

Yewande, gözü saatte, akara yapmak için fasulye haşlıyordu. Tam çıkmak üzereyken Mrs. Goldsmith ütü yapmasını istediği için geç kalmıştı. Vakitlice gelebilsem bir de chin chin kızartırdım diye geçirdi içinden. Çıtır çıtır, ne güzel! Kızarmış şekerli hamuru aklından geçirirken bile ağzı sulanmıştı. Maiduguri’de yedikleri kadar lezzetli olmuyorduysa da yine de sık sık pişiriyordu. Lindiwe de çok severdi. Geçen Noel’de götürdüğünde Mrs. Goldsmith bile beğenmişti. O her şeye burun kıvıran, haşlamadan başka yemek yemeyen kadın… Saate bir kez daha göz atıp fasulyeler çabuk haşlanırsa yetiştiririm belki diye geçirdi içinden. Hamuru hazırlamak için un kavanozuna uzanırken zil çaldı.
“Erken mi geldi bu çocuk? Hastalandı mı yoksa…”
Gözetleme deliğinden bakınca yüzü asıldı. Evde yokmuş gibi davranmayı düşündü bir anlığına ama beklenmedik misafir ayak seslerini duymuştu.
“Aç aç, benim.”
İsteksizce araladığı kapıdan ev sahibinin aksine iştahla daldı içeriye Ayedole. Yürürken karnıyla kalçaları löpür löpür ediyordu. Tek odadan ibaret evin gündüz koltuk gece yatak niyetine kullanılan sedirine oturmadan başladı konuşmaya.
“Sana iyi haberlerim var Yewande. Kardeşimin karısı Benin’den geldi. Birkaç hafta bizde kalacak. Bu arada kızların sünnet işini de aradan çıkarır mısın dedim. Kabul etti. Lindiwe’nin de zamanı artık. Geç bile kaldı aslına bakarsan ama burada işi usulünce yapacak kimse yok tabii. Neyse, gelecek hafta okul tatile girince hallederiz o işi. Az daha beklerse yazık olacak çocuğa.”
Soluk almadan konuşmuştu neredeyse. Yewande susturmasa daha da konuşacaktı.
“Ben kızımı sünnet ettirmeyeceğim.”
“Ne, çıldırdın mı sen? Çocuğun istikbaliyle oynamaya ne hakkın var?”
Gözleri fal taşı gibi açılmış, zaten tiz olan sesi iyice kısılmıştı. Yılan tıslaması, düdüklü tencere ıslığı gibi…
Tencereden süzgece geçirdiği fasulyeleri tahta kaşıkla ezmeye başladı Yewande.
“Yoksa güzelliğine güvenip, burada İngiliz bir koca bulacağını mı umuyorsun? Havanı alırsın. Aklını başına topla Yewande. İş işten geçtikten sonra başını taşa çalsan neye yarar. Sünnetsiz bir kızın sonu ne olur biliyorsun.”
Hırsını fasulyelerden çıkarıp sesini normalleştirmeye çalıştı.
“Çektiğim ızdırabı evladımın da yaşamasını istemiyorum Ayedole. Israr etme. Bu sünnet olmayacak.”
Yıllardır kader birliği ettiği kadın ayağa fırlayıp yanına geldi.
“Deme öyle. Hepimiz yaşadık, biliyorum acısını. Bizim zamanımızda çok da ölen oldu bu yüzden ama artık hijyenik ortamda yapılıyor. Bizim gelin doktor yanında çalışıyor. Jiletle yapmıyor kesimi, özel aletleri var. Hem kesmeden önce etrafına uyuşturucu püskürtüyor dişçilerdeki gibi. Duymuyor bile çocuk. Birkaç gün azıcık sızlasa da sonra geçti bitti. Eskisi gibi bütün dudakları da kesmiyor zaten, sadece bızırın tepesi, şuncacık bir şey.”
İkna etmeye kararlı; bir elinin iki parmağı arasına sıkıştırdığı öbür elinin serçe parmağının ucunu gösteriyor.
Yewande baktı ki başının etini yemeyi sürdürecek düşüneceğini söyleyip başından savdı. Kapının ağzındayken bile ısrarını sürdürdü Ayedole.
“Sen bilirsin ama düşünecek bir şey yok. Evladının istikbalini umursuyorsan yaptırırsın.”
Kapıyı çekip geldiği gibi hışımla gitti. Elinde kaşıkla kapının arkasında asılı giysilere daldı bir süre Yewande. Sonra silkinip fasulyeleri ezmeye sürdürdü.
Kahve bile ikram etmedim, ayıp oldu. Sobo da vardı dolapta. Bir bardak versem makbule geçerdi.
Durdu alnında biriken teri gömleğinin yenine sildi.
Akıl mı bıraktı. Ne de meraklıymış kızımı kestirmeye, bahşiş mi alıyor nedir?
Ezilmiş fasulyelerin üstüne baharatları ekledi; kaşığın tersiyle çevire çevire iyice yoğurdu. Ölçerek aldığı hamuru avucunun ortasında şekillendirip kızgın yağa atarken gözlerinden sicim gibi yaş süzülüyordu.
“Olmaz, yaptırmam. Ölürüm de yaptırmam”
Basık tavanlı odada çınlayan haykırışından kendisi bile ürktü.
Mutaassıp bir adamdı babası. Kabilenin ileri gelenlerindendi. Kızlarının geleneklerine bağlı yetişmesinde, öbürlerine örnek olmasında ısrarcıydı. Annesi desen dünyadan habersiz, kocasının sözünü emir bilen bir gariban… Köyün parmakla gösterilen kızları olacaksınız dediğinde gururları okşanmış, ebenin evine kesilmeye hoplaya zıplaya gitmişlerdi. Ablası kesilirken onu uzaklaştırmışlardı evden ama çığlıklarını işitmişti yine de… Dehşete kapılmış, kaçmıştı. Gelinlik kız olmak bu kadar canını yakacaksa olmayıversindi.
Avuç içi kadar köyde ne kadar saklanabilirdi ki?
Amcasının ahırında bulup getirmişler, ablasının içini çeke çeke hıçkırdığı yatağın yanına yatırmışlardı. Onu izlerken başına gelecekleri düşünemeyecek kadar dehşete kapılmıştı. Saç örgüleri darmadağın, paramparça elbisesi terden sırılsıklam, bacaklarının arasında kanlı bir bez parçası, gözleri ağlamaktan şişmiş, yüzü kıpkırmızı…
Gördüklerinin etkisiyle felç olmuş gibiyken bacaklarının aralandığını, ihtiyar Kaskha’nın elinde jiletle bacaklarının arasına eğildiğini fark etmemiş; keskin bir acıyla çığlık atıp bayılmıştı. Kendine geldiğinde çişini yaptığı yer acı biber sürülmüş gibi yanıyor, bıçakla deşiliyormuş gibi zonkluyordu. Bacaklarını yan yana getirmeye çalıştığında daha da artıyordu ağrı. Ayağa kalkmaya çalıştığında canı öyle acımıştı ki kavruk gövdesi bütünüyle sarsılarak gerisin geri devrilmiş, yeniden kendinden geçmişti.
Günler sonra, yarası iyi kötü iyileşmiş olsa da ancak bacaklarını aça aça, yengeç adımlarıyla yürüyebilirken ablası ölüler dünyasına göçüp melek olmuş; sünnet yarası yüzünden gittiğini çok sonra, köyden başka bir kız daha ortadan kaybolduğunda öğrenmişti.
Ben şanslıydım diye mırıldandı akarayı kepçeyle kızgın yağdan alırken. Kağıt havlu serdiği tepsiye boşaltıp yenilerini attı kızartma tavasına. Elleri çabuk çabuk işlerken düşünceleri de yeniden geriye kaydı. İkinci büyük acıyı evlendiğinde yaşamıştı. Kocası ne kadar zorlasa da birleşmeyi gerçekleştiremiyorlardı. İki yıl önce otomobil kazasında yitirdiği kocasının halini düşününce gülümsedi.
İyi mal vardı rahmetlide ama derdimizin sebebi o değildi ki?
Bir hafta sonra hala kızlığından kurtulamayınca şehrin yolunu tutmuşlardı çaresiz. Utana sıkıla uzandığı muayene yatağında dişini sıkarak yatarken bir dolu küfür dinlemişti doktordan. Canavarlık bu diyordu adam. Geleneğinizin de gelmişini geçmişini… Kızım sen nasıl yaşadın bunca yıl bu vaziyette? Görüyor musun hemşire hanım, neredeyse anüse kadar dikmişler. Ne vagina girişi var ortada, ne idrar yolu? Bıktım, usandım. Akıllanmayacak bunlar. Böyle boktan gelenek, böyle namus anlayışı olmaz olsun.
Kendisi sorumluymuş gibi utanmış, doktor konuştukça büzülmüştü yattığı yerde. Doktor kocasıyla konuştuktan sonra yeniden gelip hemşireden başka bir doktoru çağırmasını istemişti. Gelen kadın belinden bir iğne yapmış, az sonra bacaklarını hissetmez olmuştu. Üç gün yatmıştı hastanede… Yine yıllar önceki gibi yengeç yürüyüşüyle dönmüştü köye. İlk birleşmeyi de evlendikten iki ay sonra becerebilmişlerdi ancak.
“Lindiwe’me de yaşatacağım aynısını ha! Ölürüm daha iyi.”
Ertesi gün başka bir köylüsü geldi. Ondan sonraki gün bir başkası, bir başkası… Tanıdık tanımadık bütün Nijeryalılar kızının sünneti için seferber olmuştu sanki. Yewande olmaz dedikçe ikişerli üçerli gruplar halinde gelmeye başladılar. En çok da kirasını ortaklaşa ödeyip mescide çevirdikleri evin imamı geldiğinde tepesi attı. İki karısını da önüne katıp getirdiği yetmiyor gibi aba altından sopa gösterip cemaatten atmakla tehdit ediyordu adam.
“Müslümanlıkta aforoz etmek yok diye biliyordum hoca efendi, yanılıyor muyum?”
“Yooo sen beni yanlış anladın Yewande, benim demek istediğim gurbette birbirimize ve dahi geleneklerimize daha sıkı sarılmalıyız. Söz konusu çocuklarımızsa daha da mühim. Yoksa asimile olup köklerini unuturlar! De bakayım bana, başın dara düşse ilk kime koşarsın? Patronun işten çıkardı diyelim, cascavlak ortada kaldın, nereye başvurursun?
Biz bize lazımız kardeşim. Biz birbirimize, memleketimize, dinimize sahip çıkmalıyız.”
Bir yandan önüne konan çerezleri, meyveleri lüpletirken vaaz vermeye alışkın diliyle saatlerce beyninde boza pişirmişti. İki yanına oturup her cümlesinin sonunda destek anlamında kafa sallayan karılarını da alıp gittiğinde migreni tutmuştu Yewande’nin. Bütün gece gözünü kırpmamıştı.
Birkaç gün sonra imam peşi sıra Baitul Futuh Camiinin imamını da alıp getirince Yewande’nin gözü korktu.
“Ne istiyorsunuz kızımdan? Size ne? Ne çıkarınız var bu işten? Rahat bırakın bizi.”
“Sen iyice İngilizleşmişsin evladım, yazık. Yakında cami yerine kiliseye gidersiniz ana kız. Ahiretinizi yakarsınız maazallah süphanallah! Yazık olacak yavrucağa…”
“Ne alakası var hocam, ben araştırdım. Bir çok müslüman ülkede yok bu kadın sünneti. Onlar ne olacak, cehenneme mi gidecekler?”
“Herkes kendinden sorumludur ey mümine. Ben de sizlere doğru yolu göstermekle mümeyyiz kılındım. Kızın sünnet olmazsa evlilik yapma, aile kurma ihtimali de ortadan kalkıyor. Anne olma saadetine eremeyecek. Yarım insan olarak yaşayacak bu dünyada, öbür yanda ne muamele göreceğini yüce mevlam bilir. Biricik evladının istikbalini söndürmeye vicdanın elveriyor mu? Cemaat dışına itilmeyi göze almış olabilirsin ama başına bir hal gelse o yavrucağa kim sahip çıkacak?”
Tamam yanıtını almadan gitmeye niyetleri olmadığı belliydi. İmamın birinin bıraktığı yerden öbürü alıyor, onun nefesi tükenince beriki…
Bana düşünmek için iki gün verin demek zorunda kaldı sonunda.
“Sadece iki gün, daha fazla değil. Sonra da evet tamam diyeceksin.”
Elinden gelse o dakika en yakın kiliseye koşup Hristiyan olurdu. O kadar öfkeliydi.
Tövbe tövbe! Büyüksün Allahım, bana bir çare…
Aklından geçenleri affettirmek için şafak sökene kadar nafile namazı kıldı o gece. Din değiştirmenin düşüncesi bile korkunçtu. Diyelim ki yaptı bir çılgınlık, hayatta bırakmazlardı ki. Mürted oldun deyip kırt diye kesiverirlerdi boynunu. Lindiwe, zavallı kızı da ortada kalırdı. Nasıl bir belaya çatmıştı böyle? Doğduğunda ne kadar mutlu olmuştu kız diye…Gün gelip başına bu işlerin açılacağı aklının ucundan geçmemişti. Tam da kaçak günleri sona erip çalışma iznine kavuşmuşken olacak iş miydi bu?
Yeminini bozup he demeyi düşündü. Ne demişti Ayedole, ucundan kesiyorlar, tırnak ucu gibi , şuncacık bir şey... O kadarcık kesiden de zarar gelmezdi. Çenelerinden kurtulur rahat ederlerdi ana kız.
Onu değil beni kesin desem; kabul etmezler ki. Hem bir şey mi var bende kesilecek.
Ne varsa daha çocukluğunda kazımışlar. Dikiş izlerinin arasında üç delik kalmış kala kala… Evlilikleri boyunca kocasının altında tavanı seyrederek yattığı geldi aklına. O küçücük parçayla birlikte kadınlığı da traşlanmış, hissiz bir et yığınına dönmüştü bedeni. Filmlerde erkeğine arzuyla bakan, sarılıp hazdan kıvranan kadınları gördüğünde içinde adlandıramadığı, hedef yöneltemediği bir öfke büyüyor, ateşini kaderine lanet okuyarak sön dürmeye çabalıyordu.
“Yooo yapamam, kızımı kendi ellerimle hadım ettiremem.”
İkinci günün akşamı masa başında ders çalışan kızına kurbanlık koyun gibi bakıyor, Hazreti İbrahim’i düşünüyordu. Sahiden çalacak mıydı bıçağı en sevdiği evladının boynuna?
Belki, muhtemelen… Tanrının vekiliydi o… sadece bir sınava tabi tutulmuş, son anda gökten inen koçla İshak’ın canı kurtulmuştu.
İyi de ben peygamber değilim ki? Hayatta tek çocuğundan başka kimsesi olmayan garibanın tekiyim. Hadi diyelim tanrı merhamet etti, ne gönderecek bana?
“Neyin var anne? Bir şeye mi sıkıldın?”
“Yok yavrum, ne olsun. Yorgunum, ondandır.”
Yatma saati gelince her zaman yaptığı gibi kanepenin öbür ucuna gitmeyip sıkı sıkı sarıldı kızına. Ertesi gün imama ne diyeceğini düşünüp sessizce ağladı.
Ertesi sabah kızının kahvaltısını hazırlayıp evden çıkarken telefonu çaldı. İmam sünnet için tarih soruyordu. İş çıkışı uğrayacağım deyip başından savdı. Birkaç saat daha kazanmıştı ama sonra… Mrs. Goldsmith’le konuşmayı düşündü. Belki o bir şeyler… Ama yoo, daha ilk günden sıkı sıkı tembihlemişti kadın. Çalışırken derdini sıkıntısını kapının önünde bırakıp girecekti evine. Hizmetliler üniformalarını giydiği anda robota dönüşmeli, görevleri dışında hiç bir konuya burnunu sokmamalı, gerekmedikçe de ağızlarını açmamalıydı. Mr. Goldsmith biraz daha rahattı bu konuda. Ara sıra karşılaştıklarında hatırını, Lindiwe’nin okulunu falan sorardı ama onu da o kadar seyrek görüyordu ki… Hadi şansı yaver gitti, gördü diyelim bir erkeğe nasıl anlatırdı bu meseleyi?
Yanlış trene bindiğini iki durak sonra fark etti. Karşı perona geçip doğru yöne giden treni beklerken geç kalma endişesi de binmişti üstüne.
“Hanım uyanmış olmasa bari.”
Çiseleyen yağmur hızlansa da şemsiye açmakla zaman kaybetmek istemediğinden koşmaya başladı. Çalıştığı evin kapısına vardığında soluk soluğaydı. Baş örtüsünden sular damlıyor, mantosunun omuzları ve sırtı sırılsıklam… Antrede soyunup nemlenen eteğini çekiştirerek mutfağa koştu. Aşçı Milton bir yandan çayını yudumlayıp bir yandan da öğle yemeğini hazırlıyor.
“Günaydın, Hanım uyandı mı?”
“Yok, zili çalmadı daha ama çay hazır içersen. Taze çörek de var.”
Önlüğünü giyip saçına çekidüzen verdikten sonra bir fincan çay alıp arka bahçeye bakan masaya geçti.
“Geciktim diye koştum, şunu içince yardım ederim.”
Keyfine bak, deyip omuz silkti Milton. Çoğu aşçının aksine ufak tefek, kara kuru bir adamdı. Güler yüzlü sayılmazdı ama iş arkadaşlarını kollardı. Her ziyafetten sonra Lindiwe’ye götürmesi için paketler hazırlardı Yewande’ye… Patronlar fark etmesin diye çöp torbasına koyup kapı önüne çıkarır, çıkarken almasını söylerdi.
Çayını bitirip Milton’un verdiği eti doğrarken Mrs. Goldsmith’in ayak seslerini işittiler. Ne o demeye kalmadan mutfak kapısında başı göründü.
“Günaydın Mrs. Goldsmith, zili çalmadınız.”
“Günaydın Milton, kahvaltımı salona getir. Sen de benimle gel Yewande.”
Kadının yüzündeki ifadeden yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu anlaşılıyordu. Patron topuklu ayakkabılarını tıkırdatarak uzaklaşırken iki hizmetli birbirlerine baktılar.
Ellerini yıkayıp kurulayan Yewande tedirgin adımlarla salona geçip pencereden dışarıyı seyreden patronuna yaklaştı.
“Buyurun efendim.”
Yavaşça dönen kadının yüzünde öfke izlerine rastlamayınca rahatladı biraz. Belki sadece bir isteğini söyleyecekti, Milton’un yanında dile getirmek istemediği bir şey. Boşuna telaşlanmıştı. Kızgın değildi yoo; daha ziyade üzgün, söyleyeceklerini zihninde evirip çevirip toparlamaya çalışan tereddütlü bir suskunluk… Yewande sessizce bekledi. Epey sonra derin bir nefes alan kadın bir solukta sözlerine başladı ve bitirdi.
“Senden memnunum Yewande ama işine son vermek zorundayım. Zorundayız. Eşimle uzun uzun konuştuk bu meseleyi. Ortak kararımız… Yurttaşlarınla nasıl bir sorun yaşıyorsun bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum doğrusunu istersen. Birkaç gündür tehdit telefonları alıyoruz sizinkilerden. İşine son vermezsek başımıza geleceklerle ilgili korkunç iddialar. Polise gitmedik, gitmek istemedik. Böylesinin bizim için de senin için de daha güvenli olduğunu düşünüyoruz.”
Yewande’nin o ana kadar fark etmediği bir zarf belirdi elinde. Uzattı.
“Burada sana iş bulana kadar idare etmeni sağlayacak miktarda para var. İhtiyaç duyarsan iyi bir referans da veririz. Emeklerin için teşekkür ediyoruz. Gidebilirsin.”
Gidebilirsin sözcüğü o kadar keskin ve buyurgandı ki mekanik hareketlerle, tek kelime edemeden geri geri çıktı salondan. Başını suçlu gibi önüne eğdiği, onca yıl hizmet ettiği kadının gözlerinin içine bakamadığı için çok üzülecekti sonradan ama o an zihni durmuş, kalbi atmayı bırakmış, damarlarındaki kan katılaşmıştı. Sadece komutları yerine getirmeye programlanmış robotsu devinimlerle mutfağa geçip en yakın sandalyeye çöktü.
Milton’un kaygılı bakışlarına, sorularına yanıt veremeden elindeki zarfa dikti boş bakışlarını. Bu işi buluncaya kadar yaşadıkları geçiyordu gözünün önünden, çektikleri sefillik. Üstelik yalnız da değildi o zaman, kocası vardı. Sil baştan mı yaşanacaktı her şey? Aynı çile…Açlığın, yoksulluğun zehirli kokusu midesinden yükselip ağzına burnuna dolar, gırtlağına sarılan bir el soluğunu keserken iniler gibi çıktı sesi…
“Bana bu dünyada yer yok, bize yer yok.”
Milton tam karşısında asılı dev istasyon saatine bakıp doğramakta olduğu patatesleri bıraktı, yanına geldi. Başlanıçta yadırgadığı ama tanıdıkça benimsediği kadının karşısına oturup olan biteni sakince anlatmasını istedi. Elindeki zarf sonucun apaçık göstergesiydi ama neden; hangi gerekçeyle kapının önüne konduğunu öğrenmek istiyordu. Belki o zaman bir yardım, sendikayı devreye sokup hak aramak falan…
Umutsuz bakışlarını elindeki zarftan ayırmadan dinleyen kadın her şey boş anlamında salladı başını. Kendi topraklarında bile sahipsizken yabancı, üstelik de kendilerini dünyanın hakimi sayan bir toplumda kim sahip çıkardı ona? Üstünde güneş batmayan imparatorluğun merkezinde ayakta kalmanın tek yolu görünmez olmak; baston yutmuş gibi yürüyen soluk benizli beyazların arasında varlığı yokluğu belirsiz saydam bir nesne gibi yaşamaktı. Becermişti de bunca zaman ama kendi insanları…Yüzyıllar öncesine dayanan bir gelenek binlerce kilometre uzaktan gelip bacaklarına dolanmıştı. Dünyanın öbür ucuna bile gitse kurtulamayacaktı geçmişinden, etnik kökeninden. Politikacıların dilinde pelesenk olan eşitlik, kardeşlik sözlerinin gerçeklikle uzaktan yakından ilişkisi yoktu. Yoktu.
Kadını konuşturmaktan umudunu kesen aşçı büyük bir yiyecek paketi hazırladı. Derin dondurucudan çıkardığı etler, bolca jambon, bir kaç kavanoz konserve vs…
Aşçının eline tutuşturduğu iki torbayla evden ayrıldığında nereye gideceğini bilemedi bir süre. Günün bu saatinde eve dönmeye alışkın değildi. Köşedeki trafik lambalarının dibinde dikilirken yeşil ışık bir kaç kez yandı söndü.
***
Birkaç gün sonra telefonlarına yanıt alamayan tanıdıkları polise haber verdiler. İki görevli yanlarında bir çilingir ve Ayedole’yle daire kapısına yanaştıklarında içerden gelen kokuyla irkildiler. Polisler alışkındı ceset kokusuna ama kadın buz kesti. Çilingir kapıyı dikkatle aralarken gözlerini yumdu.
“Gelebilirsiniz bayan, daire boş.”
Koku masanın üstüne bırakılmış yiyecek torbasından geliyordu.
Yewande ve kızı evde değildi, bir daha da hiç görünmediler.



Comments (1)
Ozlemsays:
7 Haziran 2025 at 19:49İçim acıdı:(