Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 7

Hareket etmeyen

zincirlerini fark edemez.

Rosa Luxemburg

Son yılların çok okunan yazarlarından Oral M. Toygar’ın verdiği yaratıcı yazarlık derslerinin birincisinden heyecanla çıkan Edibe soluğu alışveriş merkezinde aldı. Hocanın tavsiyelerinden etkilenip günlük tutmaya karar vermişti. Sert, magnetli kapakları birbirinden albenili defterlerin en beğendiği ikisini seçip bir de Mont Blanc dolma kalem aldıktan sonra oyalanmadan eve döndü.

Yazacağım. Sayfalar, defterler dolusu…

Önüne açtığı sayfaya boş boş bakarak yarım saat geçirdikten sonra merdiven başından aşağıya seslendi.

“Fidan, bana bir kahve yapsana canım.”

Kahveyi beklerken tek tek tozunu alıp yeni baştan düzenlediği kitaplarını gözden geçirdi. Aşkların, yalnızlıkların, savaş acılarının yoğun duygularına kapılıp satırları çifter çifter yutarken nasıl yazıldıklarına hiç kafa yormamıştı. Şimdi ilk kez, kağıdın lekesiz beyazlığı göz bebeklerini acıtırken düşünüyor.

Yazmak, beynini iki taş arasında ezip suyunu çıkarmak gibi…

Fidan kahvenin yanına iki de çikolata koymuş.

“Mutluluk veriyormuş abla, yiyin.”

Başka zaman olsa kilo korkusuyla geri çevirir.

“Sağ ol, ilham da verir belki.”

Fincanını alıp pencereye yaklaştı. Kurşuni, puslu göğün ağırlığıyla yassılmış, eziliyormuş gibi duran Anadolu Yakası, Boğazın karanlık sularında seyreden irili ufaklı vapurlar… Lacivert gövdesi yer yer pas lekeleriyle kaplı tankerin Kiril Alfabesiyle yazılı adından anlam üretmeye çalışırken zihninde bir şimşek çaktı.

İsim koymalıyım. Defterim bir karakter edinmeli.

Kahvesinin son yudumunda aradığını buldu; Damla Damla Gerçekler.

Oturup ilk sayfayı ortaladı, bulduğu ismi özenli harflerle yazdı. Aklındayken çok etkileyici ve zengin çağrışımlara açık görünen isim kağıda dökülünce büyüsünü yitirip sıradanlaşmıştı. Sayfanın ortasında kocaman birer göz gibi duran “D” ler, kurabiye benzeri “a” lar, “e” ler yüzüne dalga geçer gibi bakıyor.

Olmadı bu, çok iddialı. Hangi gerçekler? Kime göre, ölçü ne? Başımdan geçenleri kağıda dökmem onları gerçek yapar mı? Gerçek ne ayrıca?

Mor harflerle lekelenen kağıt ısırır gibi sırıtıyor.

Sayfayı yırtıp ikincisine Damla Damla İzdüşümler yazınca rahatladı. Hemen arkasından gelen sayfaya günün tarihini atıp başladı.

Bugün hayatımda yepyeni bir sayfa açıldı. Bir arkadaşımın önerisiyle yaratıcı yazarlık seminerine başladım. Nüveyre…

“Edibe Hanım, anneniz geldi. ”

Yüzünü ekşiterek defterle kalemi çekmeceye koydu. Aşağıya inmeden önce aynada kendine çekidüzen verip yüzüne sevecen bir gülümseme kondurdu.

“Hoş geldin annecim, nasılsın?”

Bedriye Hanım salona geçip her zamanki koltuğuna kurulmuştu.

“Turp gibiyim. Çok güzel yaprak buldum pazarda, size de aldım. Yarın sabah ilk iş bunları sar, Vedat geldiğinde hazır olsun. Yarın dönüyor değil mi?”

“Evet. Çay içer misin?”

“Sen yukarıda gönlünü eğlerken biz o işi hallettik. Demlenmiştir bile.”

Kasları kontrolünden çıkıverdi bunu duyunca. Zoraki gülümsemesi soldu, yüzü istemsizce asıldı.

“Gönül eğlemiyordum anne, yazıyordum.”

“Haaa, afedersiniz Yazar Hanım. Halkımız bilgilerinizden faydalanmak için yanıp tutuşuyor. Mani oldum, kusura bakmayınız. ”

“Yapma anne, ben bu işi çok ciddiye alıyorum.”

“Karışmayayım diyorum ama sen kaşınıyorsun Edibe. Kızın boyunu aştı, yarın öbür gün dünürler kapını aşındıracak. Bu yaştan sonra yazmak neyine?”

Kalkıp kapıya kaçamak bir göz attıktan sonra tam karşısına oturdu. Dirseklerini dizlerine dayayıp eğildi.

“Kocan döndüğünde de böyle devam edersen cık cık cık… Allah korusun.”

“Ne olur? Dünya mı yıkılır?”

“Sana diyecek söz bulamıyorum kızım. Pes!”

Bedriye Hanım kurguladığı felaketi zihninde çoktan yaşamış, çantasından çıkardığı mendille akmayan gözyaşlarını kurulamaya başlamıştı.

“Bela Allah Allah nidalarıyla gümbür gümbür tepende, sen odaya kapanmış öyküler masallar bilmem ne?

“Ne belası annecim, bilmediğim bir şey mi var? Neden böyle tedirginsin? Dayan arkana, bir rahatla; anlat.”

“Söyleye söyleye dilimde tüy bitti ama dinleyen kim? Kızım, işi baştan sıkı tutacaksın. Testi kırıldıktan sonra ohhooo, geçmiş olsun. Kocanın gözü dışarıya bir kayarsa felaket. Allah’ım sen koru.”

Vedat Demir, kadınlar ve zamparalık… Annesinin öfkesinden korkmasa kasıklarına kramp girene kadar gülecek ama… Dudaklarını kemirerek gizlemeye çalıştığı tebessüm kopya yakalamasıyla meşhur Bedriye Öğretmenin gözünden kaçmadı.

“Gül sen gül. Babanın maaşından başka bir variyeti olmadığı halde sakız gibi yapışırdı aşifteler. Ömrüm ceplerini karıştırmakla, tazı gibi üstünü başını koklamakla geçti. Çok mecbur kalmadıkça tek başına hiçbir yere göndermedim. Çamı neredeyse sakızı orada…”

Kızına doğru eğildi.

“Senin kocan iyice hazır lokma. Göz önünde; zengin, yakışıklı… Bir boşluğunu bulmayagörsünler havada kaparlar alimallah. Tapusu bende diye de güvenme sakın. Paranın açmayacağı kilit yok. Ruhun bile duymadan cart diye boşayıverir seni, bakakalırsın. Hadi o efendi çocuk, Şeytana uymadı diyelim, ya arsız şırfıntının biri kucağında çocuğuyla kapıya dayanırsa; al başına belayı…”

Edibe’nin kaşları havalanmış, gözleri büyümüştü.

“Ben niye kursa gidiyorum ki, yazarın hası burada… Anne sana inanamıyorum, nereden aklına geliyor bunlar?”

Korktuğu başına gelmiş gibi karalar bağlamış, mendilini didikleyen kadın işaret parmağını Edibe’nin gözüne sokacakmış gibi salladı.

“Aklını başına devşir Edibe, kocanı ihmal etme. Etrafında fır dön.”

“Olur. Hayırlısıyla gelsin hele, yedi kere tavaf ederim.”

Annesinin sararıp solmuş yüzüne, dehşetle bakan gözlerine bakınca söylediğine pişman oldu. Kocasının en şiddetli orgazmlarını rakiplerini atlattığında ya da karlı bir anlaşmaya imza attığında yaşadığını, dünyanın en seksi kadınındansa bol sıfırlı bir çeki yeğlediğini anlatamamanın sıkıntısıyla aşırı reaksiyon vermişti.

“Hala dalga geçiyor. Annem dediydi dersin ama çok geç! Ay Allah korusun, Allah yazdıysa bozsun. Hadi git getir şu çayı da içip gideyim. Senin adam olacağın yok.”

Annesini geçirip yeniden çalışma odasına çıkarken yine başaramadım diye düşünüyordu. Yine suyuna gidip güler yüzle yolcu edemedim. Üzdüm yaşlı kadını.

Yatışıp kendine gelmesi vakit aldıysa da sonrası verimliydi. Çocuk gibi azarlanmak ilk gençliğinin hüzünlü, yoksunluklarla dolu anılarını canlandırmıştı. Günlüğün on beş sayfasını doldurduğunda tükenmiş hissediyordu kendini. Temiz, tertipli bir çocuğun defteriyle yaramaz arkadaşının okul çantasını anlatacağı hikayeyi ertesi güne bıraktı.

Bir hafta sonra derse giderken Damla Damla İzdüşümler’i lise yıllarına kadar ilerletmiş, iki de kısa öykü yazmıştı. İlk haftanın hevesiyle Hikmet Yerlisoy dışında herkes bir şeyler getirdiğinden derste sadece birini okuyabildi.

Heyecandan eli ayağına dolanarak, sesi titreyerek sunduğu öykünün beğenilişine inanamadı baştan. Söz alanların mimiklerinde, el kol işaretlerinde alay izleri aradı. En son Hoca söz alıp ayrıntıları yakalamadaki başarısı için kutlayınca mutluluktan havaya uçacak gibi oldu. Ders bittiğinde Nüveyre’ye müjde vermek için telefonunu çıkarırken yanı başında Hikmet belirdi.

“Vaktiniz varsa size bir çay ikram edebilir miyim?”

Hikmet Yerlisoy grubun en ilginç kişisiydi. İlk derste herkes sırayla kendini tanıtırken sıra ona geldiğinde sözü Hoca alıp, varlığıyla dersimi onurlandıran değerli şair arkadaşım diye başlayan bir konuşma yapmış, bu arada Hikmet kızarıp bozararak önüne bakmıştı. Büyük bir şirketin muhasebe müdürünün şiir gibi kadınsı bir işle- hobi anlamında bile olsa- ilgilenmesi garip gelmişti Edibe’ye. İlgisini çekmişti.

“Elbette, neden olmasın.”

“Meydana inip denize karşı oturalım isterseniz.”

Donuk sonbahar güneşinin ışığa boğduğu Ortaköy Meydanı kuru ayaza rağmen kalabalıktı. Banklarda karşı kıyıyı seyrederek kumpir yiyenler, sevgilisiyle sarmaş dolaş oturanlar, gezinenler, bölgenin yerlisi toraman kedileri okşayıp besleyenler…

“Buraya oturalım mı? Yoksa başka bir yeri mi tercih edersiniz? ”

“Fark etmez.”

“Siz şöyle geçin, oranın manzarası daha iyi.”

Hikmet Edibe’nin yerleşmesine yardım edip elindekileri koyması için bir sandalye çektikten sonra anorağını ve eldivenlerini çıkarıp karşısına oturdu.

“Rahat mısınız? Şu şalı omzunuza sarabilirim. ”

“Sağ olun, iyiyim böyle. Cami temizlenince ne güzel oldu değil mi? Mücevher gibi parlıyor.”

Hikmet arkasını dönüp restorasyonu yeni biten camiyi inceledi.

“Haklısınız, denizden fırlamış bir su perisi gibi… En zarif ibadethanelerimizin gayrimüslimlerce inşa edilmiş olması ne ironik değil mi? ”

Ortaköy’e geldikçe tıpkı denize, karşı kıyılara baktığı gibi seyrettiği, içine bile girmediği Caminin kimin tarafından yapıldığını hiç merak etmemişti.

Sadece bakmakla olmaz, görmeyi de öğrenmeliyim. Yazar olacaksam daha meraklı, daha ilgili olmalıyım.

“Sevgi’nin nesi var? Nezle falan mı?”

“Ben de sizinle bunu konuşmak istiyordum. Herkese hasta demek zorunda kaldım ama bir şeyi yok, sapasağlam. Tam çıkarken tartıştık, o yüzden gelmedi.”

Garson küçük bir bloknot ve kalemle geldi. Onun siparişleri not edip uzaklaşmasını sabırsızlıkla bekledi .

“Ama neden? Ne oldu? Geçen hafta birbirinizi çok sevdiğinizi söylemiştiniz. Okuduğunuz şiiri ona ithaf etmiştiniz. ”

“Öyle ama daha fazla yürütemeyeceğiz sanırım. Bitecek.”

“Yapmayın lütfen, siz grubun çifte kumrularısınız. Bütün ilişkilerde zaman zaman krizler yaşanır, atlatırsınız.”

Derse bütün hatlarını ortaya çıkaran kısacık bir elbise ve abartılı bir makyajla gelip sürekli ilgi çekmeye çalışan kadını gözü hiç tutmamış, bu ince ruhlu adama yakıştıramamışsa da ders bitiminde el ele yürüyüp gidişlerini imrenerek izlemişti.

“Giderken bir çiçek alın, barışırsınız.”

“İlk tartışmamız değil, son da olmayacak sanırım. Yoruldum artık. Bakın mesela…”

Panikledi Edibe. Kimsenin özel yaşamına girmek, bilmenin sorumluluğunu almak istemiyordu.

“Neden ben?”

“Efendim, anlayamadım?”

“Daha yeni tanıştık. Bunları bana neden anlatıyorsunuz?”

“Çok özür dilerim haklısınız. Kendi dertlerimle sizi sıkmaya hakkım yok. Unutun gitsin.”

Başını öne eğip sustu. Şimdi daha da üzgün görünüyordu. Garson çayları bırakıp gidene kadar konuşmadılar.

“Tekrar özür dilerim. Çok mutlu bir evliliğiniz olduğunu söylediğiniz için yardımcı olabileceğinizi düşünmüştüm ama sorunlarımla vaktinizi çalmaya hakkım yok elbette.… Pardon, bir dakika!”

Anorağını bile almadan dışarı fırlayıp pamuk helvayla döndü.

“Bunu verirsem düşüncesizliğimi bağışlar mısınız?”

“Ama ben o açıdan şey etmemiştim… Hay Allah! İyi de pamuk helva sevdiğimi nerden bildiniz?”

“Bunun için müneccim olmaya gerek yok. Öykünüzden…”

Hasta yatağında pamuk helva diye sayıklayan çocuğun ben olduğumu nasıl bildi? Şair inceliği mi?

“İyi de ben bunu nasıl yiyeceğim? Gülecekler.”

“Bir yazar başkalarının ne düşüneceğini dert etmez.”

“Dilim boyanacak; parmaklarım yapış yapış olacak.”

Hikmet şekerin torbasını çıkarıp uzattı.

“Islak mendilim var. Diliniz de pembeleşiversin biraz, kime ne zararı var?”

Hikmet’in beklenmedik hediyesiyle şımardığının, çocukluğun tozpembe hayal dünyasına geri döndüğünün farkına varmadan helvanın tepesinden iri bir parça kopardı. Dilinin üstünde hemencecik eriyen şekerin tadı tüm bedenine yayıldı. Tepeden tırnağa pembe bir şekere döndü varlığı; canlandı. Hikmet’in tebessümüne mahcup bir gülüşle karşılık verirken kocaman bir parça daha kopardı. Bir lokma daha…

Elinde yapışkan bir sopa kalana kadar konuşmadılar. O yedi, Hikmet gülümseyerek seyretti.

“Sevgi’yi geçimsiz yapan nikahsız yaşamanız olabilir mi?”

“Bana kalsa hemen. Defalarca teklif ettim. O istemiyor.”

“Gerçekten mi? Emin misiniz? Ama bütün kadınlar evli olmayı ister. Niye karşı çıksın ki?”

“Bana söylediği şu: İkimizin de sütten ağzı yandı, böyle iyi.”

Evlenmek istemeyen bir kadın, mümkün değil. Bir yanlışlık olmalı.

“Zor bir evlilik, sancılı bir boşanma yaşamış, korkuları olması doğal. Bunu anlayabiliyorum da kocasının hıncını benden çıkarmasına dayanamıyorum. Bunalıyorum. ”

“Yine de deneyin derim ben. Eskiler boşuna nikahta keramet var dememişler.”

“Siz nasıl beceriyorsunuz?”

Edibe boş boş baktı.

“Evliliğinizi kusursuzca sürdürmeyi diyorum, sizinki nasıl yürüyor?”

Hazırlıksız yakalanmıştı. Anlayamadı.

“Kusursuz mu? Evliliğim mi?”

“Evet. Kendinizi tanıtırken kelimesi kelimesine böyle demiştiniz. O nedenle size açılmaya karar verdim.”

“Lisede tanıştık eşimle, birbirimizi çok sevdik. Aşk evliliği yaptık kısacası. Herkes üstüne düşeni yapınca da sorun çıkmıyor. Eşim bize iyi bir hayat yaşatmak için gece gündüz çalışır. Ben de evi çekip çeviriyorum. Daha ne olsun!”

Hikmet’in dudakları manidar bir gülümseyişle kıvrıldı bu kez. Bakışlarında şefkatle karışık bir bir… Edibe Hikmet’in yüzündeki ifadeye bir anlam veremeyince huzuru kaçtı.

“İyi bir yazar olmak istiyor musunuz gerçekten?”

“Evet, elbette.”

“O zaman öncelikle hayatlarımızı şekillendiren klişeleri sorgulamalısınız ”

“Yani?”

“Yanisi şu: Çizdiğiniz tablo bir okul kitabından alınmış gibi. Baba işe gider, anne yemek yapar.”

“Başka ne olabilir ki?”

“Mutlu bir ilişki bunlardan çok daha fazlasını içerir. Kusursuz bir evlilik söz konusuysa eşinizle sizi bir arada tutan çok daha kuvvetli bağlar olmalı. Mutlaka vardır.”

İri bir sarman gelip bacaklarına sürtündü. Edibe eğilip kedinin başını, kulaklarının arkasını okşarken Hikmet’in sözü nereye getirmeye çalıştığını düşündü. Ders verir gibi konuşması canını sıkmış, çay teklifini kabul ettiğine pişman olmuştu.

“Bir başka klişe de şu bize iyi bir hayat yaşatmak için sözü. İzin verirsen o konudaki fikrimi de söylemek isterim. İş dünyası erkekler için kendini kanıtlayacağı bir arena, adrenalin salgılatan bir rekabet alanıdır. Günlük ekmeğini çıkarma aşamasını geçen her erkek egosunu tatmin için çalışır. Ailesinin rahatı filan boş laf.”

Çayından bir yudum aldı.

“Kadınlar yüzyıllardır baskılandığından doğasından kopmuş, en temel içgüdüleri bile törpülenmiştir ama erkek öyle mi? O hala en ilkel, öl ya da öldür dürtüsüyle hareket ediyor. Hep en tepede olmak için savaşıyor. Her zaferden sonra biraz daha büyüğünü hedefleyerek yarışıyor. Evin geçimi, ailenin refahı bu tabloda sadece teferruat…”

“Vedat’ı tanıyor musunuz yoksa?”

“Vedat mı, o kim?”

“Kocam, Demir şirketler grubunun sahibi…”

Hikmet önüne bakarak konuştu bu kez.

“Hayır ama onun çok şanslı olduğunu biliyorum.”

Kulaklarına kadar kızaran Edibe telaşla montuna davrandı.

“Geç kaldım, gitmeliyim. Çay için teşekkürler.”

Taksi durağına yürürlerken Hikmet Edibe’nin itirazlarına aldırmadan kaldırımdaki tezgahtan bir demet pembe gül aldı.

“Bana ayırdığınız zaman için. Lütfen kabul edin.”

Yaşadığı çevrede hal hatır sormak kadar olağan, hatta bir çeşit toplumsal görevdi birbirine övgüler yağdırmak ama Hikmet’ten duyduğu güzel sözlerde yüreğine dokunan farklı bir yan vardı. Buketi alırken yaşaran gözlerini gizlemek için başını önüne eğmek zorunda kaldı.

Evin kapısından içeriye, uzun bir aradan sonra ilk kez şarkı mırıldanarak girdi. Çiçekleri bir vazoya yerleştirip çalışma masasına koyduktan sonra hemen çalışmaya koyuldu.

Savaş ve Barış gibi, Sefiller gibi büyük romanların, destansı anlatıların günümüzde yeri yok. Sanat yoğunlaştırılmalı. Kısa ve öz olmalı

Bireyin yükselmesiyle birlikte sanat da insana, onun küçük dünyasına yöneldi. Edebiyatın nesnesi artık büyük kahramanlar, görkemli olaylar değil, sıradan insan….Çağımızın iyi yazarları gözümüzün önünde olup biten olaylara farklı bir gözle bakabilen, sıradan yaşamların gözden kaçan ayrıntılarını yakalayabilenlerin arasından çıkacak.

Hoca’nın söylediklerini okurken, bir roman yazmayı becerebilir miyim diye sordu kendine. Çok çalışırsam neden olmasın?

Üstünde adı yazılı kitaplar vitrinlerde, imza günleri, okur kuyrukları… Nobel’e doğru uzayan hayalleri Fidan’ın sesiyle bölündü.

“Vedat Bey geldi.”

Eyvah, hazırlanmayı unuttum.

Bilgisayarını kapatmayı bile unutup apar topar indi.

“Kokteylden sonra küçük bir grupla yemeğe çıkılacak minik kuşum. Önemli şahıslar. Gösterişli bir şeyler giy, tak takıştır. ”

Alışkın olduğu sözler bu kez kulaklarını tırmaladı. Vitrin mankeni gibi hissetti kendisini. Yüzü asıldı.

“Ortaköy Camiinin mimarı kimdi, hatırlıyor musun?”

Duşa girmeye hazırlanan adam karısını tepeden tırnağa süzdü.

“Balyan’lardan biri… Bir Ermeni. Neden sordun?”

“Hiç öylesine… Pamuk helva sevdiğimi biliyor musun?”

“Haydaaaa, bu ahret sualleri de nerden çıktı akşam akşam? Hadi hazırlan, geç kalmayalım. ”

Tesadüf,

inançsızların kadere taktığı isimdir.

Andre Suarez

Melis otopark ücretini ödeyen delikanlıyla yeniden karşılaştığında, gece kulübünün önünde yaşadığı problemi unutmak üzereydi. Gök yarılmış gibi inen yağmur yüzünden tıkılıp kaldıkları alışveriş merkezinin yiyecek katında oyalanırlarken sesini işitti önce. Başka hiçbir sesle karıştırılmayacak bir tonlamayla ve Türkçe’yi sonradan öğrenenler gibi “R” harfini vurgulayarak konuşmasa belki de tanıyamayacaktı. Fast food zincirlerinden birinin üniformasını giyen delikanının gamzelerini görünce gece kulübünün kapısındaki sahne bütün ayrıntılarıyla canlanıverdi.

Garsonmuş. Bir garsona borçlanmışım. Duysalar…

“Neyin var kızım, gözünü nereye diktin öyle?”

“Hiç, düşünüyordum.”

“Düşünmenin sırası mı şimdi, zaten daraldık şurda. Sinemaya mı gitsek millet?”

“Bana uyar.”

Tepsiye yayılmış son patates kızartmalarını toplayan Selin de onayladı fikri.

“Bana da… Aksiyon olsun ama, ağlak bir şey istemem.”

Levent akıllı telefonundan alışveriş merkezinin üst katındaki salonlarda gösterilen filmleri buldu.

“Az sonra üçüncü salonda “Hayaletler Evi” başlıyor, fırlayın.”

Ayaklandılar.

“Hadi Melis, kaldır kıçını.”

“Ben gelmiyorum.”

“Ne o, tırstın mı? Ürkünç sahnelerde bana sarılabilirsin bebeğim.”

Melih kollarını açmış elleriyle gel gel yapıyor. Ötekiler de gülüşerek yanıtını bekliyorlar.

“Zevzek! Gidin siz, annemle buluşacağım ben. Alışveriş yapacağız.”

“Aaa hani bugün işin yoktu? Nerden çıktı şimdi?”

“Mesajlaştık az önce.”

“Sana bir haller oldu son zamanlarda, bizimle takılmak istemiyorsun sanki?”

“Yok canım, ne alakası var? Annem ısrar etti, kıramadım. Hadi gidin siz!”

Arkadaşları biraz daha üsteleyip işe yaramadığını görünce uzaklaştılar. Onlar gözden kayboluncaya kadar yerinden kıpırdamadı. Hamburger tezgahıyla masalar arasında ivecenlikle gidip gelen delikanlıyla nasıl konuşacağını bilemiyordu. Göz göze gelebilseler tanıyıp yanına geleceğinden emindi ama isimliğinde Sedat yazan gencin kimseye baktığı yoktu.

Fakirmiş de yazık. İki yüz lira büyük para onun için. Tık diye verdi, ne tuhaf!

Yandaki masayı silmek için yaklaşınca doğru zamanın geldiğine hükmetti.

“Sedat Bey.”

Rüyadan uyanır gibi silkindi delikanlı.

“Buyrun efendim?”

Emir ya da şikayet bekleyen boş bakışlar Melis’i bir kez daha hayal kırklığına uğrattı.

“Beni hatırlamadınız mı?”

Soruyu anlamamış gibi kirpiklerini kırpıştırdı delikanlı.

“Özür dilerim, anımsayamadım.”

Tereddüde kapılma sırası Melis’teydi ama o gamzeleri bir başkasıyla karıştırması olanaksız.

“Gece kulübünün önünde beni otopark mafyasının elinden kurtarmıştınız.”

Kirpiklerini kırpıştırarak yeniden düşünmeye durdu Sedat.

Ne yani, özellikle mi yapıyor?Önemsemiyor havalarında…

Epey sonra delikanlının gözleri parladı.

“Şu Maslak’taki yer mi? O ürkek serçe siz miydiniz?

Ürkek serçe! Bana, Melis Demir’e … Parasını suratına atıp gideyim. Bu ne ya…

Her şeyini içine tıkıştırdığı çantadan cüzdanını bulup çıkarana kadar Sedat başka bir masanın siparişlerini götürmek üzere uzaklaşmıştı.

“Hastir, otuz liram kalmış.”

Kalabalığı yararak yürüyen merdivene koşup bankamatiklerin bulunduğu kata indi. Döndüğünde delikanlı ortadan kaybolmuştu. Tezgaha yaklaştı.

“Sedat Bey nerede acaba?”

Herkes meşgul, çalışıyor. Sorusunu yüksek sesle bir kez daha tekrarlayınca patates dolu kabı kızgın yağdan çıkaran kız başını kaldırıp alnının terini koluyla sildi.

“Çıktı.”

“Ne zaman gelir?”

Patatesleri boşaltıp elini beline dayadı, Melis’i baştan aşağı süzdü. Gözlerini iyice kıstığından burnu kırışık…

“Neden arıyorsun onu?”

Erkeğini rakibine kaptırmamak için pençelerini gösterip tıslayan dişi tavrı Melis’i iyice sinirlendirdi.

Hale bak! Garson parçasına kalmışım gibi…Al senin olsun.

Sen benim kim olduğumu biliyor musun süprüntü diye başlayacakken sustu. Arkasını dönüp ense kökünde kızın delici bakışlarını hissederek uzaklaştı.

Yerini öğrendim nasılsa. Er geç bulurum.

Saatine baktı.

Reklamlar uzun sürdüyse film yeni başlamıştır. Annemi arayıp gelme dedim, sizden kopmak istemedim derim. Yerlerse…Yemezlerse de keyifleri bilir.

Bir kova dolusu patlamış mısırla salona girdiğinde dev ekranda Hayaletler Evi’nin jeneriği akıyor.

Ürkek serçe, dedi. Bana… Kendini ne sanıyor o ukala?

Comments (2)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir