. Dikilme öyle yalı kazığı gibi tepemde, otur.”

İtaatsizliğin tadına varmış olan Edibe annesinin işaret ettiği yere oturmak yerine bir bardak çay doldurup masanın en uzak köşesine geçti.

“Kahvaltı ettin mi? Bir tabak da sana koyayım istersen.”

Bedriye Hanım kızındaki değişikliğin farkına varmamıştı.

“İstemem. Anlat bakalım hele, neler oluyor? O parmak kadar çocuk akşamın hayrında neden evi terk etti?”

“Parmak kadar mı? Pöh! Babasının karşısında nasıl şaha kalktığını görseydin böyle konuşmazdın. ”

Gözleri fal taşı gibi açıldı annesinin. Çayını pencerenin kenarına bırakıp ellerini dizlerine dayadı

“Neeee, babasıyla mı tartıştı? Aman yarabbim. Ağzına iki tokat çakıp susturamadın mı?”

Edibe ekmeğine tereyağ sürmeyi kesip bakışlarını annesinin şaşkınlıkla açılmış ağzına, pörtlemiş gözlerine dikti. Sonu nereye varırsa varsın şu an keyfi çok yerindeydi.

“Tartışma da laf mı? Yüzüne karşı, yalaka, dedi. Damadının suratını görmeliydin. ”

Kızının ağzından dökülen sözlerden çok yüzüne yayılan gülümsemeden dehşete kapılmıştı yaşlı kadın. Önce ardına kadar açılan sonra kısılan dudaklarından sözler çığlık gibi koptu.

“Ya…ya.. Öyle mi dedi sahiden, açık açık?”

Arkasına kaykılıp peçeteyle yüzünü yelpazeleyen annesini seyrederken, tereyağlı ekmeğini ağır ağır, tadını çıkararak çiğniyordu.

Az sonra bayılma numarası yapacak, hazırlıklı ol.

“Aynen. Daha neler, neler…”

“Allahım aklıma mukayyet ol. Kızım sen delirdin mi? Yuvan çatırdıyor, tepene yıkıldı yıkılacak sen oturmuş sakin sakin karnını doyuruyorsun. Bir de gülüyor. Ay içim fena oldu, bir bardak su…”

Çayından bir yudum aldıktan sonra uzattı suyu.

“Kahve yapayım mı?”

“Sırası mı şimdi? Otur, ne oldu baştan anlat!”

Bardağın dibinde kalanı bir peçeteye dökmüş; alnını, boynunu ıslatıyor. Yüzünü yelpazeliyor.

“Melis anlatmadı mı?”

“Bir daha o eve adımımı atmam dedi, başka da laf çıkmadı ağzından. Ne dediysem konuşturamadım. Ay Edibe, yüreğime inecek vallahi. Ne halt ettin kızım sen?”

“Ben bir şey yapmadım. Baba kız çatışması…”

“Daha ne yapacaksın. Kızın babasına asi gelecek raddeye gelmiş, sen seyre bakmışsın. İş oraya varmadan araya girip ortalığı yatıştırmalıydın. Düşüncesiz, beceriksiz! Ay ben ne diyeyim sana Edibe?”

Annesi gözleri tavanda, eli kalbinde, bayıldı bayılacak gibi otururken Edibe kendine bir bardak çay daha doldurdu.

“Hadi o genç, aklı bir karış havada diyelim. Sen ne yapıyordun, neden araya girmedin, neden susturmadın ?”

“El insaf! Hep damadından yana olursun anladık da, bu sefer işin içinde ben olmadığım halde kabak yine benim başıma patlıyor.”

“Elbette seni başına patlayacak. Şu hayatta yapıp ettiğin tek şey topu topu bir çocuk yetiştirmek, onu da yüzüne gözüne bulaştırdın. Tuh sana!”

Konuşma eğlenceli olmaktan çıkmış, sinirlenmişti.

“İşte orada yanıldın anne. Çok akıllı, çok da cesur bir evlat yetiştirmişim. Benim gibi pısmıyor, gerçekleri söyleyip aslanlar gibi de savunuyor. Çok iyi yaptı, benim yutkunup yutkunup yuttuklarımı çat çat vurdu babasının yüzüne. Oh olsun!”

“Ay bana bir şeyler oluyor, ay bayılıyorum, ay ölüyorum.”

Tek eliyle yüzünü kapatıp bacaklarını öne doğru iyice uzattı. Öbür elinin parmaklarını birleştirip aşağı doğru sallayarak – Edibe’nin genç kızlığında kabul günlerinden çok iyi anımsadığı- kolonya dök işareti yapıyor.

Banyoya kolonya almaya giderken Fidan’ı kontrol etti. Türkü sesi derinden geliyor.

“Bunun kokusu içimi hepten baydı, limon kolonyası yok muydu?”

Edibe’nin avcuna bolca döktüğü lavanta kolonyasıyla boynunu, göğsünü ovuşturuyor.

“Bayılma numarası yapacağın hesapta yoktu, kusura bakma.”

Öbür dünyanın kapısından geri dönmüş gibi mecalsiz görünen kadın bu sözleri duyunca yerinden zıpladı. Gözleri çakmak çakmak…

“Sana neler oluyor Edibe, iyice edepsizleştin. Bu ne küstahlık!”

Kolonya şişesinin kapağına son bir tur attırıp annesinin karşısına oturdu.

“Öteye beriye çekiştirilmekten usandım anne. Yeter! Artık hayatıma kendim yön vermek istiyorum, tamam mı?”

“Ne demek istiyorsun sen? Çıkar şu dilinin altındaki baklayı.”

“Bakla falan yok. Vedat elini tuttuğum ilk erkekti. Başka biri de olamadı zaten; fırsat bırakmadınız. Toydum, hayatımın aşkını buldum sanıyordum. Onunla kendi isteğimle evlendiğimi düşündüm ama yanılmışım. Sıkboğaz ettiniz, çıktığımızı öğrenir öğrenmez başımı bağladınız hemen. Hakkını yiyemem, babam kaç kez fikrimi sordu ama sen… Zengin kapı buldum diye eteklerin zil çaldı.”

Fazla ileri gittiğini düşünerek sustu ama annesinin söylenmeye hazırlandığını görünce kaldığı yerden devam etti.

“ Kendi halimize bıraksaydınız huyunu suyunu öğrenince ayrılırdım belki. Belki de ayrılmazdım bilmiyorum ama en azından kendi kararımı kendim vermiş olurdum. Çalışmama, azıcık kendimi bulmama bile fırsat bırakmadınız. Değişik insanlar tanır, ölçüp biçme fırsatı bulurdum. Hepsinden geçtim, kendi paramı kazanmanın tadına varır, böyle ezik biri olup çıkmazdım. Vedat’la evlensem bile beni istediği gibi kullanamaz, pahalı bir hizmetçi muamelesi yapamazdı. ”

Masanın üstünden aldığı peçeteyle yelpazelenmekte olan kadın, nankörsün sen, diye mırıldandı.

“Boşuna çeneni yorma, öyle olmadığımı çok iyi biliyorum. Bana verilen her şeyin karşılığını mutluluğum pahasına ödedim. Daha ne!”

Yaşlı kadın oturduğu yerde dikleşip kızını inanmaz gözlerle, baştan aşağı süzdü.

“Ayıp ayıp! Şu üstündeki pijama bile kaç para düşünsene? Kaç kadında var böyle saf ipek sabahlık? Bir de nankör değilim diyorsun.”

Meramını anlamamakta direnen kadının karşısında çıldırmanın eşiğine gelen Edibe sabahlığın kuşağını çözdüğü gibi annesinin kucağına fırlattı. Kayarak inen giysi annesinin yamru yumru, damarları çıkmış ayaklarına yığıldı.

“Al, senin olsun. İpek sabahlık giymek umurumda mı sanıyorsun? Hep böyle yaptın, kendi hayallerini benim üstümden gerçekleştirmeye çalıştın. İffet uzaklara gidip kendini kurtardı, onun payına düşeni de ben yaşadım. ”

Konuşma beklemediği bir yöne kayınca yaşlı kadın daima işe yarayan en son numarasına başvurdu. Elindeki peçeteyle yüzünü kapatıp hıçkırır gibi bağırdı.

“Tamam, kötü olan benim. Canavarın tekiyim ben. Öleyim de kurtulun en iyisi.”

“Allah uzun ömür versin, çok yaşa ama benim hayatıma burnunu sokmadan yaşa.”

Yaşlı kadın birkaç ayılıp bayılma numarası daha yapıp işe yaramadığını görünce homurdanarak ayağa kalktı.

“Bir valiz hazırla da götüreyim çocuğa. Sırtının giysisiyle çıkıp gelmiş yavrucak.”

Göğsü öfkeyle inip kalkan Edibe oturduğu sandalyeyi iki eliyle sıkıca kavradı.

