Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 4

Hafif acılar konuşabilir

ama derin acılar dilsizdir.

Seneca

Kocası yatar yatmaz dalınca Edibe’nin uykusu hepten dağıldı Benim içim içimi yerken maşallah beyimiz bebek gibi mışıl mışıl. Kocasına hak vermek için nedenler bulmaya çalıştı. Bulamadıkça öfkesi köpürdü. Gece ilerler, yummaya çabaladıkça inadına boşluğa dikilen gözleri karanlığı taramayı sürdürürken adamın huzurlu, sakin solukları birer hakarete dönüştü. Affedemiyordu. Laf olsun diye söylenmiş bile olsa o sözleri unutması mümkün olmayacaktı. Aksine, idare etmek için söylendiğini bilmek daha da kötüleştiriyordu durumu.

Uyumaktan ümidi kesince, özrü kabahatinden büyük diye homurdanarak kalkıp evin içinde dolandı bir süre. Gün ağarırken uzandığı kanepede sızıp kalmıştı. Kocası gittikten epey sonra elektrik süpürgesinin vızıltısıyla gözlerini açtı. Başı çatlıyor; ağzında kükremiş sirke tadı… Mutfakta Fidan’ın yaptığı sade kahveyle toparlanmaya çalışırken bitişik komşusu geldi.

“Günaydın desem mi? Geç oldu ama… Aaaa hayırdır bu ne hal? Kara Fatmalar çok mu canını sıktı?”

“Yoooo… Çarşaflı değillerdi. Hepsi tepeden tırnağa marka…”

Nihal Fidan’dan kendisine de bir kahve yapmasını istedikten sonra kömür karası buklelerini savurarak karşısındaki koltuğa yerleşti.

“Düşündüğüm gibi çıkmadılar. Senin benim gibi insanlar işte. Hepsinin çocukları Amerika’da, iyi okullarda okuyor. Bir ayakları Avrupa’ da”

“Fakir fukaraya İmam Hatip yolları ama… Neyse, ee senin suratın neden çarşamba pazarı gibi o zaman?

“Vedat canımı sıktı, uyuyamadım. Umreye gidecekmişiz, ne dersin buna?”

“Neeee?”

Nihal’in gözleri fal taşı… Edibe haberi başıyla da tasdikleyince bastı kahkahayı. Buklelerini zıplatarak attığı kahkahalar dalga dalga yayılıp tüm mutfağı ele geçirdi. Askıda sallanan maşalar, kepçeler, buzlu camın ardından silüetleri görünen tabaklar, bardaklar, buzdolabının kapağını yukarıdan aşağı kaplayan “magnet”ler, ocakta kaynayan tencereler, masa, sandalyeler; kısacası her şey gülüyor. Fidan bile, ağzını tülbentinin köşesiyle kapatarak kıkırdıyor. Gülmekten kırılan alemde bir tek Edibe kedere bulanmış, mutsuz…

“Siz Umre’ye ha, hiç güleceğim yoktu. O da nerden çıktı şekerim?”

Dün geceden beri bu anı bekliyormuş. “Ya böyle işte. Altı üstü bir ihale…Para uğruna buralara kadar düştük.”

“Ay ilahi Vedat.”

Masanın üstündeki kutudan bir mendil çekip gülmekten yaşaran gözlerini kuruladı.

“Çok da ciddiye almamak lazım bu lafları. İş dünyası böyle, hep yalan dolan. Adam nezaket gereği davet etmiş, kocan da sempatik görünmek için olur demiştir. Unutur giderler merak etme. Amaaa…”

Gözüne inen kahküllerinin arasından muzır bir bakış fırlattı.

“Amaaaaa iş ciddiye biner de giderseniz inci kolye isterim haaa. Orada ucuzmuş.”

Yeni bir kahkaha dalgası sardı mutfağı. Bu sefer pencerenin önüne sıralanmış menekşeler bile güldü.

“Gül sen, gül! Bütün gece kirpiğim kirpiğime değmedi. Durumum, pozisyonum… ”

“Ne varmış senin pozisyonunda? Rüya gibi bir hayatın var.”

“Yaaaa, annem gibi konuşma sen de… Cumhuriyet Kadınları Derneği başkanı ben, Umrede ha… Haberleri olursa tefe koyup çalarlar, kimsenin yüzüne bakamam.”

Sözleşmiş gibi aynı anda bulaşık makinesini boşaltmakta olan hizmetçiye baktılar.

“Vedat’ın gömleklerinin acilen ütülenmesi lazım Fidan. Her işi bırak ütüye giriş.”

Yılların emektarı hizmetçi elini ivecenlikle kurulayıp çıkarken mutfak kapısını çekmeyi de ihmal etmedi.

“Dernekte kızlarımızı baş örtüsü esaretinden kurtarmak için çabalarken ağababalarını evimizin baş köşesinde ağırlıyoruz. Olacak iş mi? Bir de Umre falan… Yakında bana da başını ört der bu gidişle…”

“Yok artık. Kesin boşanma sebebi…Vedat abi yapmaz öyle şey. Senin sadece bu yüzden böyle darmaduman olmanı anlamıyorum. Bırak bunları da sadede gel: Nedir seni bu kadar üzen mesele?”

Rahatça konuşabilir artık ama yapamıyor. Epeydir içini daraltan duyguyu nasıl adlandıracağını, hangi sözcüklerle tarif edeceğini bilemiyor. Önünde duran fincan kadar aşikar olsa da ele avuca gelmez, tarife sığmaz bir boşluk, anlamsızlık…

“Evlendiğimiz günden beri Vedat’ı hep destekledim Nihal. Hep arkasında durdum. İkimiz bir olup yoktan var ettik. Az çok sen de biliyorsun. Ama son zamanlardaki hırsı, işkolikliği beni ürkütüyor artık. Biraz sakinleşmesini, bana, kendine daha çok zaman ayırmasını istiyorum ama…”

Duraklayıp biraz su içti.

“O mu ileri gitti, ben mi geride kaldım bilmiyorum. Yaptığım her şey anlamsız geliyor? Ne için kim için çalıştığımı bilmeden koştur baba koştur… Melis’i büyütürken amacım belliydi. Büyüdü, kendi yolunu çizecek duruma geldi. Artık bana ihtiyacı yok. Dernek çalışmaları bile yetmiyor, anlamsız geliyor. Eskiden belli çevrelerde boy gösterirken Vedat’ın iş ilişkilerine katkım oluyor diye düşünürdüm ama…Ne bileyim?”

“E oluyorsun işte. Dün akşamki yemek neydi? Hele hele Umreye de gidersen… ”

“Yapma Allah aşkına, o kadar da değil. Çok isterse kendi gider.”

Sinirlerine daha fazla hakim olamadı, ağlamaya başladı.

“Yapma canımın içi. Gözlerine yazık.”

Arkadaşının sinirlerinin sandığından daha fazla bozuk olduğunu fark eden Nihal yerinden kalkıp yanına geçti; elini omzuna atıp iyice kendine çekti. Sırtını sıvazlayan elin sıcaklığıyla Edibe hıçkırıklarını bastırmayı boş verdi. Omuzları sarsılarak, gözünün yaşı burnunun suyuna karışarak ağlıyor.

“Bütün hayatımı yanlış yaşamışım gibi geliyor. Neyi yanlış yaptım ben ? Nerde yanıldım?”

“Kendini suçlamayı bıraksana sen. Kocan olacak herifte bütün suç. Misafirlere şirinlik yapayım derken öküzlük etmiş. Boş ver, aldırma.”

“Yapabilsem… Çok kırıldım, çok.”

“Söyle o Vedat Efendiye, benim tepemi attırmasın. Kıymetini bilsin. Ama işin bir de aması var. Kusura bakma, suçun birazı da sende.”

Edibe geriye çekilip bakışlarını arkadaşının yüzüne çevirdi.

“Ne ? Nasıl yani?”

“Nasılı var mı? Bütün hayatını kocana bağlamışsın. Varlığım Vedat Demir’e armağan olsun hesabı… Saçmalık! Hani senin isteklerin, hayallerin? Bir kariyerin olsa dün geceki olaya gülüp geçerdin, umurunda bile olmazdı. Ya da daha güzeli, anında yapıştırırdın cevabı, o madrabazı kıçüstü oturturdun.”

Nihal’in neden bahsettiğini tahmin edince yüzünü buruşturdu Edibe.

“Yapma Nihal. Ana babalarının baş edemediği sümüklü canavarlara ders vermek mi kariyer dediğin. İstemem, kalsın.”

“Tek seçeneğin o değil ama diyelim ki öğretmenlik bile yapıyor olsan bu duruma düşmezdin.”

“İyi de çalışan kadınların çoğundan daha çok koşturuyorum, görüyorsun. O dernek senin, bu toplantı benim. Bunlar iş değil mi?”

“İş elbette şekerim ama hepsi kocanla bağlantılı, sana bir hayrı yok ki!”

“Tamam, haklısın diyelim, bu saatten sonra ne yapabilirim?”

“Sen niyetine gir, gerisi kolay.”

Arkadaşının sakinleştiğini gören Nihal saatine kaçamak bir göz atıp ayağa fırladı.

“Biraz daha otur ne olur. ”

“Benim Vedat Demir gibi bir sponsorum yok ki şekerim. Çalışmam lazım.”

Gözünün yaşına bakmadan gülmeye başladı Edibe. Nihal in dobralığı, lafını çekinmeden konuşması onu her zaman rahatlatırdı.

“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Kafamı karıştırmasana.”

“Karışsın, iyidir. Sadece aptallar bütün soruların cevabını bilir. Akıllılar kuşkulanır, sorar soruşturur.”

Tam kapıdan çıkmak üzereyken durdu.

“Bak ne geldi aklıma? Kalk. ”

Az önce gözyaşlarını sildiği peçeteyi avcunun içinde yuvarlayarak şaşkın bakışlarla kendini süzen dostunun yanına gidip elini tuttu, kaldırdı. Edibe’ nin hareketleri ne kadar tedirgin, tereddütlüyse onunkiler de o kadar kararlı.. Arkadaşını koridor boyunca çekeleyip sadece resmi davetlerde kullanılan büyük salonun kapısını ardına kadar açtı.

“Bak canım, Avusturya dantelinden perdeler, İtalyan mobilyalar, özel dokunmuş Vakko döşemelikler, Murano avizeler, Bohemya kristaller vesaire vesaire… Burası senin sosyal statünü belirleyen, bayramlık yüzün. Tamam mı?”

“Eeeee?”

“Şimdi düş önüme.”

Fidan’ın bir gün önce cilaladığı ahşap merdivenleri dikkatle tırmandılar. Varak çerçeveli tablolarıyla müzeyi andıran geniş holün ucundaki odaya girdiler.

“İşte burası da kimseye göstermediğin gerçek sen.”

Melis doğmadan önce dadı için düzenleyip, o gittikten sonra depoya dönüştürdükleri oda… Uzun süre kapalı kalan mekanlara özgü, çürümeye duran mobilyayla toz karışımı kokudan rahatsız olup yüzünü buruşturdu Edibe.

“Buranın nesi bana benziyor? Bildiğin tavan arası…”

“İyi ya sen kendi rızanla kişiliğini tavan arasına kaldırıp atmışsın. Başkalarının sende görmek istediği Edibe olmuşsun. Bu kitapların hepsi senin değil mi? Çoğunu da okudun herhalde. ”

Odanın karşılıklı iki duvarını boydan boya kaplayan rafları işaret ediyordu.

“Evet, okudum. Genç kızken haftada üç dört kitap devirirdim. ”

“Peki, neye yaradı?”

“Lafı dolandırma. Ne demeye çalışıyorsun?”

“Alınıp gücenmek yok ama…”

“Madem çalışmayacaktın bari başkasının hakkına el koymasaydın diyeceksen, zahmet etme.”

“Hayır, onu zaten biliyorsun. İçten içe suçluluk da hissediyorsun. Ben daha ileri gideceğim ama kırılmaca darılmaca yok. Söz mü?”

“Tamam, ne diyeceksen de.”

Nihal yine de tereddütlü…

“Kusura bakma ama bunca kitabı okuduktan sonra hala bu durumdaysan tek kelimesini anlamadan hatim indirenlerden zerre kadar farkın yok. Şu binlerce sayfa bilincine tek çizik atmamış, annenden bile geriye düşmüşsün.”

“Yapma Nihal, annem gariban bir ilkokul öğretmeniydi.”

Kadının sabrı taştı.

“Yaaa… Peki sen nesin düşün bakalım. Ama bak, öyle kurban rolüne soyunmak; kolaya kaçıp kocam öyle istiyor, annem bozulur gibi bahanelere sığınmak yok, tamam mı? Hadi hemen, şimdi başla. ”

“Dur, bekle bir dakika…”

Havalansın diye açmaya çalıştığı pencerenin kulpunu bırakıp merdiven boşluğuna ulaştığında Nihal çoktan inmişti. Daire kapısı tok bir tınlamayla kapanırken çaresizlikle omuz silkerek uzun süredir girmediği odaya geri döndü.

Bu nasıl bir zalimlik! Ne oluyor bu kıza? Erken menopoz desem değil. Yoksa hayatımı kıskanıyor mu? Yok canım, Nihal kıskanç değildir. Ama bu kadar da olmaz ki! Teselli edeceğine paçavraya çevirdi beni.

Denizden esen rüzgarın perdeleri uçuşturmasına aldırmadan camları sonuna kadar açtı. Yeni taşındıklarında uykularını bölerek seyrettiği manzaraya arkasını dönüp gözlerini odaya çevirdi. Bir süre kullanıp çok yer kaplıyor diye ortadan kaldırdığı kondisyon bisikleti, koşu bantı, annesinin daha o küçük bir kızken sandığa attığı iğne oyaları, danteller, kanaviçelerle dolu bavul, nereden geldiğini anımsayamadığı bir daktilo, kasasıyla, kesintisiz güç kaynağıyla epey yer tutan eski bilgisayarı; Melis’in Avrupa’nın değişik şehirlerinden alınmış taş bebekleri, oyuncakları… Değersiz olanları farklı zamanlarda düzenlenen kampanyalarda fakir çocuklara dağıttığından sadece en kıymetlileri… Değişik modellerde birkaç telefon, inceli kalınlı kablolarla dolu bir kutu, içlerinde neler olduğu belirsiz koliler, torbalar… Hepsi belli belirsiz bir toz tabakasıyla kaplı. Odanın Selim İleri romanlarının umarsız yalnızlığını anımsatan havası yüreğini daha da daralttı.

Ben ondan teselli beklerken söylediklerine bak… Annem dediğim dedik biriyse, kocam işkolikse benim suçum ne? Elimden geldiği kadar ayak uydurmaya çalışıyorum, daha ne yapayım?

Nihalin söylediklerini unutmak için raflara yaklaşıp kitaplardan birini çekti. Rasgele bir sayfa açtı.

Önce bir kenarda durdum,hiç kimse beni çağırmadı.

Sonra bir yer bulup oturdum.

Hadi bir sigara içeyim dedim

Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri.

Belli ki yeni tıraş olmuştu,

bana yakasındaki bir kopça eksik gibi geldi.

Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım,

şöyle bir duvara dayandım.

Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir söz dizimi

Olmaz ki Yakup!

Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi.

Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup

Ya onlar kimdi?

Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum

Biri bir şey söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş.

Onu ben duyuyordum.

Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu.

Ve “Yakup” sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde

Birtakım sözler ediliyordu,onları ben anlamıyordum.

Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için

Sonra bir şey daha vardı anlamadığım:

Yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım?

Gözyaşları yeniden inmeye başlamış, satırlar bulanıklaşmıştı. Kitabı oyuncak selesinin üstüne ters çevirip hala elinde duran peçeteyle yüzünü kuruladı.

Son zamanlarda iyice sulugöz oldum.

Kitabı yeniden eline alıp bir süre daha okumayı sürdürdü. Öğrenciliğinde en sevdiği şairdi Edip Cansever. Üniversite bahçesindeki asırlık ağaçların altına, hayatın tüm yüklerinden uzak kaygısız günlerine geri dönmüş gibiydi. Ara ara kır çiçekleriyle beneklenen çimenlerin göz alabildiğine uzandığı, yaprak hışırtılarıyla yer değiştiren, birbirinin içinden geçip katlanan, azalıp çoğalarak dans eden ışık lekelerinin altında, kızlı erkekli kalabalık, gürültücü bir grubun arasında… Şiirler, şarkılar, atışmalar, gülüşmeler, gırgır, şamata…

Nalan ne güzel okurdu bu şiiri. Çağrılmayan Yakup…Murat’la evlendiler mi acaba?

Şiir kitabını aldığı yere koyup başka bir rafa geçti. Dizi dizi klasikler, hikaye kitapları… Hele hele o aşk romanları; Erkekler esmer, yakışıklı, kadınlar eşsiz güzellikte… Engeller ne kadar büyükse aşk da o nispette güçlü. Fettan kadınların kurduğu tuzakları, parasına güvenen küstah erkeklerin çevirdiği dalavereleri bir bir açığa çıkarıp kavuşurlar. Sabır her zaman meyvesini verir. Mutlu son… Mutlu sonla biten aşk romanlarını severdi en çok. Hangi genç kız sevmez ki? Vedat’la tanıştıklarında onun kara kaşlı, uzun kirpikli, düzgün hatlı yüzünde hepsinden bir parça bulmuştu. Kendi romanının kahramanı…

Kitapları karıştırırken aralarından tek sayfalık bir yazı düştü. Kendi el yazısını tanıdı hemen. Özenli satırlarla başlayıp sonlara doğru aşağıya kaydırmış.

Kaya; kunt, yekpare. Asırlara meydan okurcasına dimdik, sert.

Güneşin en kavurucu ışığına, kışın en dondurucu soğuğuna duyarsız, umursamaz. Denizin hırçın dalgaları eteklerini parçalarcasına döverken eğilip bakmıyor bile. Gözü yükseklerde, ufuk çizgisinin ötelerinde…

Kaya asırlardan beri orada, sonsuzluğun simgesi. Gururlu…

Kovuklarına yuva yapan kaç kuş nesli gelip geçti, ayakucuna yüz süren denizde kaç balık yaşadı öldü. Kaya hep aynı. Sular yükseldi, çekildi, ay büyüdü küçüldü binlerce kez. Kaya soylu suskunluğuyla hep orada, yerinde.. Sonsuza dek onurlu sükunetini koruyacak, dimdik yükselmeyi sürdürecek gibi…

Sonra bir gün, bir saat, bir saniye, apansız bir gümbürtü. Az buz değil yeri göğü inleten bir vaveyla.

Kaya yok. Göz açıp kapayıncaya kadar bitti, tükendi. İrili ufaklı binlerce parçası çoktan denizin derinliklerinde. Dalgaların önüne katıp sürüklediği taşlar birbirine sürtünerek aşınmaya, köşelerini yitirip yumuşak şekillere bürünmeye başladılar bile. Eskiden kayanın tüm görkemiyle her şeye meydan okuduğu yerde rüzgar neşeyle ıslık çalıyor artık. Aşınmaz, sarsılmaz görünenin ardından üzülen ağlayan, ağıt yakan yok. O koskoca, görkemli varoluş bir varmış bir yokmuş bile değil , hiç olmamış.

Basitçe, öylesine yok. Yok!

“Edibe Hanım telefonunuz çalıyor.”

“Yukardayım Fidan, getiriver.”

Fidan şaşkın bakışlarla Hanımının evin en unutulmuş köşesinde ne aradığını anlamaya çalışırken hala, ısrarla çalıyor. Edibe parmağını ekranda kaydırırken azimli bir satıcı olmalı diye düşündü.

“Buyrun kimi aramıştınız?”

“Edibe Saral’la mı görüşüyorum?”

“Ben Edibe Demir, Saral kızlık soyadım”

“Artık herkes ikisini birden kullanıyor, sen hangi devirde kaldın tatlım? Numaranı bulana kadar canım çıktı.”

Kim bu saygısız ukala?

“Tanımadın değil mi?”

“Çok özür dilerim maalesef anımsayamadım.”

“ Nüveyre ben. Soyadım da hala Kehribarcı.”

Zihninde ilk anda bulanık, titrek çizgilerle beliren yüz netleşti. İri ela gözler, hafif kemerli burun yerine oturdu. Belli belirsiz üst dudak etli alt dudağın üstüne kapandı.

“Aaaa, Nüveyre. Çok özür dilerim, tanıyamadım. Ama kaç yıl oldu. Böyle apansız da arayınca…”

“Haklısın canım, nerden aklına gelir ki durup dururken?”

“İnanmayacaksın ama az önce kitaplarımı düzenlerken seni düşünüyordum.”

Nüveyre tıpkı öğrencilik yıllarındaki gibi konuşkan, cıvıl cıvıl. Kendisine nasıl ulaştığını anlatıyor. Önce sosyal medyayı taramış. Bulmaktan ümidini kesmek üzereyken bir magazin dergisinde resmine rastlamış. Kuaförde beklerken tesadüfen gözüne takılan fotoğraftan yeni soyadını öğrenince gerisi kolay olmuş.

“Ve işte karşındayım.”

Mezunlar yemeğine davet etmek içinmiş bunca çaba. Bir de, mutlaka hoşuna gidecek ufacık sürpriz …

“Yemeğe katılabileceğimi sanmıyorum ama seni görmeyi çok isterim. Bir gün buluşalım mı?”

“Tabii ama yemeği de düşün. Bizim grup komple geliyor, hocalar da katılacak, çok güzel olacak. ”

Nüveyre ne derse desin aklı yatmıyor. Kendi öğrenciliğine bile bunca yabancılaşmışken, gencecik insanların anısını kelleşmiş, göbeklenmiş orta yaş bunalımlarıyla boğuşan şimdiki halleriyle bozmanın ne gereği var?

“Bilmem ki, çok da yoğunum bu ara.”

“Şöyle yapalım mı? Bir iki gün içinde buluşup kahve içelim. Sen de o zamana kadar yemek konusunu düşün.”

“Anlaştık.”

Beklenmedik tesadüfle kafası karışmış, şaşkın; okul yıllığını arayıp buldu.

Her sayfada bir öğrencinin fotoğrafı, birkaç soruluk küçük bir anket ve arkadaş yorumları… Sayfanın başında büyük, kalın harflerle adı yazılı olmasa kendini tanıyamayacak. Başına buyruk dalgaların çevrelediği fönsüz saçı, kocaman yanaklı makyajsız yüzü ve hayal yüklü çocuk bakışları… Kaşlarını inceltmemiş henüz.

Sizce hayatın anlamı nedir sorusunu aşk diye yanıtlamış. İdeali de evlenip mutlu bir yuva kurmakmış. Devamını okumadan başını kaldırıp dalgın bakışlarla boğazı geçmekte olan bir tankeri izledi.

Görünüşe bakılırsa bütün hayallerim gerçekleşmiş. O halde ?

Elinde yıllıkla koridordaki aynanın karşısına geçti. Yirmi iki yaşının yüzüyle şimdiki arasında bir çok kez gidip geldi bakışları. Ayna açık ara galip. Yıllar gençliğin kaba kalın hatlarına zarafet katmış, cildi daha bakımlı, ışıltılı; dudakları, elmacık kemikleri dolgu sayesinde daha belirgin. Sadece gözler… Gözyaşlarıyla yıkanmış bakışları ışıltısını yitirmiş, beklentisiz, yorgun…

“Edibe Hanım, anneniz geldi.”

Yüzüne son bir bakış fırlatıp neşeli bir ifade oturtarak indi.

“Hoş geldin annecim, nasılsın?”

Çantasından çıkardığı keten mendille yüzünün terini silmekte olan kadın, kızını tepeden tırnağa, yüzünü ekşiterek süzdü.

“Ben iyiyim de asıl seni sormalı? Ne bu surat? Hortlak gibisin.”

“Yooo çok iyiyim. Makyaj yapmadığımdan.”

“Vedat gelmeden kendine çeki düzen ver, böyle görmesin seni. Bu saatte hala sabahlıklasın, cık cık cık”

“Akşama daha çok var, merak etme. Babam nasıl?

“Nasıl olacak, aynı. Bütün gün camın önünde oturup gelene geçene çatıyor. Sokakta oynayan çocuklara bile rahat vermiyor. İyice huysuzlaştı. ”

Yüzlerce kez duyduğu sözler… Ardından gelecekleri de aşağı yukarı kestirebiliyor.

“Salona geç, kahve yapayım ben.”

“Gel sen, Fidan yapar kahveleri. Yaparsın değil mi yavrum? Hadi benim hamarat kızım. Benimki her zamanki gibi orta olacak, unutma.”

Annesinin herkesi avucunun içine alıp çekip çevirmeye kalkışmasını şaşkınlıkla izlerdi hep. Birkaç kez aynını yapmaya kalkıştıysa da beceremeyip yüzüne gözüne bulaştırınca vazgeçmişti.

Kadın doğuştan lider. Babamı, o dağ gibi adamı bile sustalı maymuna çevirdi de çareyi çocukluğuna dönmekte buldu garip.

Bedriye Hanım eteğinin belini çekiştirerek salonu boydan boya geçip baş köşedeki manzaralı koltuğa oturdu. Dizine kadar çektiği naylon çorapların lastiğini kıvırarak bileğine indirdikten sonra mendiliyle yüzünü yelpazeledi.

“Su getireyim mi, içer misin?”

Annesi, istemem terliyim, dokunur şimdi, dedikten sonra boynunu kırıp koridoru kontrol etti.

“Çok şımartıyorsun bu kadını Edibe. Seninle birlikte boş boş dikilip laf dinliyor, olmaz ki! Daha ben girer girmez cezveyi ocağa sürmeliydi.”

Sesini iyice alçaltmıştı.

“Abartma anne, apartmanın ziline basar basmaz diyeceksin az daha. Ateş almaya mı geldin, acelen ne?”

“Acelem falan yok, iş disiplini bu. Prensip meselesi. Bunlara yüz verince astarını isterler. Her daim iş üstünde tutacaksın, soluk aldırmayacaksın ki evine eşyana bakıp haset etmeye fırsat bulamayacak.”

“İyidir Fidan, bir dediğimi iki etmez sağ olsun, kaç yıllık emektarımız.”

“Hııı, yarın öbür gün emekliliği geldiğinde görürsün. İkramiye diye tutturur.”

“Eee hakkı değil mi? Veririz biz de.”

Bedriye Hanım yelpazelenmeyi bırakıp sırtını dikleştirdi.

“Hadi işte, buyur. Sen ne zaman adam olacaksın kızım? Zaten maaşını gani gani veriyorsun. Vedat’la konuş, önleminizi alın. Çocuğun ömrü şantiyelerde geçiyor yazık değil mi?

Gençliğinde emekçi hakları için mücadele verip, bu uğurda epeyce de çile çeken annesinin damadı söz konusu olduğunda kaplan kesilmesini anlayamıyordu. Her konuda böyleydi: Ellere gelince başka, ucu kendine dokununca başka…

Umre meselesini söylesem ne yapar acaba?

Ne yapacak; bir kulp bulur yine. Vedat haklı ben suçlu olurum. Böyle bir sevmek görülmemiş. Asıl evladı o sanki.

“Anne bir şey soracağım.”

“Sor bakalım, bilmemek ayıp değil.”

Geriye yaslandığı koltukta toparlanıp öğretmen duruşunu takındı hemen.

“Yok öyle bir şey değil. Güzel sanatlara gitmeme neden izin vermediniz?”

Kadın hayal kırıklığıyla kendini tekrar geriye atarken kaşları havalandı.

“Haydaaa… Biz mi izin vermedik. Kendin caydın.”

Bu konuyu neden açtığını bilmiyor ama inatla sürdürdü.

“Siz de vazgeçirmek için elinizden geleni yaptınız ama. Babam bile benden yana olmadı.”

“Edibe sen iyi misin? Hangi ana baba çocuğu diplomalı işsiz olsun ister. Canımıza minnet oldu.”

“Heykeltraş olsaydım her şey bambaşka olurdu.”

“Ya ne demezsin! Börekleri herkes gibi kesmez, sürrealist şekiller verirdin. Ay sen çok yaşa emi, güldürdün beni!”

Fidan kahve tepsisiyle kapıdan girince durup çıkmasını beklediler.

“Anne ben ciddiyim.”

“Saçma sapan konuşma Edibe. Kullanmadıktan sonra ha edebiyat diploması, ha heykel… Ne fark eder?”

Bu soruya verecek yanıtı yok. Sustu.

Heykeltraş olma hevesine çok saygı duyduğu, kendine bile itiraf edemese de platonik bir aşkla sevdiği resim öğretmeni yüzünden kapılmıştı. Ev ödevlerine bakarken kağıdı iyice uzaklaştırıp zeytin yeşili gözlerini kısarak plastik sanatlara çok yeteneklisin derdi her seferinde. Ödevini masasına koyup sağ üst köşesine on yazarken Edibe’nin kalbi küt küt atar, bacakları titrerdi. Çalışkan, söz dinleyen bir öğrenci olduğundan öğretmenlerinden övgü duymaya alışkındı ama resim öğretmeninin sözlerini hepsinden fazla önemsiyordu. Hiç boş durmazdı Metin Bey. Öğrencileri bir saksıyı ya da sıranın üstüne yanlamasına yatırılmış bir sandalyeyi çizmeye çalışırken plastik bir örtü serdiği masasında bir topak çamuru bir hayvana, bir büste dönüştürüverirdi. Ders saatinin sonlarına yakın usta parmakların arasından doğuveren kıvırcık bukleli baş tek bir nefesle soluk almaya başlayacak kadar canlı görünür; öğretmeni hayran öğrencisinin gözünde bir kez daha büyütür, neredeyse kutsallaştırırdı. Heykel bölümüne gitmek istediğini söylediğinde annesinin dehşetle büyüyen gözleri, komşulara kadar giden bağırışları cılız özgüvenini yerle bir etmiş, yeteneğini elişleriyle değerlendirmeye karar vermişti.

“Tansiyonumun selameti açısından bu Nuh nebiden kalma meselenin nerden çıktığını sormayacağım Edibe. Heykel yapmak istiyorsan kurslara katıl. Ya da özel hoca tut, konumuna daha uygun düşer. ”

“Edibe Hanım telefon.”

“Öf bu mübarek de hiç susmaz ki. Zır zır zır.”

“Şuna cevap verince kapatırım annecim, sinirlenme.”

“Olur mu kızım, sakın ha! Kocan ararsa yanlış anlar, Allah korusun!”

Edibe konuşurken salonu bakışlarıyla dip bucak denetleyen annesi tam karşılıklı durmayan iki sandalyeyi düzeltti, perdenin dökümlü kumaşının yere değen kıvrımlarını eşitledi.

“Bak ne diyeceğim Edibe, Perihan yengene gidelim bir gün. Seni sorup duruyor. Geçmiş olsun dersin hem.”

“Neden, ne oldu ki?”

“Kızı boşandı ya, unuttun mu? Aptal Mine, bir daha nah bulur öyle adamı. Aldatmışmış, ne var? Görmezden gelirsin olur biter.”

Kızının ilgilenmediğini hissetmişti.

“Bir an evvel gidelim. Böyle şeyler ihmale gelmez kızım. Burnu büyüdü derler aman ha. Üstüme laf söyletmem ben. Hüsniye’yi duydun mu?”

Edibe annesinin bitmez tükenmez mahalle dedikodularından nasıl yakayı sıyırabileceğini düşünürken gözü duvardaki saate takıldı.

“Annecim seninle sohbet etmek güzel ama benim hazırlanmam lazım. Kusuruma bakmazsın değil mi? Sen otur keyfine bak, tamam mı? Fidan yemek de hazırlar.”

“Yok canım ben de kalkacaktım zaten. Bizim emekli grubuyla buluşacağız.”

Annesini yolcu edip duşa girmeden önce iki ağrı kesici aldı.

Hazır annem yokken arayıp konuşsam mı?

Babasının tereddüt barındırmayan tok sesini duymak her zaman içini rahatlatmış, sarsılan dengesini rayına oturtmuştu ama birkaç yıldan beri… Vazgeçti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir