

Farzanah su dolu bidonları kapının önüne koyup doğruldu. Ağrıyan belini ovalayarak soluklandı bir müddet. Derin bir soluk aldı. İçeriden gelen çocuk çığlıklarını dinledi. Yine evin altını üstüne getirmiştir bu veletler diye düşünürken alnında biriken teri burkasının eteğiyle sıyırdı. Çeşme başında iki saatten fazla beklemişti, tabanları sızlıyordu. Kapıyı açtığı anda yeni bir karmaşayla mücadele edeceğini bildiğinden soluklanmayı uzattıkça uzattı. Ama nereye kadar? Yapacak öyle çok iş vardı ki.
O eşikte sızlayan eklemleriyle bekleyedursun içeriden gelen sesler gitgide yaklaştı, kapı ansızın ardına kadar açıldı. Güm diye duvara çarptı.
“Dur kaçma, gitme diyorum.”
Evin tek oğlu fişek gibi fırladı sokağa, Sitara da ardından gidecekti ki annesini görünce duraladı.
“Rashid’lere gidecekmiş. Ne dediysem dinletemedim anne.”
Azarlanma korkusuyla savunmaya geçmişti.
Farzanah kızına yerdeki bidonları almasını işaret edip oğlanın peşine düştü. Annesine suç üstü yakalanınca sokağın ortasında durakalmıştı çocuk.
“Setar, buraya gel. Ne işin var sokaklarda?”
Oğlan istemeye istemeye yaklaşırken yalvarmaya başladı.
“Ne olur gideyim anne. Azıcık kalır dönerim. Rashid söz verdi, tetrisiyle oynatacak beni.”
“Olmaz, gidemezsin. Rashid verse bile annesi izin vermez. Az sabret sana da alacağız o aletten. Şimdi uslu dur. Yoksa uçurtmayı da yasaklarım.”
Sümüklerini entarisinin koluna sıyıran oğlan seni babama şikayet edicem diye mızıldanarak annesinin peşi sıra içeri girdi.
Üç göz evin sokağa bakan duvarı işgal sırasında yıkıldığından beri iki odaya sığınmak zorunda kalmışlardı. Farzanah’ın parlak gün ışığına uyumlanmış gözleri içerinin loşluğuna alışamadı bir süre. Yerde kımıldaşan çocukların hangisi hangisi ayırt edemedi. Odanın ortasında öylece dikilirken bidonları mutfak olarak kullandıkları köşeye koyan Sitara usulca, gözü yerde, ellerini ovuşturarak yaklaştı.
“Anne, bak ne diyeceğim. Beni o ihtiyara vermeyeceksiniz değil mi anne?”
Farzanah arka bahçeye bakan pencerenin önüne gidip yerdeki mindere yığılır gibi çöktü. Kızı da peşinden gelip yanına çömeldi.
“Vermeyeceksiniz değil mi?”
“Kırk yaş ihtiyar sayılmaz Sitara. Kapandı o konu. Toyanen ödendi, sözün kesildi.”
“Ama anne ben…biliyorsun işte Fawad…”
Farzanah hışımla uzanıp kızının ağzını kapattı.
“Sus, adını bile alma ağzına. O çocuğa zerre kadar acıyorsan çeneni kapa. Kudretillah duyarsa yaşatır mı sanıyorsun? Allah korusun!”
Halının üstünde boğuşan çocuklar birbirlerinin entarilerini çekiştirmeyi bırakmış, anneleriyle ablalarını dinliyorlardı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, dudakları bükülmüş…Fıldır fıldır bakışları bir ablada bir annede…
Gözyaşlarına boğulan kızını acılı bakışlarla süzdü Farzanah. Kendisi de küçücük yaşında hiç görmediği bir adamla evlendirilmiş; sesini bile düğün gecesi duyduğu erkeği kaderi bellemişti ama şimdi her şey o kadar farklıydı ki… Televizyon vardı artık ve internet… Kendi nesli dünyanın her yerinde, bütün kızların aynı kaderi paylaştığına inandıklarından başlarına geleni kolayca kabulleniyorlardı. Günü geldiğinde baba ocağını bırakıp yabancı bir eve gitmek hepsinin ortak geleceğiydi. Bazı memleketlerde, hatta kendi ülkelerindeki zengin kızların bile erkeklerle arkadaşlık ettiği, zamanı geldiğinde eğer isterlerse karı koca olmayı seçtikleri kulaktan kulağa anlatılan bir masal, gerçek olamayacak kadar güzel bir düştü. Tanıdıkları, bildikleri herkes öyle evleniyordu. Geleneğe karşı çıkmaya kalkanların sonuysa sokaklara düşüp kapanın elinde kalmaktı, Allah korusun! Ama şimdi…
“Okutun demiyorum. Keşke yapabilsem, okula gitmeyi sürdürebilsem ama imkansız. Olmayacak şey istemiyorum sizden. Beni o adama vermeyin, ne isterseniz yaparım. Vermeyin ne olur?”
“Neden istemiyorsun Sitara? Kudretillah zengin. Mandayi’de koskoca kuru yemiş dükkanı var. Evinin bahçesinde kendi kuyusu var. İçeriye musluk bile taktırmış. Elektriği var, buzdolabı var. Odaları şıkır şıkır. Kraliçeler gibi yaşayacaksın yavrum. Babana da dükkanında iş verecek üstelik, bizim de elimiz rahatlayacak. Bizi koy bir kenara kardeşlerini düşün. Hem ikinci eş de olmayacaksın ki. Adam dul. Daha ne olsun.”
“Olmaz anne, yapamam. Korkuyorum o adamdan ben. Kapkara sakalları var, öcü gibi. Yüzüne bile bakamıyorum. Küçük deyin, erken deyin, hastalıklı deyin, bulun bir çaresini. N’olur, n’olur. ”
Annesinin eteğine kapanmış hıçkırıyor, sözcükler ağzından kesik kesik, hece hece dökülüyordu. Ablalarının sesiyle ürken küçükler de yaygarayı bastılar. Farzanah onların çığlıklarını duymadı bile. Kızının hali içini yakıyordu. Çaresizlikle alnını ovaladı. İstemez miydi ilk göz ağrısını, daha dün kollarında pışpışladığı güzel yavrusunu sevdiğiyle bir araya getirmeyi? Şu gıcırdayan kapıdan gelin elbisesiyle, yüzünde güller açarak çıkıp gitmesini istemez miydi? Fawad da fakirdi kendileri gibi, toyane vermek bir yana düğün yapacak parayı bile denkleştirmesi imkansızdı.
Duygularını belli etmemek için sırtını dikleştirip sesine kararlı bir ton verdi.
“Aptal aptal konuşacağına şansının keyfini çıkar Sitara. Kraliçeler gibi yaşatacak adam seni. Canının istediğin yersin, kat kat elbisen olur. Kebapçıya götürmüş babanı dün. Şehrin en meşhur lokantasına hem de… Evlenince seni de götürür, götürmese bile eve getirir. Göl kıyısına pikniğe bile gidersiniz. Daha ne?
“ İstemem. Onun kebabındansa burada kuru pide yerim.”
Aklına gelen bir fikirle zıplayıp ayağa kalktı.
“Baça poş olsam Faheem gibi, inşaatta çalışırım.”
Farzanah sinirlendi.
“Baça poş’muş. Bu yaştan sonra, cümle alem senin kız olduğunu bile bile… Faheema daha kundaktayken sağa sola oğlan diye bildirdi teyzengil. Bu saatten sonra kızımız erkek oldu mu diyeceğiz? Sitara yerine Setar diye mi sesleneceğiz? Saçmalama…”
Doğrulup ağrıyan belini sıvazladı. Derin bir soluk koyverdi.
“Faheem’in ellerine baktın mı sen hiç? Tuğla taşımaktan şahrem şahrem yarık. Otuzuna varmadan beli bükülecek, iki kat gezecek yazık! Beş kızdan sonra belki bir oğul sahibi oluruz diye yaptılar. Bari işe yarasaydı. Yine kız doğurdu beceriksiz.”
Sitara erkek doğuramamaktan dolayı teyzesinin suçlanmasını da anlayamıyordu ama annesini daha da öfkelendirmemek için sesini çıkarmadı. Kudretillah’ın kara gölgesi zeballah gibi peşindeyken teyzesinin horlanmasına da Faheem’in ellerine de tasalanacak hali yoktu. Hala ağlamakta olan kızların küçüğünü kucağına alıp avluya çıktı.
Fawad ah Fawad! Dayanamayacak, bir şeyler yapmalı.
Çürük yumurta kokan tuvaletin yanından geçip avlunun ucundaki badem ağacına doğru yürüdü. Cebinden çıkardığı mendili ağacın yıkıntılara bakan dalına asıp geri döndü.
Günün geri kalanında sessizce dolandı evin içinde. Annesinin bir dediğini ikiletmeden yaptı. Ağlayıp yalvaran kızını sakinleşmiş gören anne de rahatladı. Söylediklerinin işe yaradığını düşünüyordu. Bir yanı çocuktu daha ne de olsa, Gideceği evde yarı aç yarı tok gezmeyeceğini, konforlu evinin hanımı olacağını bir kez daha duymak aklını çelmiş olmalıydı. Biraz asık suratlı, sert çehreliydi damat ama Sitara aklını kullanıp kocasının gönlüne göre davranırsa yüzü gülerdi. Kolay mıydı iki yıldır kadınsız yaşamak? Çocuklara yaşlı annesi bakıyor, iyi kötü evin işlerini de görüyordu ama yine de…
Yok yok, bu evlilik iki taraf için de çok hayırlı olacaktı.
Gece herkes uykuya dalınca yavaşça dışarı süzüldü Sitara. Burkasına iyice sarınıp Fawad’la her zaman buluştukları kayanın dibine gitti. Delikanlı oradaydı. Kayanın evlerden görünmeyen yanında… Ay ışığında kağıttan kesilmiş bir silüet gibi görünen sevgilisini sessizce izledi bir süre. İzlendiğinden habersiz, başını ellerinin arasına almış öylece oturuyordu Fawad. Sitara’nın yüreği aşktan ziyade merhametle titredi. Kayanın dibinde iyice küçülmüş görünen erkeği sarıp sarmalayıp çok uzaklara, kimseciklerin onları bulamayacağı yerlere kaçırma isteğiyle yaklaştı.
“Fawad”
İrkildi delikanlı. Ayaklarının dibine kadar gelen kıza yavaşça hoş geldin diyebildi ancak. Kız da sarılma arzusunu bastırıp öylece dikildi. Elini tutmaya bile cesaret edemedi. Onun da kendisini ölesiye sevdiğini bildiği halde zihninin çok derinlerine çakılmış hafif kadın damgası yeme korkusuyla baş edemiyordu. Dokunmak, okşamak, öpmek sadece ve ancak hayallerde…O bile utana sıkıla, düşmüş kadın olma endişesiyle yaralı, yamalı…
“Beni evlendirecekler Fawad, vazgeçiremiyorum. Kıyacaklar bana.”
“Peki sen? Sen ne yapacaksın?”
“Ölürüm daha iyi. Sensiz yapamam ben Fawad, yaşayamam.”
Delikanlının karşısına çökmüştü bunu söylerken.
“İlaç biriktirdim. Başka çarem kalmazsa hepsini içeceğim.”
“Yapma güzelim. Sakın ha!”
Çığlık gibi çıkmıştı sesi. Dokunmaya kıyamadığı sevdiğini, narin menekşesini toprakta göreceğine ölürdü daha iyi.
“Bir yolu var bundan kurtulmanın ama çok tehlikeli Sitara. Bu yüzden sana söyleyemedim bir türlü. Sana kıymak istemedim. Ama bu kadar kararlıysan…”
Daha fazla tutamadı kendini kız. Sevgilisinin ellerine sarıldı.
“ Seninle gelen her şeye varım. Ne olursa…”
“Kaçalım. Çok yürümemiz, dağlara tırmanmamız gerekecek ama sınırı aşıp İslamabad’a ulaşabilirsek kurtuluruz. Amcam var orada, o bize yardım eder.”
Gecenin geri kalanında Pakistan’dan Amerika’ya geçip orada kuracakları yuvayı konuştular. Ortalık aydınlanırken ayrıldıklarında ikisinin de yüzü mutlulukla ışıldıyordu.
Hazırlıklarını tamamlayıp yola koyulduklarında mutlu ve heyecanlıydılar. Şehirden iyice uzaklaşıncaya kadar ana yola çıkmadılar. Yolu gözden kaybetmeden, sazlıkların , çayırların arasından yürüdüler. Bir köye vardıklarında eksilen yiyeceklerini tamamlayıp sanki oralıymış da şehre gidiyormuş gibi sapakta beklediler. Yalnızlıktan bunalmış bir kamyon şoförü durdu. Burkasının altında tir tir titreyen Sitara Fawad’ın anlattıklarını duydukça şaşkınlıktan dilini yutacak gibi oluyordu. Neler uyduruyordu neler!
Evleneli iki yıl olmuş da, çocukları olmuyormuş da şimdi falanca köydeki hocaya gidiyorlarmış. Daha çok şoför konuşuyordu aslında ama kamyonuna aldığı gençlerin hikayesini dinlemek de hoşuna gidiyordu. Fawad kendisinden benim hanım diye söz ettikçe göğsü kabarıyordu Sitara’nın. Kalbi ağzından çıkacak gibi oluyordu.
Sınıra yakın bir yerde indiler. Buradan sonra dağa tırmanıp kontrol olmayan bir noktadan öbür yana geçeceğiz dedi Fawad.
“Yorgun musun? Şu çeşmenin başında dinlenelim mi biraz?”
“Yok yok, hemen yola koyulalım.”
Güneş iyice yükselmiş, yoklukları çoktan anlaşılmış olmalıydı. İkisinin de kaybolduğu anlaşılınca peşlerine düşeceklerdi. Çoktan çıkmışlardır aramaya diye geçirdi içinden ama sevgilisine bir şey söylemedi.
“Ana yoldan gitsek daha kestirme olurdu ama mümkün değil. Askerlerin kucağına düşeriz.”
Tırmanacakları dağa ulaşmak için geniş bir çayırlığı geçmeleri gerekiyordu. Diz boyu otların, çalı öbeklerinin arasında sürülerin açtığı patikaları izleyerek yürüdüler. Kamyondan inince yine sessizleşmişti delikanlı. Yan yanaydılar ama birbirlerine dokunmaya cesaret edemiyorlardı. Kolları ara sıra birbirine değince yüzleri kızarıyordu ikisinin de. Güneş tepelerini yakmaya başlayıncaya kadar yürüdüler. Çayırın ucuna gelmişler, patika giderek dikleşmeye başlamıştı.
Ayağı taşa takılan Sitara tökezleyince Fawad mola vermeyi önerdi. Patikadan ayrılıp içerlek bir yerdeki kayanın yanına oturdular. Önlerinde uzanan yemyeşil çayır güzel bir geleceğin işareti gibiydi. Fawad torbasından çıkardığı elmayı uzatırken kızın gözlerine sevgiyle baktı.
“ Az kaldı, şu tepeyi aştık mı tamamdır.”
Solukları hala yatışmamış olan kız başıyla onayladı. Ötede beride karşılaştıklarında kaçamak bakışlar fırlattığı, buluştukları kayanın dibinde solgun ay ışığında gördüğü delikanlının yüzünü gündüz gözüyle uzun uzun incelemek; gözlerini, burnunu, yanaklarını, dudaklarını bakışlarıyla okşamak geliyordu içinden ama utanıyordu. Elmayı alırken parmakları birbirine değdiğinde bütün vücudu daha önce hiç yaşamadığı bir hazla kamaşmıştı. Artık hiç ayrılmayacaklarını düşündükçe kalbi mutluluktan çatlayacak gibi kabarıyor, soluğu kesiliyordu.
Elmalarını hiç konuşmadan yediler.
“Kalkalım mı? Dinlendin mi?”
Yine başını eğerek cevapladı sevdiği adamı ama yardım etmek için uzattığı ele sımsıkı yapıştı bu kez. Ayağa kalkıp tırmanmaya başladıklarında da bırakmadı.
Epeyce tırmanmışlardı ki ansızın arkalarından gelen bir sesle irkildiler. Aynı anda döndüler geriye.
Üstlerine doğrultulmuş büyük bir silahın ardında, baştan aşağı siyahlara bürünmüş bir adam.
“Durun, yoksa vururum. Eller yukarı. Kimsiniz, ne arıyorsunuz burada?”
Adam sorularını ardarda sıralarken çalıların arasından iki kişi daha çıktı. Onlar da aynı biçimde giyinmişti, silahlıydılar. Kireç gibi olmuş çifte yaklaşıp etraflarını çevirdiler.
“Söyleyin bakalım, ne arıyorsunuz bu dağ başında? Yoldan gitmediğinize göre kaçaksınız. Kimden, neden? Casus musunuz yoksa?”
Göğsüne inen sakalını titreten bir kahkaha patlattı yandan gelen.
“Amma yaptın ha! Bunlar daha süt kokuyor. Ne casusu? Yavru da güzelmiş.”
Burkasını çıkardığını pişman oldu Sitara. Fawad’dan çekinmiyordu artık ama bu altı çift göz bedenini tepeden tırnağa süzerken çırılçıplak gibiydi.
“Düşün önüme, yürüyün.”
Elleri havada yürüdüler. Başlarını çevirip birbirlerine bakmaya bile korkuyorlardı. Yukarıya, ulaşmayı hedefledikleri yöne doğru ilerlediler bir süre. Sonra patikadan sapıp ağaçların alt dallarına çarparak, birbirine dolanmış çalıların etrafından dolanarak, devrilip çürümeye yüz tutmuş kütüklerin üstünden atlayarak iki kayanın arasındaki bir mağara ağzına vardılar. Haydutlar kendi aralarında esirlerinin anlamadığı bir dilde konuşuyorlardı zaman zaman. Tek sözcüklü, küfrü andıran cümlelerdi; hayra alamet olmadıklarını ikisi de hissediyordu
“Sen burada dur bakalım delikanlı.”
Adamlardan biri silahını Fawad’ın göğsüne çevirirken öbür ikisi kızın kollarına yapıştı. İçeriye sürüklenirken çığlık çığlığaydı Sitara. Yapmayın, bırakın beni diye bağırdığını duydu en son Fawad. Sonra ses kesildi.
Göğsüyle yüzü arasında gidip gelen silaha büyülenmiş gibi bakarken ayakta durmakta zorlanıyor; yola çıkmayı planlarken Taliban’ın dağlarda hüküm süren döküntülerini hesaba katmadığı için kendine lanet okuyordu. Ölecekti, umrunda değildi ölüm, ama Sitara… Dokunmaya kıyamadığı melek… Onu yeniden görebilecek miydi? Üstü başı parçalanmış, kirletilmiş, her iki alemde de insan içine çıkamayacak hale getirilmiş halini görmese daha iyiydi. Zihnine üşüşen korkunç sahnelerden kurtulmaya çalışırken gözleri faltaşı gibi açılmış militanın biri mağaradan fırladı. Ardından, az önce Sitara’nın üstündeki elbiseyle öbürü…
Silahla Fawad’ı etkisiz halde tutan arkadaşlarına koştular.
“Ne var, ne oldu? Öldürdünüz mü yoksa kızı? Öyle mi konuşmuştuk lan? Ölü becermekten hoşlanmadığımı bilmiyor musunuz adiler.”
İkisi birden başlarını şiddetle iki yana salladılar. Dilleri dönmüyordu ki konuşsunlar. Biri akıl edip işaret parmağıyla havayı gösterdi. Fawad’ın varlığını unutmuş görünen militan silahını indirip parmağın gösterdiği yere çevirdi yüzünü. Sonra koluyla havayı itekleyip duran arkadaşına doğru yürüdü.
“ Dilini mi yuttun Ömer? Yukarıda ne var? Ne oldu size yahu?”
Yere çömelip iki yana sallanmakta olan öbürüne dönüp sırıttı.
“Kuşunuz kalkmadıysa beni ilgilendirmez. Tut bakayım şunu…”
Silahını hala havayı göstermekte olan arkadaşına uzatıp mağaraya yöneldi ama girmesiyle çıkması bir oldu.
“Nerde kız? Nereye sakladınız?
Toparlanıp konuşabilecek hale geldiklerinde esir aldıkları delikanlının da ortadan kaybolduğunu fark ettiler. İki masum gözlerinin önünde sırra kadem basmıştı.


Bir yanıt yazın