
Bana hatırlama sanatını değil, unutma sanatını öğret; çünkü ben hatırlamak istemediklerimi hatırlıyor, unutmak istediklerimi unutamıyorum.
Themistokles
Edibe birkaç gün boyunca kızıyla karşılaşmamaya çalıştı. Kızgınlıktan değil, nasıl davranacağını bilemediğinden… Melis de benzer duygulara sahip olmalıydı ki sabah erkenden çıkıp gidiyor, döner dönmez odasına çekiliyordu. Sürgit devam etmeyecek olsa da yakıcı duyguların küllenmesini sağlayacak, geçici bir düzen kurulmuştu sessizce. Vedat karısıyla kızının arasındaki gerginlikten habersiz, kendi dünyasında yaşamayı sürdürüyordu.
Edibe mecbur kalmadıkça dışarı çıkmıyor, evin içinde amaçsızca dolanarak bir yön, bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. Gözünün değdiği her köşe, her eşya hem tanıdık hem yabancıydı. Yaşanıp tüketilmiş zamanlara ait nesneler; Halılar, mobilyalar, perdeler…
Şu halıyı seçene kadar kaç tanesini getirip götürdüler. İçime sinmemişti hiçbiri. Neden titizlendim o kadar? Ne fark edecekti?
Şu sehpayı İffet’in küçüğü anahtarla çizmişti. Tam ortasında boydan boya bir çizgi. Cilaya yolladım düzeldi ama ben ne yaptım? Kızdım, çemkirdim küsecektik birbirimize az daha. Değer miydi?
Üstüne titrediği eşyaların artık hiç bir anlam ifade etmediğinin farkına vardığında dehşete kapılıyordu. Özel yapılmış mobilyaların, etek dolusu para ödeyip bin bir güçlükle temin ettiği objelerin temsil ettiği duyguları hayatından çıkarınca geriye kocaman bir boşluktan başka bir şey kalmıyordu. Hayalini kurduğu hayatı yaşadığını sanmıştı hep ama şimdi…
Geçmişi değiştiremeyeceğinin farkındaydı ama önünde uzanan yılları bu evde, koşulsuz hizmet bekleyen bir adam ve nefret kusan kızıyla geçirmeyi becerebilecek miydi? Değer miydi?
Ne yapmalı?
Düşünmekten delirecek gibi olduğu bir gün panikle yerinden fırlayıp telefona koştu.
Vedat’la konuşmalıyım, acilen.
Ekranda kocasının numarasını gördüğünde cesareti kırıldı.
Yoo telefonla olmaz. Akşamı beklemek en doğrusu.
Çalışma odasına çıkıp bilgisayarını açtı. Ellerinin titremesi geçip soluğu normale dönünceye kadar sosyal ağlarda oyalandı. Romanıyla ilgilenebilecek kadar sakinleştiğinde ilk yaptığı mutlu çiftin düğün fotoğrafına bakmak.
Ne şanslı kadınmışsın Lamia Hanım.
Romanda kaldığı yeri bulup birkaç cümle ekledi. Sildi sonra. Başka iki cümle yazdı, onları da beğenmedi. Başa dönüp okudu biraz, ifade bozukluğu yaşadığı bir iki cümleyi düzeltti.
Vedat yerine onunla konuşsam… Sakat bile olsa… Of saçmalıyorum.
Ekran koruyucudaki düğün fotoğrafına baktıkça Halit Bey’in yüzü silikleşip Hikmet’in keskin hatlı çehresi belirdi. Ellerinin şefkatle kavradığı omuzbaşları kendininkiler…
Neler düşünüyorum, neden? Günahı vebali bir yana büyük hata bu! Neden bu kadar geç, zamansız?
Vedat bu sorunu çözmeli, çözmek zorunda. Yoksa…
Yazmaktan umudu kesince bilgisayarı kapatıp rafları kurcaladı. Piyes Yazma Sanatı, Senaryo Kitabı, Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme, Kitapla Hayal Etme, Genç Bir Romancının Mektupları ve Hoca’nın önerdiği daha bir dolu eser… Çoğunun içinde kaldığı sayfayı belirten ayraçlar. Birkaçını açıp okumaya çalıştı, sürdüremedi. Sayfanın ortasına bile gelmeden dikkati dağılıp başa dönmek zorunda kalıyordu.
Okumaktan da umudu kesince aşağı inip mutfağa girdi. İki çeşit kek, bir tepsi tarçınlı kurabiye yaptı. Yine de saatler geçmek bilmiyordu. İkide bir cama gidip kontrol ettiği puslu hava kararmayı unutmuş gibiydi bugün.
Kapının zili çaldığında Edibe beklemekten yorgun düşmüş, kanepede sızmıştı. Vedat üstünü değiştirirken sofrayı hazırladı. Gündüz yaşadığı sabırsızlıktan eser kalmamıştı. Meramını nasıl anlatacağını düşünerek ağır ağır çiğniyordu lokmalarını. Vedat’sa tam tersine, her zamankinden daha hızlı, nerdeyse çiğnemeden
Sofradan kalkar kalkmaz salona geçip bilgisayarını açan kocasını bir süre sessizce izledi. Tepesi iyice seyrekleşmiş kırçıl saçlarına bakarken gözleri doldu.
Birlikte yaşlanmayı hayal ediyorduk. Hiç solmayan bir sevgiyle, yan yana… Olmadı, başaramadık.
Elini uzatsa dokunabilecek kadar yakınında ama başka bir gezegende yaşar gibi de uzak, olanaksız. Aralarında ne zaman örüldüğünü kestiremediği kalın bir duvar… Vedat izlendiğinin farkında değildi. Rakamlara, grafiklere gömülmüş, gözleri ekranla önündeki kağıtlar arasında gidip geliyor. Usulca yaklaşıp karşısındaki sandalyeyi çekti, oturdu.
“Bir ara Bozcaaada’dan arazi alıp şarapçılık yapmaktan söz ediyordun.”
“Hımmm, evet.”
“Şimdi tam zamanı bence. Her şeyi bırakıp gidelim. Adada bir köye yerleşip sessiz sakin yaşayalım.”
Gözlüğünün üstünden baktı Vedat. Göz göze geldiler. Uzun süredir ilk kez.
“Nereden çıktı bu fikir birdenbire?”
“İstanbul artık yaşanır gibi değil hayatım. En kibar semtler bile görgüsüz kaba saba tiplerle dolu. Kenar mahalleler desen eşkiya yatağı… Sokağa çıkmaktan korkar oldum. Melis başımın etini yiyip duruyor zaten, onu İtalya’ya gönderelim. Biz de çekip gidelim Ada’ya. Sen bağla uğraşırsın, ben yazarım. Kafamızı dinleriz. ”
Bilgisayarın kapağını yavaşça indirirken ağzını kuşkuyla büzdü Vedat. Yorgun gözlerini ovuşturup karısını kısık bakışlarla süzdü. Kocasının yanıtını beklerken alt dudağının genişliği dikkatini çekti Edibe’nin. Yıllarını paylaştığı adamın yüzünü ilk kez görüyordu sanki. Çökmüş yanakları ve varla yok arası üst dudağı yüzünden iyice orantısızlaşan ağzıyla birkaç gün önce izlediği belgeseldeki beyaz saçlı kapuçin maymununa benziyordu.
“Git Allah’ını seversen Edibe ya! İnşaat sektörü almış başını gidiyor, şantiyelerin arasında koşmaya yetişemiyorum. Sen kalkmış nelerden söz ediyorsun.”
“Bu şehir beni cidden korkutuyor Vedat, dağılıp parçalanacakmışız gibi geliyor.”
“Bak o konuda haklısın. Birileri dağılıp kaçışacak ama biz değil. Arkamız sağlam güzelim, hiç korkma! Birkaç yıla kalmadan o fare deliklerinin hepsi yıkılıp yerini her bir dairesi milyonlarca dolar eden akıllı binalar alacak. Bak bakalım o zaman ipsiz sapsızlar barınabiliyor mu buralarda? Hepsi geldikleri mağaralara, köylerine dönecekler. İstanbul sadece zenginlerin şehri olacak. Her yer lüks, modern… Bu şehir herkesin harcı değil, yok öyle yağma.”
Arkasına yaslanıp gerindi.
“Hele bir Kapalıçarşı projesi var ki of of. Düşüncesi bile iştahımı kabartıyor. Düşün bak, hayal et. Çevredeki bütün mezbelelikler yıkılıp gıcır gıcır butikler, ofisler, oteller inşa edilmiş. Haliç çepeçevre yenilenip Osmanlı’nın görkemli dönemini kat kat aşmış. İkinci Lale Devri anladın mı? Dubai halt etsin o zaman. ”
Edibe kocasının söylediklerini anlayıp sindirebilmek için bir süre yerinde kıpırtısızca bekledi. Son cümleler kulağında tekrar tekrar çınlarken, sizi de yıkacak bir Patrona Halil çıkar elbet, diye geçirdi içinden.
“Bağcılık, şarapçılık zamanı geçti minik kuşum. Artık daha büyük hedeflerim var. Seyret bak, bu hükümet ayakta kaldıkça kocan akla sığmaz işler yapacak. Uçuracağım şirketi, sana da kedi kafası kadar elmaslar alacağım. Bütün kadınları çatlatacaksın.”
Boşalan meyve tabağını alıp kalktı Edibe, mutfağa gitti. Fazla bir şey yemediği halde midesi taş gibiydi. Çenesi takırdıyor, zangır zangır titriyor.
Ne bekliyordum ki?
Kızımız, tek çocuğumuz bizden nefret ediyor, çekip gitmesi an meselesi, haberi yok. Ben desen…
Kedi kafası kadar elması kendin takarsın artık, aptal. Gözünü hırs bürüdü iyice, kör oldun sen. Tek başına kaldığında dank edecek ama…
Ne yapacağım? Nasıl yapacağım?
Küçük, bahçeli bir ev hayal etmişlerdi. Giriş kapısı ebruli hanımelleriyle çevrili. Pencere önünde kıvrılıp uyuyan bir tekir, çimenlerin üstünde hoplayıp zıplayan çocuklar ve bir köpek… Hafif aralık mutfak penceresinden neşeli bir şarkı yükseliyor.
Sıcacık, sevgi dolu bir ev, sevdikleriyle paylaşacakları sakin bir hayat düşlemişlerdi.
Yanılıyor olamam. Birlikte kurmuştuk bu hayalleri.
İlk bebeğimiz erkek olsun diye tuttururdu hatta, ben umursamazdım.
Nerede, ne zaman değişti bu kadar? Neden bu kadar uzaklara savrulduk?
Melis’in nefret dolu bakışlarını anımsadıkça tüyleri diken diken oluyor. Ya Hikmet; Unutmaya, yok saymaya çalıştıkça, onun elinden geçip tüm vücuduna yayılan sıcaklığını daha keskin, o anları yeniden yaşarcasına hissediyor. Kokusu, kulağına fısıldarken içini titreten soluğu, üzülme, ben hep yanındayım deyişi…
O aklına düşer düşmez yüreği kelebekler gibi kanat çırpıyor, daha önce hiç yaşamadığı bir hazla kavruluyor teni.
Yine kanepede sabahladı. Kopuk kopuk rüyalarla dolu uykusundan uyandığında beli tutulmuş, boynu taş gibi… Fidan’ın ne düşüneceğine aldırmadan saçı başı dağınık mutfağa gidip pencere önündeki koltuğa oturdu.
“Bana koyu bir kahve yapsana.”
Dumanı tüten fincanı yanında kocaman bir bardak suyla birlikte getiren kadın işinin başına dönmeyip karşısına oturdu. Gözlerini ovuşturarak gördüğü rüyaların etkisinden kurtulmaya çalışan Edibe onun bir şeyler söylemeye hazırlandığını ama tereddüt ettiğini fark edemedi.
“Kendine de yapsaydın ya bir fincan.”
“Sağol abla, içtim ben.”
Tişortunun arkaya kayıp gırtlağına dayanan yakasını düzeltirken, eee ne istiyorsun o zaman, der gibi baktı. Deterjanlardan hışır hışır olmuş ellerini birbirine sürterek bekleyen kadın daha fazla dayanamadı.
“Kızma abla ama bir şey söyleyeceğim.”
Kim ne sözleyecekse söylesin, umurunda değildi Edibe’nin. Kahvesinden kocaman bir yudum alıp mahmur gözlerini yüzüne dikti.
“Kusura bakma ama şaşıyorum sana abla. Bir elin yağda bir elin balda yaşıyorsun, yine de dertlisin hep. Bir gülmüyor yüzün. ”
“Annem gibi sen de nankör diyeceksin de dilin varmıyor değil mi?”
“Yok canım estağfurullah da, yani ne bileyim işte… Durduk yerde kendine yazık ediyorsun.”
Karnı tok sırtı pek olmayı saadet bellemiş kadına çektiği yoksunluğu, sevgi, ilgi, şefkat açlığını nasıl anlatacağını düşünürken masanın üstündeki gazeteye ilişti gözü. İlk sayfanın altında yan yana üç cinayet haberi…
“Bu dünya için gereğinden fazla duygusalım sanırım. Paranın satın alabileceklerinden fazlasını istiyorum. Huzur, sevgi, saygı, anlayış…”
Hizmetçinin boş bakışları anlaşılma umudunu kırdı.
“Hayat hiç adil değil Fidan. Şuraya bak! Üç cinayet haberi var, ölenlerin hapsi kadın. İkisini kocası, üçüncüyü sevgilisi öldürmüş.”
Fidan gözünün ucuyla bile bakmaya bile gerek görmedi.
“Kader abla, ne diyeceksin. Alın yazısına karşı gelinir mi?Allah’ın takdiri böyleymiş demek.”
Edibe daha vurucu bir haber bulma umuduyla gazeteyi kucağına çekip üçüncü sayfayı açtı.
“Ya şuna ne demeli? Karısını öldüren adam namaza başladığı için iyi halden serbest bırakılmış. Böyle insafsız adalet mi olur? Birileri bize dünyayı dar ediyor Fidan. Yaşama hakkımızı bile elimizden alıyor.”
Kadının yüzünde, gözlerinde onaylayıcı bir işaret aradı; bulamadı.
“Erkek değilsen hava karardıktan sonra tek başına sokağa çıkmak bile tehlikeli. Ya damgalanırsın ya da başına kötü bir şeyler gelir”
“Aman abla, Allah korusun! Kendini bilen kadının akşam vakti dışarıda işi ne? Yasin’im beni bakkala bile salmaz. Buradan geç çıkınca da durakta karşılıyor Allah razı olsun. Bin şükür Rabbime!”
Son umut kırıntısı da tükenmişti. Kadını ütü yapmaya gönderip kahvenin geri kalanını başına dikti.
“Alın yazısıymış. Pöh! Sen böyle dersen ensende boza pişirmeyi sürdürürler elbet.
Benden nefret edeceğine gel de bu salağı ikna et Melis. Öyle kolay mı bakalım? Kadın yarım akıllı yerine konmayı değer verme sanıyor. Ezilmekten zevk alıyor neredeyse. Neyi nasıl değiştireceksin?
Kahvenin yanındaki suyu bir solukta içti.
Senin de gücün bu zavallıya yetiyor işte. Cesaretin varsa derneğe gidip yumruğunu masaya vursana! Kelini perukla gizleyen o Şahika şırfıntısına bildirsene haddini gözün yiyorsa. Vedat Efendi’nin de çarp kapıyı suratına, çek git. Ama nerde… Adam daha kaşlarını çatar çatmaz yelkenlerin suya iniyor. Kuyruğunu kısıp oturuyorsun. Korkak!
Melis ne dese, ne yapsa haklı…
Yo, yeter! Bitti artık. Çok istiyorsa sadaka dağıtmaya kendisi gitsin. Bir daha işime burnunu sokarsa anneme de resti çekeceğim. Benden bu kadar!

Aşk mucizeye inanma halidir.
John Powys
Kubilay’la konuşurken aklına gelen fikri hayata geçirmeye karar veren Melis günlerdir ayrıntıları planlıyordu. Suç işleyeceğini bilmek gözünü korkutsa da parayı uzattığında delikanlının yüzünde belirecek mutluluğu düşününce endişeleri uçup gidiyordu.
Sonunda zaten benim olacaklarına göre… Sadece vaktinden önce almış olacağım, o kadar.
Planını gerçekleştireceği gün geldiğinde heyecanlıydı yine de. Odasında volta atarak evin boşalmasını beklerken avuç içleri terliyordu. Yüreği gümbür gümbür…
Ya şifreyi değiştirdilerse…
Yok canım, niye yapsınlar durup dururken?
Ya tam o sırada biri gelirse, annem bir şeyler unutup geri dönerse mesela…
Bulursun bir bahane, sakin ol!
Daire kapısının tok bir sesle kapandığını duyunca fırlayıp antreye çıktı. Asansörün incecik bir fışırtıyla inişini dinleyip annesinin apartmandan çıktığından emin olunca parmak uçlarına basarak yatak odasına yöneldi. Annesiyle babasının en mahrem anlarını paylaştıkları odaya ilk girişi değildi ama bu kez farklı duygularla, ilk kez görüyormuş gibi bakınıyordu. Dümdüz, sadeliğin zirve yaptığı ve tam da bu nedenle pahalılığını sessizce hissettiren mobilyaları fiyat biçerek, kaç çocuğun hayatını kurtarabileceklerini hesaplamaya çalışarak inceledi. Schindler’in Listesi’ndeki Oscar’ı anımsayıp omuzlarını dikleştirdi. İlerledi. Bakışları babasının yatağın üstünde bıraktığı nemli bornoza ilişince yüzünü tiksintiyle aksi yöne çevirip hızla giyinme odasına daldı.
Kapıyı açtığında otomatik olarak yanan ışıkla irkildi. Tam karşısında biri duruyordu. Fal taşı gibi açılmış, suçlayıcı bir ifadeyle üstüne dikilen gözlerin boy aynasına yansıyan kendi görüntüsüne ait olduğunu anladığında çoktan koridora fırlamıştı. Tüm cesaretini yitirmiş olarak evin içinde dolandı bir süre. Farklı para kaynakları bulup bulmayacağını bir kez daha düşündü. Koca bir bardak su içtikten sonra yeniden, bu kez yatak odasında hiç oyalanmadan daldı içeriye. Dar, uzun bir aynanın gizlediği kasayı tereddüt etmeksizin açtı. İrili ufaklı kutuları şifonyerin üstüne koymadan önce kasayı bulduğu gibi bırakabilmek için fotoğrafını çekti. Kolyesi, küpesi, yüzüğüyle en pahalı, ortadan yok olduğu hemen fark edilecek takımların bulunduğu kadife kaplı büyük kutulara elini bile sürmedi. Daha ufak, değeri nispeten düşük mücevherlerin bir arada durduğu kutularla torbaları çıkardı.
Eski moda bir zincirin ucunda sallanan damla şeklindeki pırlantayı ayırdı ilk. Sonra iki yüzük, iki bilezik. Annesinin üstünde tek tek gördüğü mücevherlerin çokluğu şaşırtmıştı kızı. Hangisini seçeceğini kestiremiyordu. Yatak odasına geçip başucu lambasının keskin ışığında elindekilere değer biçmeye çalıştı.
Çok bunlar. Hemen fark eder.
Giyinme odasına dönüp aldıklarını yerine koydu. İrili ufaklı yüzükleri siyah bir kazağın üstüne dizerek annesinin parmağında en son hangisini gördüğünü anımsamaya çalıştı.
Al birini, yokluğu önünde sonunda anlaşılacak nasılsa.
Belki de fark etmez. Hepsi birbirine benziyor.
Yüzükleri incelerken Anneannesinin, köpeğe atsan yemez, deyişi geldi aklına. Yaşlı kadın olumsuzlama içeren bu sözü bir kutlama sırasında, damadı yüzüklerden birini kızının parmağına geçirirken mırıldanmış; yüzündeki memnuniyet ve gözlerindeki ışıltılarla ters düşen söz de o yüzden zihnine çakılıp kalmıştı.
İçlerinden birini seçip aldı. Avuç içinde ışıldayan taşa küçümseyerek baktı.
Köpeğe atsan yemez ama insanlar bunlar için savaşlar çıkarıp birbirinin canına okuyor.
Küstah parıltılar saçan nesne avucuna diken gibi batıyordu. Küçük cam bölmelerinde annesinin imitasyon takılarını muhafaza ettiği çekmecenin üstüne bıraktı yüzüğü.
Kasada beklemekten kurtaracağım seni, işe yarayacaksın.
Onu bırakıp minik pırlantaların çevrelediği iri taşlı bir başkasını aldı. Epeyce düşünüp iki oda arasında epeyce gidip geldikten sonra yüzüklerin birinde karar kılıp kasayı çektiği fotoğrafa göre yerleştirerek çıktı. Odasına gidince kutusundan çıkarıp parmağına taktı, bir süre seyretti.
Halep Pasajı’nda aynısı on lira. Tamam kabul, bu biraz daha fazla ışıldıyor da, değer mi?
Bijuterilerdeki taklitleri düşününce, buldum, diye bağırdı; halının üstünde hoplayıp zıpladı bir süre. Gözünü yüzükten ayırmadan yatağına oturduğunda soluk soluğaydı.
Taklidini yutturabilirsem ötekileri de taşırım ufak ufak.
Yüzüğü satmadan önce bir süre bekleyip farkına varılmadığını anlayınca Kapalıçarşı’ya götürmeyi planlamıştı. Taklidiyle değiştirme fikri ilk anda cazip geldiyse de biraz düşününce işine yaramayacağını anladı. Ucuz taklit annesini aldatsa bile babasının gözünden kaçması mümkün değildi ve durum anlaşıldığında kaybolmuş izlenimi verip oldu bittiye getirmek de olanaksızlaşırdı. Planına sadık kalmaya karar verdi yeniden. İlk aşama başarıyla tamamlanmış geriye ne kadar süreceğini kestiremediği bir süre beklemek kalmıştı.
Beklemek; o yaştaki biri için hırsızlıktan daha zordu. Kubilay’ın ışıldayan bakışlarını görmek için sabırsızlanan aşık kız içinse neredeyse imkansız…


Bir yanıt yazın