“Parmağımı oynatırsam şuradan şuraya gitmek kısmet olmasın.”

Bedriye Hanım kalktığı koltuğa yeniden, yığılır gibi otururken bir şeyler söylemek için açtığı ağzı aralık, bir süre öylece kalakaldı.

“Seni tanıyamıyorum artık Edibe. Yaşlı annene saygın kalmamış belli, bari evladına merhamet et. Bu ne gaddarlık!”

Duygularıyla oynayarak karşısındakini en hassas yerinden vurmayı çok iyi beceren annesiyle ağız dalaşı yapmanın yararı olmadığını bir kez daha gördüğünden başını camdan yana çevirip dudaklarını kemirerek sustu. Gün ışığıyla yıkanan mutfağa kasvetli, sert bir sessizlik çöktü. Buzdolabının monoton gırıltısıyla iyice belirginleşen katı, kederli bir sükunet… Edibe görmeyen bakışlarını uzaklara dikmiş; annesinin, yaşadıklarına hala inanamayan gözleri sandalyenin kıyısından kopup birbirine kenetlediği, eklemleri bembeyaz kesmiş ellerinde…

“Son sözün bu mu? Vermeyecek misin eşyalarını?”

“Burası onun evi, kovan da olmadı. Nasıl gittiyse gelsin. İster kalsın, isterse pılısını pırtısını toplayıp gitsin. Herkesten, her şeyden sorumlu olmaktan bıktım, yeter.”

Az önce kızgınlıkla çatlayan sesi normal tonuna kavuşmuş, kendisi de az buçuk yatışmıştı. Kalkıp cama doğru yürüdü. Peçeteyle ovuşturmaktan kızarmış kupkuru gözlerini kızının sırtına dikip konuşmasının devamını bekleyen kadın, umudunu yitirince cık cık ederek , başımıza bunlar da mı gelecekti diye söylenerek bir süre daha oturduktan sonra kalkıp ayaklarını sürüyerek, son ana kadar bir özür ya da nedamet işareti bekleyerek çıkıp gitti.

Annesinin ardından kendini en yakın sandalyeye bırakıverdi Edibe. Yay gibi gerilen kasları, kaskatı kesilen uzuvları gevşedi. Salıverdi kendini. Annesi için getirdiği kolonyayı bolca döküp alnını, boynun, bileklerini ovaladı uzun uzun. Keder, acı, pişmanlık ya da ferahlama, hiçbir şey hissetmiyordu. Sadece yorgunluk… Günlerdir uyumamış gibi takatsiz, saatlerce taş taşımış gibi bitkindi. Yeniden Melis’in odasına dönüp uzanmak üzereyken telefon çaldı. Vedat’tı.

“Azar işitecek durumda değilim Vedat, sonra konuşalım.”

Karşıdan ses çıkmadı bir süre. Edibe sıkı bir darbeye hazırlandı.

“Sana bir hafta izin şaşkın güvercinim. Bol bol dinle o güzel kafanı da aklın başına gelsin. Ukrayna’ya gidiyorum ben. Valizimi bir saate hazır et, şoför gelip alacak.”

Cevap vermesini beklemeden kapattı.

Kaçıyor. Git bakalım. Geldiğinde neyle karşılaşacaksın acaba?

Bezgin adımlarla yatak odasına giderken bu kez kendisine söyleniyordu.

Canı sıkılan çekip gidiyor. Bir tek ben, evin demirbaşı… Bunu da ayrıcalık sandım ya yıllarca…Ne aptalmışım. Körmüşüm düpedüz.

Dolaplar arasında gider gelirken ayağındaki zincirlerin ağırlığı, parkelere süründükçe çıkardığı sesler gerçekti sanki. Eğilip baksa pranganın paslı halkalarını görecekmiş gibiydi. Çekmeceden aldığı bir demet yün çorabı söylenerek valize fırlattı.

Bana da bekleyip düzeni korumak, döndüklerinde güler yüzle karşılamak düşüyor.

İç çamaşırı çekmecesini açarken bakışları iki dolabın arasındaki nişte duran düğün fotoğrafına takıldı.

İş seyahati olduğu ne malum? Neden bu yolculuklar hep evde gerginlik olduğu zamanlara rastlıyor?

El ele tutuşmuş, gülümseyen çift o kadar gerilerde kalmış, öylesine yabancılaşmıştı ki! Yeniden çekmeceye eğilirken ne önemi var diye mırıldandı. İster iş için gitsin, ister keyfine, umurumda mı?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir