Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 11

Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıkları değil, yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.”

Dostoyevski

Sabahın erken saatleri…

Edibe’nin çalışma odası sergi salonu gibi. Masanın üstünde, pencere pervazında, raflarda siyah beyaz, sepya, renkli, irili ufaklı fotoğraflar … Lamia Hanım gerçek bir kraliçe gibi tüm fotoğrafların odağında ama Halit Bey… O Edibe’nin hayal ettiği gibi değil. Hiç değil. Onun açık kumral seyrek saçlarını, kırpık bıyıklarını dikkatlice inceliyor.

Gözleri ela, etkileyici sayılır. Gülüşü de hoş, eski Holywood aktörlerini anımsatıyor ama boyu kısa, omuzları dar… Daha heybetli bir erkek hayal etmiştim.

Kadın kahramanı hazır. Lamia Hanımın sepetlere yerleştirilmiş çiçek demetleri arasında çekilmiş bir fotoğrafını seçip roman için kullandığı panoya tutturdu. Erkek için Halit Beyi model alacaksa görünüşü üzerinde epeyce düzenleme yapması gerekecek.

Tanışmalarından başlayıp düz bir zaman çizelgesiyle mi ilerlemeli, yoksa ortalardan ya da sondan başlayıp geri dönüşlerle mi, karar veremiyor. Ortadan başlayacaksa en doğru nokta kaza günü… Trajik, okuru daha ilk satırlarda içine alacak bir başlangıç…

Birkaç satır yazıp duruyor. O yılların hastane koşullarını bilmeden ilerlemesi olanaksız.

En iyisi köşkün kapısındaki karşılaşmadan başlamak.

Olmuyor, onu da yapamıyor.

O cümle beynine burgu gibi saplanırken çalışması mümkün değil.

Benim kocam bir kadını nasıl mutlu edeceğini çok iyi bilirdi.

Erkeğin kadınını mutlu etmek gibi bir amacı, özelliği olabilir mi?

Mantomu tutan, sandalyemi çeken, bir ihtiyacım var mı diye gözümün içine bakan biriyle yaşamak nasıl olurdu?

Kocasını otomobilin kapısını açarken hayal bile edemiyor. Suyunu doldururken, ceketini tutarken… Nerde kalmış sandalye?

Öyle erkeğe özenle bakılmaz mı? Yaşattığı mutluluğun karşılığını verebildiği için etrafında fır dönmüştür. Çok normal!

Ya abartıyorsa?

Yaşlı kadının anlattıklarının hiç değilse bir kısmının hayal ürünü olduğuna karar verince yatışıyor biraz. Kısa bir süreliğine yazmaya odaklanıyor ama sadece bir süreliğine.

Ya gerçekse? Ya varsa öyle erkekler?

Lamia Hanımın anlattıklarının gerçek olmaması için dua edecek neredeyse. O kusursuz erkeklerin sadece romanlarda kalmasını dileyecek. Aksi halde…

Kapının zili imdadına yetişiyor. Nihal, kahvaltıya çağırıyor.

“Sen gelsene, Fidan hemen hazırlar sofrayı.”

“Yok, bu sabah sen benim mütavazi hanemi şenlendireceksin bir zahmet. Krep bile yaptım senin için, hadi fırla.”

Kolundan tutup neredeyse zorla sürüklüyor arkadaşını. Sabahlığını çıkarmasına bile fırsat bırakmıyor.

“Geç şöyle otur, ifadeni alayım bir güzel.”

Edibe’nin ne itiraz edecek ne soru soracak mecali var. Çıplak ayakları üstünde yaylanarak yürüyen komşusunu takip ediyor.

“Neyin var kızım senin? Hayalete döndün iyice. Bana bak aşık falan mısın yoksa ha?”

“Saçmalama. Evli olduğumu unuttun mu?”

Edibe uysalca masayı çevreleyen sandalyelerden birine otururken Nihal çayları dolduruyor.

“Ay ilahi! Evliliğin bununla ne alakası var? Gönül ferman dinlemez ki. Hadi anlat bakalım, günlerdir neden dut yemiş bülbül kesildin?”

Çayından bir yudum alıp ağzının içinde döndürüyor, cevap vermeden önce zaman kazanmaya çalışıyor. Arkadaşının aklından geçenleri komik bulmasından korkuyor

“Sana bir şey soracağım. Bir hayalete aşık olmak mümkün mü?”

“Aşık olmak öyle bir şeydir zaten şekerim. Önce kafamızda ideal bir tip yaratır, sonra da ona bir güzel aşık oluruz. Hayaletin iskeleti çoğu zaman hayatımıza giren ilk erkek, yani babamızdır. Filmlerden, romanlardan topladığımız parçalarla onu bir güzel tamamlar, ete kemiğe büründürürüz. Falanca filmdeki karakterin gülüşü, öbürünün cesareti, bir başkasının delici bakışları, komşunun kocasının sesi derken nur topu gibi, kusursuz bir hayalimiz olur. Sonra sıra bu erkeği arayıp bulmaya gelir. Biz bu kadar azimli, o muhteşem erkeğin varlığından bunca emin olunca o da illa çıkar karşımıza. Aslında sıradan biridir ama biz onu kafamızda planladık bir kere. Uymasa da uydurur, defolu yanlarını görmezden geliriz. Böylece ne olur?”

“Ne olur?”

“Hayalimiz gerçek olur. Meşhur söz işte. Bir başka versiyonu da hayallerimin erkeğini buldum. Nah buldun! Babayı buldun da haberin yok. Hah hay! Ay hiç güleceğim yoktu.”

Nihal’in kahkahası Edibe’ye de bulaştı ama onunki asabi, hıçkırığı andıran bir gülüş…

“Yanlışın nerede başladığını bir bulabilsem, nerede hata yaptığımı…”

“Hata falan yok, hayat böyle. Biz plan yaparız Tanrı güler. Her şey senin elinde değil ki. Şu reçelden de alsana. Müşterim getirdi.

Eeee ,anlat bakalım, nedir şu hayalet meselesi?”

“Lamia Hanımın hikayesini biliyorsun. Geçen gün ayrıntıları anlatırken öyle bir laf etti ki… O laf çok etkiledi beni, unutamıyorum.”

“Ne dedi ki ihtiyar?”

Benim kocam eşsizdi, bir kadını nasıl mutlu edeceğini çok iyi bilirdi dedi.”

“Kör ölür badem gözlü olur. Ne malum yaşarken yaka silkmediği?”

“Yok düşündüğün gibi değil. Öyle örnekler verdi ki… Gerçekten de var mıdır öyle erkekler? Yani kadınını mutlu etmek için çabalayan…”

“Olmaz mı? Benimki de aynen öyleydi. Kadınları mutlu etmeyi öyle iyi bilirdi ki yanımdayken bile sinek gibi yapışırlardı. Sonumuzu da o getirdi zaten. Bu erkek milleti enteresan şekerim. Bambaşka bir tür sanki.”

Bir sigara yakıp derin derin içine çektiği dumanı tavana doğru savurdu.

“Bazı erkekler çok iyi arkadaştır. Güven verir, sadıktır, ne zaman ihtiyaç duysan yanındadır ama bir türlü kanını kaynatamazlar. Onları görünce elin ayağın boşalmaz, yüreğin güm güm atmaz. Ilık yemek gibidirler bir bakıma, yenilebilir ama tat vermez. Onlarla ilişki yaşarken adını koyamasan da hep bir şeylerin eksik kaldığını hissedersin. Hormon seviyeleri mi düşüktür, libidoları mı eksiktir bilmem. Öylelerinden insana hiçbir zarar gelmez gelmesine de aman aman bir heyecan da yaşatmazlar.

Bazısı da bir bakışla aklını başından alır; maymuna çevirir insanı. Evi barkı bırak, kim olduğunu bile unutursun. Peşine takılıp gitmemek için kendini olduğun yere zincirlemen gerekir. Yakışıklı değillerse bile çok çekicidirler. Gözlerine bakarken kanın tutuşur, içinden alev gibi bir şeyler akar. Canlanırsın; dişiliğini iliğinde kemiğinde hissedersin.”

“Halit Bey de tıpkı öyleymiş işte.”

“Zamparanın tekiymiş yani.”

“Hayır. Karısına çılgınca aşıkmış, başkalarına dönüp bakmamış hiç.”

“Belki de saman altından su yürüttü, ne biliyorsun?”

“Şunu mu diyorsun yani, o tür erkekler illa aldatır.”

“Bravo, aynen öyle.”

“Bir erkek hem iyi hem de sadık olamaz mı yani?”

“Bulursan bana da göster. Senin o teyze başka erkek tanımış mı? Yok. Gözünü açmış kocasını görmüş. Kıyaslama şansı olmadığı için de büyütmüş de büyütmüş. Boş ver onun söylediklerini”

Edibe’nin içine su serpildi.

“Fotoğrafını da görsen. Silik, ufak tefek bir adam. Doğrusunu söylemek gerekirse biraz hayal kırıklığına uğradım.”

“Marifet görüntüde değil şekerim, tavırda… Diyelim ki adam karısına aşıktı, dışarıda gözü yoktu. Kadınlar bırakmaz ki öylesini. Kene gibi yapışırlar. Söyledim sana, benimkine gözümün önünde asılırlardı.”

“Yapsa anlardı kadın, bu yaşında bile cin gibi.”

“Onu bunu bilmem Edibe. Eğer ihanet etmediyse tam o sırada kötürüm olduğundandır. Senin Lamia Hanımın verilmiş sadakası varmış, hah ha!”

“Deme öyle, çarpılacaksın.”

“Beni çarpan çarpmış şekerim, sen kendine bak.”

Kendi duygularıyla başa çıkmaya çalışan Edibe Nihal’in sesindeki hüznü fark etmiyor. Gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiren arkadaşının hafifmeşrepliğini intikam duygusuna yorarak anlayış gösterse de onun tanıdığı her erkekte ilk aşkını, kocasını aradığını düşünemiyor. Onun şen kahkahalarının taparcasına sevdiği adamın ihanetiyle açılan ve aradan geçen onca zamana karşın kapanmayan yarayı gizlediğinden de habersiz. Görünenin ardına bakmayı bilmiyor henüz. Yüzeyde, sığ sularda…

Bilgi arttıkça huzursuzluk da artar.

Goethe

Sedat’tan metro çıkışında ayrılan Melis onu yeniden gördüğü için mutlu, öğrendiklerinden dolayı da şaşkındı. Gözüne ilişen ilk kafeye girip telefonunu eline aldı. Ankara’nın ötesindeki uzak coğrafyaların, kızlarını koyunla keçiyle takas eden, mayınlı bölgelere katırlarıyla dalacak kadar geri zekalı, ikide bir sorun çıkarıp devleti zor durumda bırakan insanlarıyla empati kurmaya niyeti yoktu ama Sedat’ın bu tablodaki yerini bulmak istiyordu. O kibar, çalışkan, modellik yapabilecek kadar yakışıklı delikanlının elektrik parasını ödememek için kaçak kullanıp beş kadından yirmi çocuk peydahlakları yetmiyormuş gibi başları sıkıldıkça devlet bize yardım etsin diye höyküren mağara adamlarından biri olduğuna inanamıyordu.

Gıcıklığına blöf yaptı bence. Görürsün sen!

Ya doğruysa?

Hayatında ilk kez “Kürt” sözcüğünün anlamına kafa yoruyordu. İlk şoku Irak, Suriye ve İran’da da Kürtlerin bulunduğunu, özerk yönetimleri olduğunu öğrenince yaşadı. Anadolu’nun doğusundaki birkaç şehre yerleşmiş üç beş bin kişilik bir çıban başından ibaret değil; çok kalabalıklardı. Ve şaşırtıcı bir bilgi daha: Bulundukları coğrafyanın yerlisiydiler. Tarımın başladığı, insanlığın yerleşik hayata geçip uygarlığın ilk temellerini attığı günlere kadar giden binlerce yıllık bir tarihleri vardı. Babasının her fırsatta övündüğü kutlu ve bozkurtlu soylarının Anadolu’daki varlığı bin yılla sınırlıyken çok daha gerilere uzanan bir tarihti bu. Bugüne kadar zannettiği gibi bir yerlerden gelip Türklerin dağlarında binbir çiçek açan güzel yurdunu işgal etmemişler, binyıllardır kendi vatanları olan topraklarda yaşıyorlardı.

Beğenmeyen defolup gitsin diyenler haksız mı yani? Kimin köyünden kimi kovuyorsun demezler mi o zaman?

Bu okuduklarım doğruysa adamlar bildiğin yerli abi. Hassittir!

Yerli kelimesi Amerika’nın işgalini, ardından Aborijinleri çağrıştırdı.

Yani biz şimdi işgalci İngilizlerle İspanyollar gibi…Yok canım, daha neler!

Kafası iyice karışmış, canı sıkılmıştı. İçtiği filtre kahvenin parasını ödeyip çıktı. İstiklal Caddesi olağan bir gününü yaşasa da Melis başka türlü görüyordu artık. Ayağının altındaki zemin kayıyor gibiydi. Tam olarak kayma da değil. Bastığı taşlar sıvılaşıp erirken Melis’i de daha önce varlığından habersiz olduğu bir dünyaya sürüklüyordu.

Kaç Kürt var bu kalabalığın içinde? Şu gelen mesela…Sedat Kürtse o da olabilir.

Bir kitapçıya girip Kürtler hakkında iki kitap aldı. Ardından doğruca eve…

Bilgisayardan ulaştığı bilgileri kitaplar da doğruluyordu ne yazık ki. Hiç duymadığı isimler, olaylarla karşılaşıp lisede öğrendiği bölük pörçük tarih bilgisi yetersiz kalınca bilgisayarını açtı. Kürtler’in tarihinden Şeyh Sait İsyanına, oradan Paris’te kurulan ilk Kürt partisi Hoybun’a- neden Paris sorusunun yanıtını bulamadı- oradan Birinci Dünya Savaşı’na, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasına, Kurtuluş Savaşı’na, Kanun-ı Esasi’den Teşkilat-ı Esasiye’ye oradan askeri darbelere derken PKK nın kuruluşuna geldiğinde beyni durmuş, okuduğunu anlamaz olmuştu.

Gözleri sulanıyor, şakakları zonkluyordu. Bilgisayarı kapatıp kitapları gözünün görmeyeceği bir köşeye fırlattı.

Yeter ya, bana ne ?

Bir moda dergisi alıp uzanarak ev ödevine yoğunlaşmayı denedi.

Nerden çıktı karşıma ?

Sedat’ın kütüphanede ne aradığı o an geldi aklına. Takip ettiği, peşine takılıp geldiği düşüncesiyle yüzüne kocaman bir gülümseyiş yayılsa da raslantıyla karşılaşmış olmaları fikri ağır basınca somurttu yine.

Afrika çok kullanıldı. Hint desenleri, etnik motifler, geometrik formlar, retro, çizgi, puantiye, çiçek, böcek, hepsi tüketildi. Osmanlı, İznik hepsi hepsi… Kürtlerin özgün desenleri var mıdır?

Bilgisayarı yeniden açtı ama desen aramak yerine eli kendiliğinden tarih sayfalarına gitti.

Hiçbir şey bilmiyor muyum yani ? Onca yıl okuduğumuz tarih kitapları neyi anlatıyordu o zaman, masal mı?

Osmanlı hiç karışmamış bunlara. Köy ağaları, aşiret reisleri, Padişah gak dedikçe para guk dedikçe asker yollayıp düzenlerini sürdürmüşler. Kurtuluş savaşında da sorun yok. Ermeniler Rusların goygoyuna gelip ayaklanmış ama Kürtler Türklerle birlik. Her cephede yan yana savaşmışlar. Eeee bölünme ne zaman başlamış?

Boş versene kızım. Politikacı mı olacaksın?

Gözleri iyice kan çanağına dönüp acımaya başlayınca bilgisayarı kapattı. Yatağına girip yorganı başından aşırdığında saati üç buçuğu gösteriyordu.

Ertesi sabah yumuşak bir elin temasıyla gözlerini açtı.

“Neyin var canım, hasta mısın?Uyandıramadım bir türlü.”

“Yoo, çalışıyordum, geç yattım biraz.”

İlk dersi kaçırdığını anlayınca telaşla fırladı. Yüzüne soğuk su çarparak kendine gelmeye çalıştı ama nafile. Sarkık bıyıklı Hun İmparatorlarından Oğuz Boylarına bin türlü karakterin resmi geçit yaptığı delik deşik bir uykunun ardından okula gitse de hayrını görmeyecek. Ayaklarını sürüyerek mutfağa gitti.

“Çay var mı Fidan abla?”

“Olmaz mı güzelim. Tost da yapayım sana şöyle bol kaşarlı ha…”

“Süper .”

Tost hazırlanırken ilk bardağı bitirmiş biraz kendine gelmişti.

“Kürt tanıdığın var mı hiç?”

“Var ya, olmaz mı? Hısımlarımız bile var.”

“Nasıl insanlar?”

Fidan tost makinesindeki ekmeklere tereyağ sürmüş, domates dilimliyor.

“Ne bileyim, senin benim gibi insanlar işte. Neden sordun ki?”

“Hiç öylesine…”

Dernek toplantısında yaşanacakları, Muhattar Beyin sinsi bakışlarını düşündükçe ayakları geri geri giden Edibe çıkmadan önce son bir çay içmek için mutfağa gelmişti.

“Üniversitedeyken olaylara karıştın mı hiç anne?

“Ne gibi ?”

“Sağ sol çatışması varmış ya…”

Çayını doldurup kızının karşısına otururken gülümsedi. Sesinde belli belirsiz bir övünme…

“Biz şanslıydık canım. Evren Paşa anarşistlerin hepsini içeri tıkmış, ortalığı temizlemişti. Rahat rahat öğrenciliğin tadını çıkardık. ”

“Yüz binlerce kişi göz altına alınmış, asılanlar, vatandaşlıktan çıkarılanlar… Tam kabusmuş o dönem.”

Yeterince bunalmıyormuş gibi bir de sorgulanmak… Alttan alta suçlayıcı bir tavırla üstelik.

“Biz ne bilelim kızım, duymuyorduk ki. Televizyonlar gazeteler hiçbirinden söz etmiyordu. Her şey güllük gülistanlıktı. Sansürlüyorlarmış meğer, aklımıza gelir mi? Çok sonra öğrendik. Darbe olduğunda çocuktum zaten, dünyadan haberim yoktu. Silahlar sustu, kahve taramalar bitti diye seviniyordu herkes. Anneannenle deden bile oh çektiydiler.”

Durdu, kızının tuhaf merakını yeni fark etmişti. Geriye yaslanıp Melis’i dikkatle süzdü.

“Sen niye kurcalıyorsun ki bunları?”

“Hiç öylesine…”

Öğrendiklerimi unutsam, yok sayabilsem keşke. Ben modacıyım, tasarımlarımla insanlara mutluluk veririm, ötesine karışmam deyip geçebilsem. Çanakkale’de şehit düştükleri için mezun veremeyen tıbbiyeyi, üç bizden üç onlardan mantığıyla asılan öğrencileri, Dersim’de ölen bebekleri öğrendikten sonra ipekle yünü bir arada kullanıp kullanmama sorunsalıyla nasıl yetinirim?

Gıcık herif! İltifat edip kur yapacağına zihnimi bulandırıyor.

“Ne o daldın?”

“Yoo, yok bir şey.”

Kızına dikkatle baktığı her seferinde – katır inadı hariç, o babasına çekmiş – kendi gençliğini gören Edibe daha da pirelendi. O böyle tek omzunu havalandırıp dudağını büktü mü bir şey vardır. Mutlaka vardır.

“Bak Melis, seni okulunda olmaz öyle şeyler ama sakın ha eylemlere bulaşma. Devletle şaka olmaz, silindir gibi ezip geçiverir insanı. Allah korusun.”

Melis’in dalgın, düşünceli yüzüne bakarken öldürülen komşu kızını anımsamış, tüyleri diken diken olmuştu. İki apartman ötelerinde oturan aileyi pek tanımazlardı aslında. Sokakta, bakkalda karşılaştıkça selam sabah o kadar. Baba Bush’un ziyaretinden önce güvenlik gerekçesiyle yapılan operasyonlarda polisin öldürdüğü kızın fotoğrafı tüm gazetelerin ilk sayfasında yayınlanmadan bir gün önce düşmüştü mahalleye ateş. Anne babasının yüreği kaldırmadığı için cesedi teşhis etmeye eniştesi gitmiş, kızın ağzına sokulan bir tabancayla bile isteye vurulduğunu söylemişti. Dehşetle büyüyen gözleri olduğu gibi donup kalmış. Kimileri arkadan arkaya oh olsun zilliye dese de bütün mahallenin içini yakan haberi polisle çatışmaya giren üç terörist ölü olarak ele geçirildi şeklinde vermişti gazeteler. Parmak kadar kızın devletin güvenliğine nasıl bir zarar verebileceğini, gazetelerin neden gerçeği yazmadığını anlayamamış, aklı karışmıştı ama düğün hazırlıkları, gelinlik provaları derken unutup gitmişti o olayı.

“Derslerine çalış, okulunu bitirmeye bak sen. Devrim yapıp dünyayı değiştirmek sana düşmez.”

“Ne alaka anne? Ben olsa olsa etek boylarıyla oynar, moda devrimi yaparım.”

Saatine bakıp telaşlandığından kızının sesindeki alayın farkına varamadı.

“En güzeli…Ben çıkıyorum, hoşça kalın.”

Annesi gittikten sonra Melis Fidan’a Kürtlerle ilgili birkaç soru daha sorup yeniden odasına kapandı.

Sonraki günlerde de mecbur kalmadıkça odasından çıkmadı.

Vedat gece gezmelerinin sona ermesinden hoşnuttu. Nihayet sorumluluklarının farkına vardı, diyordu. İşletme mastırı da yaparsa şirketi bir köşesinden sahiplenir, iyi olur. Edibe de kulağı kapı tıkırtısında, tavşan uykularıyla gecelemekten kurtulduğuna seviniyordu. Yemeğini bitirir bitirmez odasına çekilen kızlarının arkasından birkaç yıla kadar mürüvvetini göreceklerini hayal ederek gülümsüyorlardı. Ardından gelsin yumuk yumuk torunlar…

Melis laf çarpmalarına, surat asmalarına omuz silkip, lise arkadaşlarıyla görüşmeyi de en aza indirmişti. Sadece doğum günleri, kutlamalar için bir araya geliyordu onlarla.

Derslerini dikkatle dinleyip ödevlerini yapmayı sürdürse de neden felsefe, tarih, hukuk gibi bir bölüm seçmediğini ciddi ciddi sorguluyordu. Petrol rezervlerinin dünya politikasını nasıl şekillendirdiğini, kaç savaşa, kaç kıyıma neden olduğunu öğrendikten sonra petrol türevlerinden üretilmiş aksesuarlarla ilgilenmeyi temelinden tutuşmuş evin perdelerini kelebek motifleriyle donatmak kadar anlamsız buluyor; renk tonlarıyla, etek boylarıyla, yüksek, düşük bel sorunsallarıyla uğraşmayı beyin kapasitesini boşa harcamak olarak değerlendiriyordu.

Sedat’la sık sık buluşuyorlardı. Bu arada Sedat’ın Amerika’da eğitim gören bir sevgilisi olduğunu, okul biter bitmez evleneceklerini öğrenmişti. Kendine bile itiraf etmese de içten içe duygusal bir ilişkinin gelişmesini umduğundan yumruk yemiş gibi olduysa da çabuk toparlandı. Rahatladı da aynı zamanda. Sedat’ın kendisine beğenmediği için değil, sadakati yüzünden yaklaşmadığını öğrenmesi güvenini katlayıp, arkadaşlıklarını güçlendirdi. Hatta Sedat okul ve iş arkadaşlarından gizlediği Kürt Kültür Derneği’ne bile götürdü Melis’i, yönetimdekilerle tanıştırdı.

Dernek Beyoğlu’nun sürprizlerle dolu ara sokaklarından birinde, zamanın isiyle kararıp yıpranmış ama pencere üstlerindeki kabartma çelenkleri, medusa başlı, sütunlu rölyefleriyle mihrabı hala yerinde duran bir binanın ikinci katındaydı. Ortadaki geniş salonun bir köşesinde durmadan kaynayan çay ocağıyla, ortası bel vermiş külüstür raflara dizili çoğu Kürtçe kitaplarıyla, değişik amaçlarla kullanılan odaların kapılarına yapıştırılmış devrimci posterleri, uzun saçlı, sakallı delikanlıları, şalvarlı, bol incik boncuklu kızlarıyla kendine has bir atmosferi vardı buranın. Melis ilk bakışta yadırgadığı, biraz dağınık ve pasaklı bulduğu mekana zamanla alışıp sevmeye başladı.

Çay ocağındaki delikanlının saygılı tavırlarında, arka arkaya çay içip bir film üstüne saatlerce tartışanların samimiyetinde, teklifsiz davranışlarında; sevinçlerini, öfkelerini sakınmadan dışa vuruşlarında alışık olmadığı bir güzellik buluyordu. Hele hele tartışma kızışıp sesler yükselmeye başlayınca arkadan bir yerlerden çıkardığı sazı çalmaya başlayıp ortalığı yumuşatıveren delikanlının sesi… Konuşmalar daha o ağzını açar açmaz bıçak gibi kesilip, tüm gözler üstüne çevriliyordu. Delikanlı coşup da oynak bir havaya başlayınca herkesin fırlayıp halaya duruşu görülmeye değerdi. Sonrasında kahkahalar, alkışlar… Melis onlarla birlikte zılgıt çekmeyi bile denemiş, becerememişti.

Beyoğlu’na her çıkışında ayakları kendiliğinden oraya yöneliyordu. Başlangıçta çayını alıp bir köşeye çekilerek kitap okur, dergi karıştırırken zamanla sıkça karşılaştığı yüzlerle selamlaşır, sohbet eder oldu. Arkadaş hatırına gelen bir yabancı değil, derneğin bir müdavimi sayılıyordu artık. Tartışmalara o da katılıyordu.

Sohbet konuları çok çeşitliydi. Siyaset, sanat, çevre sorunları, okul dedikoduları… Onlarla konuştukça seçtiği bölümden daha da soğuyordu. Yeniden sınava girip bölüm değiştirme fikri gitgide daha cazip gelse de İtalya’da yaşama hayalinden de vazgeçemiyor, ikisini bir arada gerçekleştirebileceği bir çözüm arıyordu.

Bu arada Sedat’ın teşvikiyle derneğin halk oyunları kurslarına yazıldı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir