
Yaşayanlar için umut hep vardır. Umutsuzluk ölüler içindir.
Theokritos
Edibe aklını kurcalayan konuyu Nihal’le birkaç kez daha konuşmuşsa da bir türlü ikna olamamış, o cümleyi zihninden söküp atamamıştı.
Benim kocam bir kadını nasıl mutlu edeceğini çok iyi bilirdi.
Eviriyor çeviriyor, sözcüklerin yerlerini değiştiriyor, manasız bir söz yığınına dönünceye kadar sakız gibi çiğniyor; unutmak için aklına gelen her yöntemi deniyordu ama nafile… O cümle bir türlü yakasını bırakmıyordu. Cümlenin erkekleri ikiye bölen yanı dehşete kapılmasına neden oluyordu. Çünkü kocası istemediği yana, kadınları mutlu etmeyi bilmeyenler sınıfına düşüyordu. Daha da kötüsü yıllardır bilmediğinin farkında olmayışıydı. Doğum ve evlenme yıl dönümlerinde sekreteri aracılığıyla gönderdiği güllerin, kutusundan çıkarıp gösterdikten sonra sertifikalarıyla birlikte kasaya kaldırdığı, sadece birlikte katıldıkları davetlerde takmasına izin verdiği mücevherlerin kendisini düşünceli bir eş yaptığını sanmasıydı. Çiçekçinin bilgisayardan bulup yazdığı ciklet manisinden hallice sözlerin kendisini delirttiğinden de haberi olmamıştı hiç.
Suç benim. Hep sustum, yüzüne vurmadım.
Bilmiyordum ki, herkes öyle yapıyor sanıyordum.
Yo, biliyordum. Görüyordum. Gerginlik olmasın, hır çıkmasın diye yuttum. Onunla birlikte kendimi de kandırdım.
Suçlama, öfke, utanç, acıma, düş kırıklığı, inkar, isyan… Biri kısa süreliğine öbürüne galip gelse de dengelerin hemen değiştiği duygu karmaşası… Odasında volta atıp dudaklarını kemirmekten kurtulabilmek için yaşlı kadının abarttığına karar veriyor; bir süre için rahatlıyordu içi. Sonra onun ballandıra ballandıra anlattıklarına Nihal’inkileri ekleyip yeniden başa dönüyordu.
Aptalmışım, körmüşüm. Başka erkekler tanısam farklı olurdu. Olur muydu?
Evliliğinin kusursuz bir aşkın üzerinde yükselmediği apaçık ortaya serildikçe katlanıyordu öfkesi. Kendine kızıyor, anne babasına, komşulara, kaderine kızıyor; herkese, her şeye kızıyordu.
Gerçeğe dönüştüremediği hayalini sözcüklerle yaratabilmekti tek umudu. Lamia Hanımın, hayatın engellerine rağmen kesintiye uğramayan mutluluğunu kağıda döküp güzel bir romana dönüştürebilirse ne ala… O zaman içi rahatlayacaktı biraz. Belki.
Gündelik işleriyle uğraşırken, alışveriş yapar, davetlere, toplantılara katılırken ruhsuz, boş bir kabuk gibiydi. Bir tek cumartesileri, derslerde nefes alabiliyordu.
Yine keyifli geçen bir dersin bitiminde hep yaptıkları gibi sahile indiler ama bu kez sadece Hikmet’le ikisi. Ötekiler değişik bahanelerle dağılmışlardı.
Soğuktu hava. Denizden esen rüzgar kıyıda top gibi patlıyor; kuru ayaz teninin açıkta kalan yerlerini dilim dilim kesiyordu.
“Çok durgundun bugün.”
“Hımm, belli oluyor demek.”
“Olmaz mı? Hoca bile şiir okumanı istemeye cesaret edemedi.”
“Sevgi’yle ayrıldık sonunda, evi terk ettim.”
Çok şaşırmadı bu açıklamaya. İçten içe bekliyor gibiydi ama yine de üzüldü. Birbirlerine çok yakıştıklarını düşünmüştü hep.
“ Onunla konuşmamı ister misin?”
“Sağ ol ama gerek yok. Olmuyor, yapamıyoruz. Sadece sevmek yetmiyor, saygı ve güven de lazım. Ne yaptığını bilsen… ”
Elbette bilmek istiyor. Onların mutsuzluğu kendininkini unutturmasa da hafifletecek.
“Kıskançlığı normal sınırların çok ötesine geçti. Hastalık derecesinde.”
Durup yüzünü Edibe’ye çevirdi.
“Düşünebiliyor musun; telefonumdaki herkese özledim mesajı atmış. Sadece kadın isimlerine de değil her numaraya… Aklı sıra başka kadınlarla ilişkim olup olmadığını test edecek. Birlikte çalıştığım onca insanın, elemanların , iş adamlarının maskarası olmam umurunda bile değil.”
Edibenin gözleri fal taşı gibi açıldı. Ne diyeceğini bilemediğinden yutkundu. Ama kendi sıkıntısına gömülen Hikmet şaşkınlığını fark etmedi. Epey sonra konuşabildi ancak
“Haklısın, büyük terbiyesizlik etmiş.”
“Bana o emlakçı arkadaşının telefonunu verebilir misin, acele mobilyalı bir bir ev bulmam lazım.”
Telefonunu çıkarıp Nihal’in numarasını gönderirken dayanamadı.
“Neden mobilyalı, her şeyi ona mı bırakacaksın?”
“İstemiyorum, lanet olsun.”
“Ama yazık değil mi ? Suç onda, onun gitmesi lazım.”
Eliyle boş ver işareti yaptı Hikmet.
“Boşa giden yılların, incinen duyguların yanında üç beş mobilya ne ki?”
Vedat olsa tek çöp bırakmaz, inadına, intikam olsun diye ne varsa alırdı. Bu adam bir melek.
Suskunluk uzadı. Martıların beyazıyla yer yer lekelenen kurşuni gök delindi delinecek. Ortaköy meydanı bomboş, havada fırtına öncesinin tekinsiz durgunluğu…
Hikmet’in sevgisini zerre kadar hak etmeyen bir kadın için acı çekmesini kabullenemiyordu Edibe. Çok mutlu olsun, hep gülsün istiyordu.
Aşk ne tuhaf ! Ele avuca sığmaz, ölçüye tartıya gelmez. Varlığı yokluğu bile belirsiz.
Sevginin düşüncesizliğinden günlerdir aklını kurcalayan o söze kaydı aklı. Soru neredeyse kendiliğinden pat diye döküldü dudaklarından.
“Kadınları mutlu etmesini bilen erkek nasıl olur sence? Yani nasıl anlarız onu?”
Planlamadan, ağzından çıkıveren soru ikisini de şaşırtmıştı. Yürümeyi bırakıp yeniden yüz yüze döndüler.
“Bilmem ki, ben ilişkimizi ayakta tutmak için elimden geleni yaptım ama o parmağını bile kıpırdatmadı.”
Kadınlar da ikiye ayrılıyor demek. Parmak kıpırdatanlar, kıpırdatmayanlar… Parmak da ne; saçımı süpürge ettim ben. Neye yaradı?
“Mutluluk insanın kendine bağlı, içsel bir durum aslına bakılırsa. Herkes kendi mutluluğundan sorumlu. Bakma sen, şimdi üzgünüm, canımın bir süre daha yanacağını da biliyorum ancak gelecekteki mutluluğum adına bunu yapmak zorundaydım. Yani mutluluk olasılığımı korumak için bir süre acı çekmeyi göze aldım.”
Duraksıyor.
“Sorunun yanıtı bu değil sanırım. Neden sorduğunu bilirsem…”
Sıra sıra dizili kafelerden birine girip denize bakan boş bir masaya oturduktan sonra beyninde durmaksızın zonklayan cümleyi hikayesiyle birlikte anlattı Edibe. Nihal’den duyduğu bahanelerin benzerini Hikmet’ten de duymayı bekliyordu. Öyle olmadı.
“Şanslıymışlar. Böyle bir aşk çok az kişiye kısmet olur.”
“O kadar ender diyorsun.”
“Öyle olmasa bunca şiir nasıl yazılırdı? Aşk insanın gücüne güç katıp mucizeler yaratıyor. Sonsuzluğun bile sınırları varken her şeyi gerçekleştirebileceğine inandırıyor. Ben her aşık olduğumda ölünceye kadar süreceğini düşündüm. Eşimle de çok sevmiştik birbirimizi, çocuğa rağmen sürdüremedik. Her aşkın sonu acı, hüsran… Arkadaşının ailesi gerçekten özel insanlarmış, ender rastlanan bir tutkuyu yaşamışlar.”
“Ben de onların hikayesini anlatmak istiyorum ama becerebilecek miyim bilmem.”
“Elbette yaparsın, hiç kuşkun olmasın.”
Boğaz’ın soğuğu açık alanları dondurmakla kalmıyor, her masanın yanı başında yanan ısıtıcılara karşın kafelerin içine de sızıyordu. Ayaklarının buz kesmesine aldırmadan epeyce oturdular yine de. Aşk üstüne, edebiyat üstüne konuştular uzun uzun. Hikmet’le geçirdiği zaman hiç bitmesin istiyordu Edibe. Saatler dursun, ilerlemesin. Eve, gerçekliğin soğuk yüzüne dönmek zorunda kalmasın. Onun yanında kuş gibi hafif, kozasındaki tırtıl kadar güvende olduğunu hissediyordu.
***
Eve döner dönmez çalışmaya koyuldu. Derste tuttuğu notları temize çekti ilkin. Ardından epeyce kitap, dosya karıştırıp bir yazı hazırladı. Gelecek derse en çok da O’nun hoşuna gideceğini umduğu bir sürprizle başlayacaktı.
O gün okuma sırası kendisine geldiğinde önündeki kağıtlara gururlanarak göz attı.
“Ben bugün öykü yerine roman projemle ilgili bir parça okuyacağım.”
Hoca kalın, gür kaşlarını kaldırarak takdirle baktı. Arkadaşlarından yaşa, bravo sesleri, alkışlar…
“ Oooo başladın demek, çok iyi. Dinliyoruz.”
Hafifçe boğazını temizleyip başını kağıda eğdi.
“Aşk kimsenin evcilleştiremeyeceği asi bir kuştur
Ve boşunadır onu çağırmak canı reddetmek istediğinde.
Carmen Operasındaki aryalardan biri bu sözlerle başlar ve şöyle biter:
Onu yakaladığını sanırsın, kaçar senden,
Sen ondan kaçmak istersin, seni yakalar.
Ele avuca sığmayan kuş benzetmesi çok iyi tanımlasa da aşk üzerine söylenmiş başka sözlere de bir göz atalım. Ünlüdüşünür A. Schopenhauer Aşkın Metafiziği adlı eserinde aşkı, nihai hedefi türün devamı olan, bireyselleşmiş cinsel dürtü olarak tanımlıyor. Çağdaş İspanyol düşünür ve yazar Jose Ortega y Gasset, aşk ölür, çünkü doğuştan sakattır, diyerek konuya daha acımasız yaklaşır. Alman Şair Rilke’nin tanımı ise söyle: Aşk, içimizdeki yangını söndürmeksizin taşımaya çalışmaktır.
Bedenimizi kavuran harlı bir ateşle ne kadar yaşayabiliriz ki?
Ozanlar, şairler, aşkı elle tutulur bir nesne gibi ele alıp inceleyen bilim adamları, üstüne kitaplar yazan düşünürler bu karmaşık duyguyu her açıdan kapsayan bir tanımda uzlaşabilmiş midir? Hayır.
Aşkı sözcüklerle tanımlamak mümkün olmasa da tersine bir yöntemle, değilleyerek, hiç değilse kabaca sınırları çizilebilir.
Aşk planlanamaz. O en beklenmedik zamanda, apansız çıkagelir.Ayaklar yerden kesilir, akıl uçup gider.Sarhoşluğa benzer tatlı bir baş dönmesinin ardından zihin yavaş yavaş berraklaşır ve sislerin arasından aşkın nesnesi olanca göz kamaştırıcılığıyla belirir.Sevilen, kutsal bir haleyle çepeçevre ışıldamakta, kendinden başka her şeyi görüş alanının dışında bırakmaktadır.
Aşk mantıksızdır.
Olanaksızı, mümkün görünmeyeni sever.
Aşk, adil değildir.
Hakkaniyet aranmaz aşkta. O, bir efendi köle ilişkisidir ancak kim efendi, kim köle belirsizdir. Güç sahibi efendi gibi görünse de çoğu zaman boyunduruğu vuran köledir. Hükümranın sürekli değiştiği bir oyun alanıdır aşk. İtilen, bekletilen, horlanan öyle bir güç kazanır, efendi görünene öyle büyük bir yük bindirir ki ezer geçer. Büyük, zorlu aşklarda ateş yön değiştirir zaman zaman; yakan yanar, yanan küllerinden yeniden doğar.
Aşk mutluluk değildir.
Ateşe uçan pervaneler gibi kendine çekse de kimseye mutluluk getirmez aşk. Aksine hasrettir, bekleyiştir, hüzündür. Acıdır düpedüz.
Aşk huzursuzdur. Sakin bir liman gibi sığınılamaz ona; fırtınadır, kasırgadır. Eser geçerken yakar, yıkar, alt üst eder.
Aşk süfli, basit bir duygu değildir.
Aşk ateşiyle kavrulmamış insan tamamlanmamıştır; yarımdır, noksandır. Aşktır insanı olgunlaştırıp kemale erdiren.
Sözü bir başka bilgenin yorumuyla, Aragon’la bitirelim: Aşk, bize güç veren tek özgürlük yitimidir.”
Son cümlesini okurken iyice duygulanmış, sesi titremişti. Bakışlarını kağıttan kaldırıp masanın çevresindekilere tek tek baktı. Kimsede çıt yok. Hoca gözlerini iki elinin arasında yuvarladığı kaleme dikmiş; ötekilerin kimi önüne, kimi havaya bakıyor.
Giderek tedirgin edici bir hal alan sessizliği Hikmet bozdu. Dudaklarını kemirerek ayağa kalkıp, gözlerini ufuktaki bir boşluğa dikerek gürledi.
“Retorik, retorik… Olmaz. Roman sanatı bu kadar kuru sözü kaldırmaz. Hangi yüzyıldayız? Kime ders veriyorsunuz? Bu sınıftaki hiç kimsenin böyle yazmaya hakkı yoktur, olmamalıdır. Roman diye bunu yazıyorsanız eğer, taaa en başa dönmek, işin alfabesinden başlamak gerekir.”
Susup derin bir soluk aldıktan sonra konuşmayı sürdürdü.
“Yazar önce kendisi inanmalıdır yazdıklarına, başka kaynaklardan yararlansa bile bilgiyi içselleştirip kendinin kılmalıdır. Sen, bu yazdıklarının ne kadarına inanıyorsun ki okurun da kabullenmesini bekliyorsun? Bir başöğretmen edasıyla kime, neyi öğretiyorsun?”
Masadan uzaklaşmış, salonun ortasında ileri geri yürüyerek konuşuyordu şimdi. Oy birliğiyle aldıkları kararı unutup bir sigara yakarken elleri titriyordu.
“Roman sanatında ukalalığa yer yoktur. Okura sayfalar dolusu kuru bilgi aktarma yöntemi çoktan çağını kapattı. On dokuzuncu yüzyılda mı yaşıyoruz; bu nasıl bir yaklaşım, ne biçim bir üslup? Charles Dickens, Jane Austen günümüzde yaşasa böyle mi yazardı sanıyorsunuz? Gurur ve Ön yargı, Mansfield Park, Oliver Twist okuduğumuz biçimiyle mi sunulurdu?
Edibe dehşete kapılıp sandalyesinde iyice büzülmüş, mümkün olsa yerin dibinde kaybolmaya hazır, masadakiler – Hoca dahil- sus pus. Hikmet konuştukça konuştu. Baş parmağıyla işaret parmağının arasına sıkıştırdığı sigaranın külü uzadı, döküldü. Sonra, artık herkes hiç susmayacağını düşünmeye başlamışken başladığı gibi bir anda bitirip sandalyesine yığıldı.
“Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.”
Salona gergin, henüz hiçbir gerilimle sınanmamış dostluklarını yok etmeye gebe bir suskunluk çöktü. Lacivert boyası yer yer pasla lekelenmiş bir tanker boğazı ortalayarak geçti. Bir korna acı acı öttü, martı çığlıkları…
Tüm gözler Edibe’ye çevrilmişti. Kimi kaygılı, kimi bir sonraki sahneyi merakla bekleyen bakışlar…
“Teşekkürler Hikmet. Söylediklerini dikkate alacağım.”
Tüm gücünü toplayarak konuşmuş, boğazına düğüm düğüm dizilen hıçkırıkları yutup normal bir ses tonuyla konuşmayı becermişti. Gergin bedenler gevşedi, tutulan nefesler bırakıldı. Hoca elindeki kalemle oynamayı bırakıp arkasına yaslandı.
“Evet, Hikmet’in söyledikleri hepiniz için çok önemli, mutlaka dikkate alınması gereken bilgiler. Sana da teşekkürler Edibe. Bu okuduğun parça anlatıcının mı yoksa karakterlerden birine mi ait?
“Hayır Hocam. Bu yazıyı romanın girişi için epigraf olarak düşündüm. Altına da hayali bir filozof adı koymayı planlıyorum.”
Hikmet hemen elini kaldırdıysa da sözü Suzan kaptı.
“Projenin adı ebedi aşk ama başına bu yazıyı koyuyorsun. Çelişkili değil mi?”
“Suzan haklı, ben de aynı şeyi söyleyecektim.”
“Aşka negatif bir anlam yüklemişsin burada. ”
“Bu yazıyı okuyan hikayene inanmamakla kalmaz, aşık olmaktan da nefret eder.”
“Kendi kendini inkar ediyorsun. Hikayene ihanet ediyorsun. Yazık!”
Soluğunu tutmaktan bitap düşen grup birden canlanmış, tartışma kızışmıştı. Konu Edibe’nin yazısından uzaklaşıp aşkın nasıl bir duygu olduğuna, oradan da sanattaki önemini saptamaya gelmişti ki Hoca müdahale etti. Bu süre zarfında Hikmet Edibe’yle gözgöze gelebilmek için kıvranmış, ama o yüzünü denize çevirdiğinden bütün çabası boşa gitmişti.
“Evet arkadaşlar, konumuza dönelim. Edibe, bir mutlu aşk romanı yazmak niyetindeysen bu epigrafın içeriğini bir kez daha düşünmeni öneririm. Kontrast yaratmak istemiş olabilirsin, ya da bu yazı hikayenle örtüşüyor da olabilir, bilemeyiz. Yorumları gerektiği gibi değerlendireceğinden kuşkum yok. Evet sıra kimde?”
Sorusunu sorarken saatine bakıp dersin bittiğini fark etti. Hoca yanındakilerle konuşarak eşyalarını toplarken Edibe paltosunu kaptığı gibi çıktı. Asansör beklerken yakalanmayı göze alamadığından merdivenleri koşar adım inip bulduğu ilk taksiye atladı.
“Nereye hamfendi?”
“Dosdoğru sürün.”
Cumartesi trafiğinde durup kalkarak Dolmabahçe’ye doğru ilerlediler. Bu ruh haliyle eve gitmesi olanaksızdı ama ne yapacağını, nereye gideceğini de kestiremiyordu. Derste yaşadığı düş kırıklığı yetmezmiş gibi bir de dikiz aynasından ikide bir meraklı bakışlar fırlatan şoför çıkmıştı şimdi karşısına. Borcunu ödeyip indi. Kalabalığı yararak Dolmabahçe Camiinin kapısına yöneldi. İbadethanelerin, insanın varlığıyla birlikte sıkıntısını da küçültüp önemsizleştiren, dünyevi yaşamın çok da umursanmaması gerektiğini anımsatan kutsal havasını solumak; kendinden, yaşadıklarından olabildiğince uzaklaşmak istiyordu.
“Ayakkabıyla girilmez hatun, şunu da başına ört.”
Sakalını sıvazlayarak soluk renkli bir bez parçası uzatan adamı bir süre boş gözlerle süzüp gerisin geri döndü. Fındıklı Parkına kadar yürüyüp her nasılsa boş kalmış bir banka oturdu. Gayri ihtiyari babasının numarasına gitti eli. Çok mutsuzum baba diyebilmeye, onun hafif tütün kokan göğsüne sokulup sırtından hiç çıkarmadığı yün yeleğiyle kurduğu tavşan yuvasında tüm tehlikelerden uzak, güvende olmaya ihtiyaç duyuyordu. Unutkanlık hastalığının pençesine düşüp kendi bedeninde yok olan yaşlı adamın donuk bakışlarını anımsayınca kederi katlandı.
Bu da başka türlü bir ölüm mü baba? Bedenin sapasağlam ayaktayken sevginden, şefkatinden yoksun kalmak…
Ağlayabilse rahatlayacaktı ama göz pınarları kupkuru, cayır cayır yanıyor. Denizden esen rüzgar iliklerine süzülüp dişleri birbirine vurmaya başlayınca kalktı. Telefonunun ekranında hepsi Hikmet’e ait on yedi cevapsız arama…
Beni yıktın, tutunduğum son dalı da kırdın Hikmet. Ne diyeceksin? Hangi sözlerle telafi edeceksin yaptığını?
Yol boyunca birbirine kenetlediği ellerini sıkarak, ovuşturarak ne yapacağını düşündü. Daire kapısını güm diye çarpıp odasına çıkarken yazdıklarının tümünü silmeye kararlıydı. Kursu da bırakacaktı. Bilgisayarının ekranında tarayıp duvar kağıdına dönüştürdüğü fotoğraf belirince boğazını tıkayan düğüm çözüldü.
İki gözü iki çeşme, tüm bedeni hıçkırıklarla sarsılıyor.
“Abla ne oldu, neyin var?”
Fidan fal taşı gibi açılmış gözlerle kapıda.
“Hiç, yok bir şey, sinirim bozuk biraz.”
“Gözüne yazık be abla. Sağlığın yerinde, her şeyin de var çok şükür. Eee daha ne? Güzel bir çay yapayım mı, ya da kahve?”
“Çay koy hadi. Birlikte içelim.”
Fidan merdivenleri inerken Edibe ekrandaki Lamia Hanımın düğün fotoğrafına yeniden baktı.
Stüdyoda çekilmiş siyah beyaz resmin arka planı bomboştu. Yerde ve yanlarda yapma güllerle dolu sepetler. Yere kadar uzanan eteği yüzünden Lamia Hanımın nerede oturduğu anlaşılamıyor. Halit Bey yanda, ayakta… İki eliyle karısının omuzlarını nazikçe kavramış. İkisi de dosdoğru objektife bakmışlar. Fotoğrafçının önünde sergileyemedikleri sevgi kadının göğsünü çaprazlayarak kocasının eline uzanan parmaklarında toplanmış. Omzundaki ele gevşekçe değen üç parmak kutsal bir haleyle aydınlanıp bütün fotoğrafı ışığa boğuyor sanki. Kadının çocuksu bir masumiyetle kıvrılmış dudaklarında ancak dikkatle bakıldığında fark edilebilen uçarı bir gülümseme…
Mutlular. Çok aşık ve çok mutlular.
Mause’ ı kapat komutuna getirip enter tuşuna yumruğuyla bastı.
Aşk gözden kalbe düşen yıldırımdır.
Aristoteles
Sedat’ı kırmamak için, biraz da spor yerine geçer düşüncesiyle başladığı halk oyunları kursu bir süre sonra Melis’in hayatında önemli bir yer edinmişti. Çalışma saatlerini iple çekiyor; her figürde bedeninin daha önce hiç kullanmadığı becerilerini keşfederken derslerle, ödevlerle, artık yakından takip ettiği ülke gündemiyle yıpranan zihni dinleniyor; dans salonundan kan ter içinde ama tazelenmiş olarak çıkıyordu.
Çalışma sonrası sohbetleri de kursun vazgeçilmez bir parçasıydı. Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelmiş gençlerin birbirlerine anlatacakları hiç bitmiyor, her dersin sonunda mutlaka yeni bir şeyler öğreniyordu. Bir de yöresel tatlar vardı dersleri cazip kılan. Memlekete giden hiç kimse eli boş dönmüyordu. Çorum’dan leblebi, Antep’ten kömbe, fıstık, Aydın’dan incir, üzüm, içli köfte, cevizli sucuk… Daha önce tatmadığı lezzetlerle şenlenen sohbetler uzadıkça uzuyor, Melis çoğu zaman gruptaki son arkadaşı da kalkıncaya kadar oturuyordu. Emekli bir öğretmen olan Eğitmenini de seviyordu. İlerlemiş yaşına karşın sırım gibi, gözlerinden sevgi, şefkat fışkıran bir adamdı Halil Bey.
Kısa sürede oyunların tümünü öğrenmişti. Bazı derslerde Hoca ekibi ona teslim edip çay içmeye, yolu düşüp uğramış bir dostuyla ayak üstü sohbete gidecek kadar güveniyordu.
Bir gün çalışma bitiminde, kapıdan çıkmak üzereyken seslendi.
“Bir dakika bekler misin Melis?”
“Buyrun Hocam.”
“Sana bir öneride bulunacağım ama yanlış anlamanı istemem.”
Meraklandı kız.
“Ekibimde olduğun için çok memnunum. Bundan hiç kuşkun olmasın. Önerim senin iyiliğin için. Bizim oyunları görüyorsun. Daha çok kaba güce dayalı; hopla, zıpla, dön. Höt zöt biraz benim gibi. Halbuki sen ince yapılı narin bir kızsın. Silüetin, beden yapın Azeri ekibine çok daha uygun. Oraya geçmeyi düşünür müsün?”
“Aaaaa beni kovuyorsunuz yani?”
Suratı da asılmıştı.
“Hayır, olur mu hiç? Yanlış anlamamanı baştan söylemiştim. Teklifim yeteneğini daha iyi sergileyebilmen için. Dokuzlu’yu, Çibikli’yi herkes becerir ama Azeri oyunları öyle değil. İncelik ister; zarafet, yetenek ister. Eğitmen arkadaş da bu yüzden zor durumda. Hevesle başlayanların çoğu zor geldiği için bırakmış, yeterli sayı olmayınca da kurs kapanıyor biliyorsun.”
Hocanın bakışlarındaki ifadeye dayanamadı.
“Hangi gün çalışıyorlar? Bir deneyeyim. Ekibi sevmezsem geri dönerim ama…”
“Elbette, bizim ekipte yerin her zaman hazır.”
Azeri ekibinin çalışma günü geldiğinde isteksizce hazırlandı. Yolun yarısında geri dönmeyi bile düşündüyse de Hocaya verdiği söz yüzünden tam saatinde dernekteydi. Tereddütlü adımlarla kurs salonuna girdiğinde çalışma başlamamıştı henüz. İki kişi banklara oturmuş ayakkabılarını değiştiriyor, kızlı erkekli bir grup ayakta sohbet ediyor. Ne yapacağını bilemeden kapının girişinde öylece dikildi. Isınma hareketleri yapan delikanlı doğrulup kendisine yaklaştığında spor çantasını yere bırakmayı bile akıl edemeden bekliyordu.
“Siz Melis olmalısınız. Halil Hocanın grubundan.”
“Evet. Geciktim biraz, neyse ki Hoca da gelmemiş.”
“Hoca benim.”
“Yaaa…Haaaa…”
Şaşkınlıktan çok inanmazlığın ağır bastığı “ya” nın sonuna onlarca “a” yı neden eklediğini, arkasına o yontulmamış “ha” yı niye sokuşturduğunu, bütün ekiplerin başında orta yaşlı bir erkeğin bulunacağı yargısını nereden edindiğini bilemese de kirli sakalını kaşıyarak gülen, daha adını bile bilmediği bu adama aşık olacağını hemen anladı. Kalbi gümbürdüyor, avuç içleri terden sırılsıklam; kekeliyor, eli ayağına dolanıyor.
Kendiliğinden uzanan elini sıkıca kavrayıp sıktı delikanlı.
“Adım Kubilay. Az sonra başlıyoruz.”
Elindeki çanta kof bir patlamayla yere düşmüştü. Eğilip almayı bile akıl edemeden, gözleri delikanlıda öylece dikildi.
“Önce bizi izleyin biraz. Şurada, banklarda oturabilirsiniz.”
İnce uzun parmakların işaret ettiği yöne robot adımlarıyla yürüyüp parkeyle aynı renkteki, oturulmaktan cilası iyice parlamış arkalıksız banka çöktü. Su şişesini başına dikip kana kana içtiği halde ağzı kupkuru. Başı dönüyordu.
“Evet arkadaşlar başlıyoruz. Kızlar bu tarafa, önce erkekler…”
İnce uzun, çoğu sarışın, beyaz tenli gençlerin bileklerini döndürerek, dizlerinin üstünde yaylanıp kollarını öne arkaya hareket ettirerek ısınma hareketleri yapışını izlerken Halil Hocayı minnetle andı.
Sert adımlarla birkaç tur atan erkekler tek dizlerinin üstüne çökünce kızlar narin ama hızlı adımlarla gelip etraflarında kelebekler gibi dönmeye başladılar. Delikanlılardan biri yalnız kalmıştı. O da diz çökmüş el çırpıyor ama başucunda ipek örtüsünü dalgalandırarak uçuşan bir eşi yok. Eğitmen kayar adımlarla yanına geldi.
“Denemek ister misin?”
Ürktü.
“Komik görüneceğim.”
Rahat ol. Kimse senden mucize beklemiyor, derken gruba döndü.
“Arkadaşlar bir dakika. Melis Antep ekibinin çok başarılı bir dansçısı. Grubumuz dağılmasın diye aramıza katılmayı kabul etti. Özverisi için hep birlikte alkışlayalım lütfen.”
Kubilay kalkması için elini tutunca yekpare bir mutlulukla doldu içi. Bakışları parmaklarını sıkıca kavrayan elde, delikanlının peşi sıra yürüdü. Ayakları zemine değmiyor; pembe bir bulutla sarmalanmış, uçuyor. Tek başına el çırpmayı sürdüren delikanlının yanında durdular.
“Öbür kızları izle, aynını yapmaya çalış.”
“Gülmek yok ama…”
Bunu tüm ekibe kısa bir bakış fırlatarak söylemişti.
“Niye? İnsanları güldürebilmek güzeldir.”
Kızın hayretle açılan gözlerine bakıp bastı kahkahayı.
“Şakaydı. Kimse gülmez merak etme. Bizim ekip böyle. Her söyleneni ciddiye almamalısın.”
Kızları gözetlemekten, eline ayağına hakim olmaya çabalamaktan fırsat buldukça aynaya göz atıyor. Hantal, acemi devinimleri korkunç. Sırça saraya girmiş bir fil kadar orantısız, kaba saba…
Olmayacak, yapamayacağım. Kubilay ekibine başka birini bulsun.
Dönme faslının bitmesini beklemeden partnerine eğilip usulca, af edersin dedikten sonra banka geri döndü. Dansı bıraktığını fark etmemiş gibi yaptı eğitmen. Dersin sonuna kadar da başını Melis’in bulunduğu yöne çevirmedi. Tüm dikkatini ekibi izlemeye vermişti. Yeterince kıvrılmayan bir parmağı, eksilen bir gülümsemeyi bile fark edip uyarışına hayran kalan Melis’in gözleriyse aksine hep onun üstündeydi. Bakışları kah lacivert eşofmanın gevşekçe sardığı düzgün bacaklarında, kah terle ışıldayan pazularında dolaşıyor; daha ileri gidip çıkık elmacık kemiklerine yükseldiğinde yakalanma korkusuyla tavana atlıyor.
İzlerken basit, elleri zarifçe büküp döndürerek süzülmekten ibaret görünen Azeri oyunlarının bu kadar zor olabileceğini hiç düşünmemişti. Dizüstü çökmüş erkeklerin bacaklarını arka arkaya savurmasının nasıl bir güç gerektirdiğini tahmin edebiliyordu ama soylu bir duruşla bakışlarını yukarı dikmiş kadınların kayar gibi yürüyüşünün ardında yatan çabaya hiç dikkat etmemişti o güne kadar. Yere kadar uzanan ipekli kostümler nazlı nazlı dalgalanırken kendiliğinden gerçekleşiyormuş gibi görünen o süzülüşün altında yatan emek, bacakları sıkıca kavrayan taytlarla yapıldığında apaçık ortaya seriliyor. Topukları yere değdirmeden, sırf ayak parmakları ve tabanın bir kısmını yaylandırarak, bebek adımlarıyla döne döne ilerlemenin güçlüğü erkeklerin zorlayıcı kas hareketlerinden aşağı değil. Ve eller… Her bir parmağı belli bir açıyla büküp kıvırırken kolların dirsekte ve omuz başındaki açısını da kontrol altında tutmak; tüm bunları yaparken de tebaasını selamlayan bir kraliçe edasıyla gülümsemek…
Mümkün değil, yapamam!
Kalıp rezil olmakla gidip Kubilay’ın iç ferahlatıcı gülüşünden, kulağına şiir gibi gelen konuşmasından mahrum kalmak arasında gidip geliyordu. Üçüncü seçenek çok çalışıp başarmak ama nasıl?
Dersin sonunda ekip bağrış çağrış dağılırken Kubilay yanına gelip öbürlerine yetişebilmesi için boş zaman yaratıp yaratamayacağını sorduğunda kalbi duracak gibi oldu. Vakit bulabilirse birlikte çalışmayı öneriyordu.
Birlikte, baş başa…
Çakırkeyif bir baş dönmesiyle, çocuklar gibi hoplayıp zıplamamak için kendini frenleyerek çıktı İstiklal Caddesi’ne. Milano’da, Roma sokaklarında onunla el ele yürüdüklerini düşlüyordu saçma bir özgüvenle. Caddenin ortasında sarılıp öpüşüyorlardı hatta. Kubilay’ın taze kesilmiş çimeni andıran erkeksi kokusunu doyasıya içine çekerken ikisinin de gözlerinin için gülüyordu. Nasıl mutluydular.
Tramvayın çanıyla zıplayıp Milano katedralinin önünden Koska Helvacısının vitrinine geçince içinden kocaman bir kahkaha yükseldi.
İyi uçtum. Anneannemin kendi kendine gelin güvey olmak dediği tam da bu.
Annesiyle babasının gergin suskunluklarının farkına bile varmadan, yemeğini aceleyle yiyip odasına çekildi. Soyadını öğrenmeyi akıl edemeyişine küfürler yağdırdarak sosyal medya hesaplarında umutsuzca Kubilay’ın profilini aradı. Saatlerce, her olasılığı değerlendirerek… Sonuç alamayınca öfkeyle bilgisayarını kapatıp hayallere daldı. Ayak sürüyerek gittiği dersin devamını iple çekiyordu şimdi.


Bir yanıt yazın