Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 15

Kimse geçmişini geri satın alabilecek kadar zengin değildir!”

Oscar Wilde

Kızının beklenmedik isyanı karşısında şaşkına dönen Edibe kendine gelebilmek için en iyi bildiği yere, mutfağa koşmuş hummalı bir biçimde yemek yapmaya koyulmuştu. Aklı karmakarışıktı. Melis’in sadece o gün için öfkelenmediği apaçık ortadaydı. Yılların birikimini kusmuştu. Geçmişiyle ilgili yanıldığını, hatalar yaptığını zor da olsa kabullenebilirdi ama annelik söz konusu olduğunda…

Senden nefret ediyorum dedi açık açık. Sahtekar dedi.

Ne yaptım ben? Bakıcıların eline bırakmadım başkaları gibi. Dadısı vardı evet ama evde olduğum her an kendim ilgilendim. Mamasını ben yedirdim, altını ben değiştirdim. Yatağının başucunda ben masal okudum. Ne istediyse aldık. Bir dediğini iki etmedik. Okulunu bile kendi seçti. Daha ne?

Bir eli yağda bir eli balda yaşadı hep. Nankör!

Son cümle kulağını tırmaladı.

Annemi mi taklit ediyorum, Allah korusun!

Bıçak elinde pencere önündeki koltuğa yığılır gibi oturdu.

Hayal ettiğim hayatı yaşadığımı sanırken şu hale bak! Nereden nereye…

Bir yol sapağında durduğunu, yakın zamanda bir tercih yapmak zorunda kalacağını derinden derine hissediyor, korkuyla ürperiyordu. Önünde sakin, huzurlu bir geleceğin uzandığını sanırken belirsizlik, kapkaranlık bir boşluk…

Okulunu bitirdiğinde evlendirecektik. Kocasını kendi seçecekti elbette, karışır mıyız? Dillere destan bir düğün yapacaktık; dergilerde boy boy resimleri çıkacak, sosyete aylarca onları konuşacaktı.

Torunlarım olacaktı sonra, ben bakacaktım.

Yeniden ağlamak üzereyken telefon çaldı. Vedat arayıp gecikeceğini, yemeğe beklememesini söylediğinde mutfağı olduğu gibi bırakıp çalışma odasına çıktı. Bilgisayarına ilgisiz bir bakış fırlatıp camın önüne oturdu.

Sahtekar dedi bana. Sahtekar!

Doğumu, kucağına ilk alışı, ilk emzirmesi… İştahla yutkunduğunu, memesinden somurduğu ilk damlayı yuttuğunu hissettiğinde mutluluktan gözyaşlarına boğulmuş; parmağına sımsıkı yapışan minik eli seyretmeye doyamamıştı. Günler, geceler boyu… İlk gülümseyişi, uykusunda… Meleklere gülüyor, demişti annesi. Bebeklere uykusunda melekler görünür.

Bana baktığında şeytan görüyor olmalı.

Vedat’ın hastane odasında parmağına taktığı yüzüğü annesinin zoruyla aldığını öğrendiğinde bile üzülmemişti fazla. Erkek doğurmadığı için somurtup durmasını umursamayacak kadar mutluydu.

Babamdan bile kötüsün dediğine göre onun hakkında da pek iyi düşünmüyor olmalı. Ama neden? Bir dediğini iki etmez.

Ben çok mu memnunum o saçma sapan toplantılardan, yardım komedilerinden? Susup boyun eğiyorsam hep onun iyiliği için…

Bu cümleyi de yakıştıramadı kendine. O da annesinden alıntı…

Neden babamın ağırbaşlı sözleri değil de annemin- hem de en gıcık olduğum- lafları takılıyor dilime?

Ah baba! Çocuk olsam yine, gök gürlemeye başladığında ikimizi birden kucağına alıp başımızdan aşırdığın battaniyenin altına saklansam. Bu bizim tavşan yuvamız kızlar, burada size hiçbir şey zarar veremez desen. Çocuk saflığıyla, kuşkunun zerresini hissetmeden inansam sözlerine. Tüm korkularımdan, endişelerimden arınsam. Başım göğsünde uyuyakalsam.

Çok erken bıraktın bizi. Vakitsiz… Bir yabancıya, bardağa, sürahiye bakar gibi bakıyorsun yüzüme nicedir. Dayanamıyorum, çok ağır geliyor böyle unutulmak…

Bir hatırlasan beni, kızım, akıllı Edibe’m desen eskisi gibi. Kısa bir süreliğine de olsa razıyım. Başıma gelenleri anlatırım. Nerede yanıldığımı birlikte buluruz ama yok…

Gözyaşlarıyla ışıldayan bakışlarını yeniden bilgisayarına çevirirken kuruyup kalmış papatyaya ilişti gözü.

Seninle her şey bambaşka olurdu ama… Yazık!

Gecenin serinliğinde tüyleri ürperip dişleri takırdamaya başlayınca bir fincan ıhlamur içti. Sıcak çay içini ısıttı, gevşedi biraz. Bir battaniye alıp salondaki kanepeye uzandı.

Uyandığında sabah olmuş, Melis’le Vedat gitmişlerdi. Fidan’ın soru dolu bakışlarını görmezden gelerek üç beş lokma atıştırdı. Bir bardak çayla odasına çıkarken sıkı sıkıya tembihledi.

“Arayan olursa evde değilim tamam mı? Kim olursa olsun aynı şeyi söyle, çalışacağım.”

“Rahatına bak abla, kuş uçurtmam buralarda.”

Lamia Hanımdan getirdiği kutuyu, kesik uçlu kalemle, özene bezene yazılmış satırları bir kez daha okumak niyetiyle açtı.

Gözümün nuru sevdiceğim,

Dün gece seni düşünmekten yine kirpiklerim birbirine değmedi. Gözümü kırpmadan sabahı ettim hilal kaşlım. Hasreti içimi yakan mahinurumu ne zaman göreceğim diye kıvranırken tek tesellim naçizane satırlarımla biriciğime seslenmek.

Tez zamanda kavuşamazsak canıma kıyarım. Vallahi de billahi de tillahi de yaparım bunu.

Yüzünü buruşturup öbür mektuplara göz attı. Hitaplar değişik ama imza hep aynı: Kulunuz Halit Kehribarcı.

Kulunuz demiş, kulunuz. Lamia Hanım kendini kraliçe sanmakta haklı. Kulunuz Vedat. Hah ha! Hikmet der mi? Yooo, o da demez. Hangi çağdayız? Aynı duyguyu yaşatır ama.

Birkaç mektubu baştan sona okudu. İşine yarayabileceğini düşündüğü bölümleri not aldı. On yedinciye geldiğinde pes edip hepsini kutuya geri koydu. Alt kata indi, giyindi.

“Fidan ben biraz dolaşacağım.”

“Akşamki yemeği unutmayın da. Vedat Bey’i sinirlendirmeye gelmez. ”

“Aklımda merak etme.”

Sahile taksiyle inip oradan Bebek tarafına yürüdü. Berrak bahar göğünün altında Boğaz kıyıları cıvıl cıvıl. Karadeniz tarafından arada bir gelen esinti belli belirsiz yosun kokuları getiriyor. O kokuyu derin nefeslerle içine çekerken Hikmet’i, onun yanında geçirdiği saatleri anımsadı.

Arasam, sesini duysam hiç değilse. Kime ne zararı var?

Eli varmadı, yürümeyi sürdürdü.

Karşı sahilde yeni yeni açmakta olan erguvanların yeşillikleri benekleyen pembe lekeleri…Yazın müjdecisi saydığı o güzelim ağaçlar bile içini ferahlatamıyordu. Koşanlara, yanındakiyle sohbet ederek yürüyenlere, banklarda yüzünü güneşe verip kestirenlere, köpeğini gezdirenlere bakarken mutsuzluğunu daha derinden hissediyordu.

Herkesin keyfi yerinde! Bir ben…

Kimi ayakta, kimi açılır kapanır taburelerine oturmuş, pür dikkat oltalarını kollayan balıkçıların yanından sakınarak geçti. Renk renk plastik leğenlerde, kovalarda can havliyle çırpınan irili ufaklı balıklar… Seyyar tezgahlarda, çay kahve satanlar, mısırcılar, kağıt helvacılar…

Bir ben miyim kafası karışık ?

Hikmet’in evine sapan sokağın köşesine geldiğinde adımları kendiliğinden yavaşladı. O saatte evde olmadığını bilse de yokuşu tırmanıp kedi mamalarının durduğu köşeye ilişmek, onun belki de her akşam dirseklerini dayayarak manzarayı seyrettiği balkon korkuluklarını gözleriyle okşamak istiyordu. Ona ait bir şeye yakın olmak yalnızlığın içini titreten soğuğunu yok edecekti sanki.

Bir mucize olsa, şuracıktan çıkagelse…

Suç üstü yakalanmaktan korkar gibi yeniden hızlandı. Mısır konsolosluğunu koşar adımlarla geçip parka girdi. Asırlık ağaçların gölgelediği çimenlik ana baba günüydü. Şımarık çocuk çığlıkları, kulak tırmalayıcı köpek havlamaları…

Hisar’a gelince yukarıya, mezarlığa doğru tırmanmakla dümdüz devam etmek arasında gitti geldi. Aşiyan’da huzur içinde uyuyanların arasına karışıp bir süreliğine manzaralarını paylaşma fikri ağır bastı. Sonsuz uykularında birbirleriyle komşuluk eden iki büyük edebiyatçıdan feyz almak da vardı işin ucunda. Büyük yazarın kitabesindeki satırları bir kez daha düşünüp, sırrına ermeye çalışmak…

Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında…

Yokuşa sarmadan önce otobüs durağında oturup soluklanırken akşamki yemeği anımsadı. Saatine baktı. Mezarlığa tırmanmaktan vazgeçip gerisin geri yola koyulurken çantası birine çarptı. Sevgilisinin eline sımsıkı yapışmış, Melis’in yaşlarında bir kızdı. Gözleri çakmak çakmak, kıpkırmızı boyalı dudakları öfkeyle büzülmüş.

“Oha, dikkat etsene kadın.”

Edibe ağzını açıp bir şey diyemeden uzaklaştılar.

Omuzlarını kısıp iyice içine gömülerek yürümeyi sürdürdü. Tıklım tıklım kafeleri geçip meydanın hayhuyundan uzak boş bir banka oturdu. Daha sırtını boyası yer yer dökülmüş, pütürlü tahtaya dayarken ensesinde sarımsak kokulu bir soluk…

“A be hanımım atasın bir beşlik bakayım falcağızına.”

Oyalı çemberinin kıyısından kıpkırmızı bir karanfil sarkan çingene tombul kalçalarını sallayarak dolanıp yanına oturdu.

“İstemem, teşekkürler.”

“A be söylerim her bişeyleri, gamın kasavetin dağılır. Veresin elceğizini.”

Para verirse başından savabileceğini düşünerek cüzdanına davrandı. On lirayı havada kapan kadına eliyle git işareti yaptı.

“A be dilenci miyim ben? Yaparım işceğizimi, paramı alnımın teriyle kazanırım.”

Kara suratı daha da kararan, sigara lekeleriyle kaplı dudakları sarkan kadına elini isteksizce uzattı. Avucunu açıp parmaklarını geriye yatıran çingenenin kir dolu tırnaklarını görmemek için bakışlarını denize çevirdi.

“Adın ne hanım?”

“Edibe.”

“Hımmm, beyin seni aldatıyor mu?”

“Yoo o da nereden çıktı?”

“Baksana cancağızım, hayat çizgin tam orta yerinde bıçak gibi kesiliyor. Kurulu düzenini bozup bambaşka bir yola sapıyorsun. Vah güzelim vah! Çocukların da üzüyor seni.”

“Uydurma. Tek çocuğum var benim, pırlanta gibi. Ben onu üzüyorum asıl.”

Çingenenin kaşları çatıldı.

“A be yalancı mı dersin bana? İnanmıyorsan kendin bak. Nah işte burası. Şu iki çizgiyi gördün mü? İki çizgi, iki çocuk demek.”

Edibe’nin elini yeniden kendine doğru iyice çekip bir kez daha dikkatle baktı.

“Yok hanım, iki doğum var, kesin. Düşük falan yaptıysan belki…”

Henüz üç aylıkken düşen cenin çocuktan sayılır mı?

Unutmaya bıraktığı geçmiş, yıllar sonra avucunun içinde boy veriyordu. İrice bir kan pıhtısı görünümünde çöpe giden ilk bebeği… Eskisinden de koyu bir hüzne kapıldı.

“Haklısın, iki çocuğum var. Seni sınamak istemiştim.

Çingenenin yüzü ışıdı, dudaklarının arasından fırlayıveren sakız baloncuğu neşeli bir patlamayla ortalığı şenlendirip kayboldu.

“Cemile’nin falı yalan söylemez Hanım. Buralarda kime sorsan bilir beni. At bir beşlik daha çocuklarının geleceğini söyleyeyim.”

Edibe dalgın, çok uzaklarda…

Gitmeyelim demiştim, içime doğmuştu sanki. Olmazmış, anası babası evlendi aileden koptu diye düşünürlermiş. Hamile kadının kayakta işi ne? Aptal! Sineye çektim başıma geleni, ölmediğime şükredip sustum.

Kadının eline yirmi lira tutuşturup kalktı.

“Ağzına sağlık ama gitmem lazım.”

“Allah ne muradın varsa versin Hanım, herifi de takma kafana. Tez vakitte tövbe edip dönecek.”

İstemem, dönmesin. Açgözlü bir şırfıntının ağına takılıp kalsın. Keşke…

Bebek arabalarının, köpek gezdirenlerin, koşu yapanların arasından caddeye doğru yürürken dönüp az önce oturduğu banka baktı. Çingene kalkmış, başka bir ava doğru yaklaşıyor.

İçimi ferahlatacaktı sözde, yılan dilli!

Caddenin karşısındaki taksi durağına varmak üzereyken ayağı kayıp sendeledi. Ayakkabısına sıvaşıp dengesini yitirmesine neden olan yeşilimsi sarı şeyin ne olduğunu anlayınca içi bulandı. Kustu kusacak…

“Dikkat etsene kadın, az daha ezilecektin.”

Kapkara arazi aracının camından bağıran adamı duymazdan gelip açık gördüğü ilk kapıdan içeri daldı. Göğsü körük gibi, soluk soluğa…Ne oluyordu bugün? Her şey üst üste… İstanbul, sevdiği şehir ansızın kabusa dönüşmüştü?

Bir lokantanın tüplü sobalarla ısıtılan bahçesiydi bulunduğu yer. Tek tip battaniyelere sarınmış oturanlar yemeyi, sohbeti kesip bakışlarını üzerine diktiler.

“Tuvalet, lavabo ne tarafta?”

Lüks restoranın ayna kaplı tuvaletinde yüzüne su çarpıp darmadağın saçlarını eliyle düzeltti. Aynanın önünde duran orkidenin yapraklarını okşayarak nefesinin normale dönmesini bekledi bir süre. Dışarı çıktığında az buçuk toparlanmıştı. Meraklı gözlerden uzak bir masaya oturdu. Mönü bırakmak için gelen garsondan bir kadeh kırmızı şarap istedi. Onu bitirir bitirmez bir tane daha…

Telefonu çaldığında üçüncü bardağı sipariş etmek üzereydi. Nüveyre’ydi arayan.

“Sesin kötü geliyor canım. Ne oldu?”

“Çünkü öyleyim, çok kötüyüm. ”

“Nerdesin sen?”

“Güzel soru, neredeyim ben? Lokantada.”

“Hangi semt, lokantanın adı ne?”

Sağına soluna bakındı. Ne bir tabela vardı görünürde, ne isim…

“Mönü, peçete bir şey yok mu orada? Garsona sor.”

Peçeteyi süsleyen gösterişli amblemin altında yazan adı yüksek sesle okudu.

“Hiçbir yere kıpırdama, az sonra oradayım.”

Nüveyre’nin sesiyle sakinleşmiş, toparlanmıştı biraz. Şarap yerine kahve söyledi.

Arkadaşı bahçe kapısından girdiğinde bakışlarını masanın üstüne yan yana koyduğu ellerine dikmiş, kaskatı oturuyordu.

“Neyin var canım, ne oldu sana böyle? ”

Omzuna dokunan el sihirli bir etki yapmıştı sanki. Kasları gevşedi, arkasına yaslandı. Gözlerinde iplik gibi iki sıra yaş…

“Hiç, hiçbir şey aslında ama çok şey… ”

“Aç mısın?

“Kahvaltı etmiştim sabah.”

“Öğlen geçeli çok oldu. Garson bakar mısınız? Bize iki Penne Arabiata, bir büyük şişe de su lütfen. Suyu hemen getirin.”

Garson arkasını döner dönmez arkadaşının gözlerini kuruladı. Avuç içlerine bolca kolonya döküp ovuşturdu. Gelen şişeyi bardağa boşaltıp uzattı.

“Hepsini iç, dik kafana.”

Uslu bir çocuk gibi sessizce itaat etti Edibe.

“Dün Melis’le tartıştık. Bugün de…”

Susup aklını toparlamaya çalıştı.

“Bugün de babanın mektuplarını okurken birden içim daraldı. Çıkıp biraz hava alayım dedim ama bin pişman oldum. Başıma gelmeyen kalmadı. Burası güya şehrin en mutena semtlerinden birisi.”

“Eh, beş milyonun yaşayacağı yere on beş milyonu sıkıştırırsan olacağı budur. Şehir toplama kampına döndü. Kapkaç falan mı?”

“Yok.”

Kısa yol yolcusu olduğu için homurdanan taksi şoföründen başladı anlatmaya. Denizin yüzeyine pasaklı gökkuşakları çizen petrol tabakasından, onunla birlikte çalkalanan pet şişelerden, plastik torbalardan… Duvarlardan salkım saçak sarkan kablo demetlerinden, en umulmadık yerlerde karşısına çıkan mezbeleliklerden, küfürbaz kızlardan, omuz vurarak geçenlerden, kene gibi yapışan falcıdan…

Soluksuz konuşuyordu. Noktasız virgülsüz… Konuştukça berraklaşıyordu zihni. Kısa belleği aşıp iyice derinlere, bilinçaltına yöneliyor; ilk buluşmalarından bu yana özenle yarattığı mutluluk görüntüsünü yerle bir ettiğini düşünmeksizin anlatıyordu.

Vedat’ın sadece işini düşündüğünü, kendisiyle hiç ilgilenmediğini söyledi. Beşinci evlilik yıl dönümlerinde dışarıda yiyeceğiz hazırlan dediğinde heyecanlandığını, ardından kendini kalabalık bir iş yemeğinde bulunca yaşadığı hayal kırıklığını anlattı. Bodrum’daki yazlığa kaç yıldır tek başına gittiğini, bütün yazı eş dost, akraba ağırlayarak geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Gururunu ayak altına alıp ilgi dilendiğinde kredi kartı limiti arttırma teklifiyle karşılaştığını anlattı. Arkasına attığı, belleğinden tamamen silindiğini varsaydığı düş kırıklıklarını bir bir ortaya döktü.

Kocasıyla ilgili içini kanatan ne varsa zamanın dalgalarıyla sürüklenip sürtünerek daha da keskinleşmişti. Bıçak yarası gibi acıtan anıların en tazesi de öyküsünün yayınlandığı dergiye göz gezdirmeye bile zahmet etmemesiydi.

Garson elinde tabaklarla başucunda bitmese susmayacaktı. Tepeleme parmesan peyniri dolu kaseyi iki tabağa paylaştırdı Nüveyre.

“Yaşasın karbonhidratlar. Bitirdiğinde mutlu hissetme garantisi veriyorum. Hadi bakalım.”

Tabakları boşalıncaya kadar konuşmadılar.

“Şimdi tatlı zamanı, ne istersin?”

“Çok olmaz mı? Bin kalori aldık zaten.”

“Boşver, sırası değil. Tiramisu sever misin?”

Tatlının yanısıra kahve de söylediler.

“Hiç kimsenin hayatı kusursuz değil canım. Anlattıklarını hafife aldığımı düşünme ama pek çok kadın evliliğinde daha beter sıkıntılar yaşıyor.”

Elini uzatıp arkadaşının solgun yanağını hafifçe sıvazladı.

“Bu anlattıklarını yıllar yılı önemsememişken neden böyle ansızın darmadağın olduğunu da çok iyi biliyorum. ”

“Gerçekten mi, neden?”

Derdinin devasıymış gibi dikkatle baktığı gözlerdeki neşeli, enerjik pırıltıların arasında çakıp kaybolan hüznü ilk o zaman fark etti.

“İlk karşılaştığımızda hayatından çok memnundun.”

“Evet.”

“Sonraki buluşmalarımızda da öyle…”

“Evet, haklısın.”

“Ne zaman ki annemin hikayesini dinledin, o zaman dengen bozuldu.”

Tartışma kabul etmeyen bir kesinlikle konuşmuştu.

“Yok canım, ne alakası var?”

“Sandığından daha çok… Başkalarının mutluluğuna tanık olmak sarsar insanı. İçbükey aynalar gibi ufak tefek dertlerimizi sıkıntılarımızı büyütür, gözümüze gözümüze sokar. Annemin kusursuz evliliği bu yüzden zehirlidir biraz. Dokunanı yakar.”

“Ama ben hiç o açıdan bakmadım ki. Zevkle dinledim.”

“Ondan hiç kuşkum yok. Ama dinledikten sonrasını bir düşün.”

Önüne düşen bir tutam saçı eliyle geriye attı.

“Bunun için annemi suçlayamam elbette. Doğuştan gelen öz güveni, ışıltısı, evlendikten sonra iyice parlamasına, insanları mıknatıs gibi kendine çekmesine neden olmuş ama işte… Halamı gördün. Başka bir ortamda pekala idare edecek biriyken annemin gölgesinde silikleşip karikatüre döndü kadıncağız.

Bak bana. Neden evlenemedim sanıyorsun? Karşıma uygun kimse çıkmadığından mı? Yoo… Ama hepsini bozuk para gibi harcadım, çünkü annemin yaşadığı aşktan aşağısına gönül indiremedim. Eşim olacak adam babam gibi kusursuz olmalıydı. Gördüklerim, anlatılanlar zihnime öyle kazınmıştı ki başka türlüsünü kabullenmem imkansızdı. Sonuç?”

“Ama ben hep senin…”

Nüveyre sözünü tamamlamasına fırsat vermedi.

“Bu yaştan sonra başka ne yapabilirim ki? Yiğitliğe leke sürmemek de, kuyruğu dik tutmak de, ne dersen de… Ben arzu etmez miydim kocamı koluma takıp gezmeyi, tatillere çıkmayı, yeğenlerim yerine kendi çocuklarımı sevmeyi, onları öpüp koklamayı… Tek başıma uyumaya alışkınım, onu çoktan geçtim ama yeni yıla annemle çay içip televizyon seyrederek girmek yok mu… Nefret ediyorum yılbaşlarından. O günü takvimlerden yırtıp atasım geliyor.”

Kapıdan girdiği zamanki güçlü, tuttuğunu koparan kadın değişmiş, omuzları çökmüştü. Peçetesinden minik parçalar koparıp top haline getiriyor, tabaktaki çikolata lekelerinin üstüne hınçla fırlatıyor.

“Bir adamı sevmiştim. O da beni… Mutluyduk, daha da olabilirdik. Reddettim. Sebep neydi biliyor musun?”

Bir soru değildi bu ama Edibe yine de başını hayır anlamında salladı.

“Annem odaya her girdiğinde ayağa kalkmıyordu. Hepsi bu! Hakkını yiyemem, annem bu konuda ağzını açıp tek söz etmedi ama ben hissettim. Gözünün kuyruğuyla süzüşünden, dudaklarını kemirişinden etkilenip ezildim karşısında. Sevdiğim adamı küçümsedim.”

Üst üste birkaç kez yutkundu.

“Günlerce aradı. Bari nedenini söyle diye yalvardı. Tek söz etmedim. Aptal kafam!”

Gözyaşlarını daha fazla zapt edememişti. Şaşkına dönen Edibe mendil uzatmayı bile akıl edemeden öylece bakakaldı. Bir süre sessizce gözyaşı döken Nüveyre kızarmış gözlerini tabağından kaldırıp arkadaşına dikti.

“Üç kardeş yeni yetmeliğimizden itibaren annemin gelinlerin başına bela olacağını konuşurduk. Yere göğe koyamadığı oğullarına hiçbir kızı layık görmeyip ecel terleri döktüreceğinden kuşkumuz yoktu. Lamia tarzı kaynanalık, diye bir deyim bile uydurmuştuk. Ferit abim tek kaşını kaldırıp, ağzını burnunu yamultarak mobilyaların tozunu kontrol eder; sesini anneminkine benzeterek halıların saçaklarına, perdelerin plilerine bahane bulurken kahkahalarla gülerdik.

Günü geldiğinde tersi oldu. Annem iki abime de hiç karışmadı. Gelinleriyle canciğer kuzu sarması olmadı, araya hep mesafe koydu ama sorun da çıkarmadı. Oğullarının kiminle evlendiği umurunda değil gibiydi.”

Kapıdan gelen esinti peçeteleri uçurdu. Buz kesti içerisi. Edibe sandalyenin arkasındaki şalı alıp sarındı. Nüveyre soğuğu fark etmeyecek kadar dalgındı.

“Ama sıra bana geldiğinde atmaca kesildi.”

“Neden, ne yaptı mesela?”

“Önce anlayamadım. ‘Benim kızımı alacak olan adam …’ diye başlayan cümleleri hoşuma bile gidiyordu. Sonraları rahatsız olmaya, hatta korkmaya başladım. Nasıl birini hayal ediyordu benim için? Kime yakıştırıyordu?

Yine de iyimserliğimi koruyordum. Birine aşık olduğumda duygularıma saygı göstereceğinden hiç kuşkum yoktu. ”

Islak gözlerini sildi.

“Kemal’le tanıştırırken gönlüm çok rahattı. Beni mutlu eden adamı sevmesinden daha normal ne olabilir ki, diyordum kendi kendime. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Annemin aurası sevgimden ağır bastı. Değiştim. Yan yana geldiklerinde sevgilime onun kusur arayan gözleriyle baktım. Sevgilim değil annemin damadıydı o artık ve her şeyi gözüme battı. Giyinişi, oturuşu kalkışı, konuşması… Yanlış adamı sevdiğimi düşündüm.”

Bakışlarını diktiği duvardan yeniden arkadaşına çevirdi.

“İster inan, ister inanma, annemle babamın mutluluğu benim yazgımı belirledi Edibe. Erkeklerle arama Çin Seddi gibi bir duvar ördü.”

“Ama daha gençsin, önünde yıllar var.”

“Yaaa ne demezsin. Annelik treninini de kaçırdım üstelik.”

Edibe arkadaşını teselli edecek sözleri bulmakta zorlanıyor.

“Her an doğru insanla karşılaşabilirsin, evlat edinirsiniz. Gün doğmadan neler doğar.”

Başını umutsuzca sallayıp derin derin iç geçirdi Nüveyre.

“Aşk kapımızı çaldığında, bedeli ne olursa olsun, asla sırtımızı dönmemeliyiz; asla. Çok pişmanım. Arkama dönüp bakmadan gitmeliydim Kemal’le. Onu bilmem ama ben yarım kaldım. Kendimi ne kadar zorlasam da onunla yaşadığım mutluluğu başka hiç kimsede bulamadım. Yapamadım.”

Edibe kendini unutmuş, arkadaşının yüzünü güldürmek istiyor. Ancak zihninde bir ışıltı, parlak bir renk olarak beliren düşünceler sözcüklere dönüşemeden buharlaşıp yok oluyorlar. Tek yapabildiği, fincanın yanında serçe ölüsü gibi yatan, buz kesmiş elini okşamak.

El canlanıp Edibeninkini sımsıkı kavradı.

“Benden sana bir dost tavsiyesi canım. Annemin hikayesini dinle, anlat, yaz, ne yaparsan yap ama sakın ha kıyaslamaya girişip seni mutsuz etmesine izin verme. Sakın, sakın!”

“Tamam canım, anladım. Sakin ol.”

“Belki sana garip gelecek, kınayacaksın ama çoğu zaman benim payıma düşen mutluluğu da onların yaşadığını düşünüp ikisine de kinleniyorum. Biliyorum saçma bir düşünce ama elimde değil.”

Saatine göz atan Edibe telaşlandı. Ayağa fırladı. Hesabı ödeyip çıkarlarken Nüveyre bir kez daha uyardı arkadaşını.

“Dediklerim aklının bir köşesinde dursun; hatta yazıp masana koy. Kusursuz aşk sadece romanlarda güzel canım.”

İnsanlar hatalarını mutluyken değil,

mutsuzken anlar.

Daniel Defoe

Melis arabada yaşadığı öfke patlamasının ardından odasına çekildiğinde her zamanki gibi yine annesine verip veriştiriyordu. Onun çaresiz bakışlarını hayal ederek bildiği tüm aşağılayıcı sözleri sıraladığı halde rahatlayamadı bu kez. Tanık olduğu rezalet, annesinin sinik tavırlarına söylenerek geçiştirebileceğinin çok ötesindeydi.

Dirseklerini dizlerine dayayıp, ağrıdan çatlayan başını ellerinin arasında sıkarak yatağının kıyısında epeyce oturdu. Zihninde dolanan birbirinden kopuk, belirsiz fikir kırıntılarını bir düzen sokmak, bir yol haritası oluşturmak istiyor, başaramıyordu. Az buçuk da olsa sakinleşmek için günü donuk film kareleri halinde sırayla anımsayarak en rezil top ten sıralaması yapmayı denedi. Bir işe yarayacağından değil, oyalanmak için…

Belediye Başkanı, Dernek Başkanı, Okul Müdürü ilk üçe girer ama en başa kim oturur? Bir de sponsorlar var, başta babam… Aslında en tepeye bu kampanya fikrini ortaya atanı yerleştirmeli

Bu pisliğin içinde benim yerim neresi peki? Suya sabuna dokunmayan, yararsız bir gözlemci… Olmaz, hayır. Bir şeyler yapmalıyım.

Göz erimindeki eşyalara tiksintiyle bakarken Kubilay’ın söylediklerini anımsadı.

Bana verilenleri reddetmek faydasız. O halde…

Telefonuna uzanırken onun bir yarışma için yurt dışında olduğunu anımsayıp Sedat’ı aradı. Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, yanıtını alınca telefonu yatağın üstüne fırlattı.

Çıldıracağım. Oyalanacak bir şeyler bulmalıyım.

Bilgisayarını açıp her seferinde yenildiğini umursamadan saatlerce, inatla oyun oynadı. Gözleri kan çanağına dönüp ekranı göremez hale gelince yorganın altına süzüldü. WhatsApp’tan mesaj atıp Kubilay’dan döner dönmez aramasını istemeyi ancak ertesi sabah, iyi kötü toparlanmış olarak uyandığında akıl edebildi.

Bitmez tükenmez gibi görünen iki günün sonunda, dernekte buluştular.

“Hava çok güzel. Sahile doğru yürüyelim mi yoksa burada mı oturalım?”

“Yürüyelim.”

İstiklal Caddesinin kalabalığını aşana kadar konuşmadılar. Tünel meydanını geçip Galata Mevlevihanesi’nin kapısına varınca gelip geçenler seyreldi, gürültü dindi.

“Telaşlanma dedin ama yine de merak ediyorum. Ne oldu?”

Delikanlının esmer yüzünü, ışıldayan gözlerini görür görmez anlatmak için sabırsızlandığı hikaye önemini yitirmişti.

“Oturunca anlatsam.”

“Nasıl istersen.”

Bir kapının eşiğine uzanmış kedinin başını okşarken söylemişti bunu. Yürüdüler. Karton parçalarıyla dolu dev bir çuvalı tekerleklerin üzerinde sürükleyerek inen kara kuru bir yeni yetmeye yol vermek için yana çekildiler. Plastik terlikten kirli parmakları fırlamış çocuk ardında ağır bir ter bulutu bırakarak, yuvarlanır gibi geçip gitti. Karaköy’ün ara sokaklarında birbiri ardına açılan kafelerden birine oturdular. İkisi de kahve istedi. Kubilay sade, Melis şekerli…

“Yardım kampanyasının seni neden bu kadar alt üst ettiğini merak ediyorum.”

Sık yapraklı sarmaşıkların örttüğü çardağın altında kahve kokusuyla çevrelenmiş otururken öyle mutluydu ki! Nereden başlayacağını bilemedi önce. Gözlerini, kemire kemire yonttuğu tırnak etlerine dikip düşündü.

“Çok iyi niyetle, güzel şeylere tanık olacağımı düşünerek gittim oraya. Anneme ilişkin duygularımı da onarma umuduyla.”

“Annenle sorunların olduğunu bilmiyordum.”

“Olmaz mı? Neyse, onu geçelim şimdilik.”

Mahalleye vardıkları andan başlayarak hiç bir ayrıntıyı atlamadan anlattı. Konuşurken sesi alçalıp yükseliyor, kimi zaman hıçkırır, kimi zaman öfkeden boğulur gibi çıkıyordu. Kahvesinden küçük yudumlar alarak sakince, kesmeden dinliyordu delikanlı.

“Yaptıklarından o kadar hoşnut görünüyordu ki daha fazla tutamadım kendimi. Çığlık çığlığa haykırdım resmen.”

Yumuşacık gülümsedi Kubilay.

“Kendini de anneni de gereksiz yere üzmüşsün.”

“Ama o çocukların bakışlarını görseydin…”

Kubilay elini uzatıp kızın yanağına hafifçe dokundu.

“Seni anlıyorum Melis. Çok iyi anlıyorum. Daha beterlerini görmediğin için o çocukların utancı sana katlanılmaz geliyor. Bir maden işçisinin nasıl yaşadığını düşündün mü hiç? Kelle koltukta cehennemin dibine inişini; kir pas, kan ter içinde sadece gözlerinin akı ışıldayarak çalışmasını; üstündeki tonlarca toprağı düşünmemek için türkülere, dualara sığınışını… Çocuklar böyle şeyleri senin sandığın kadar umursamazlar ama bir baba, ailenin reisi bellenmiş bir adamın aç çocukları, karısı karşısındaki utancını tarife, kelimeler yetmez.”

Melis yanağına değen elin etkisiyle sersemlemiş, kalakalmıştı.

“İntihar edenlerin yüzde yetmiş üçü erkek biliyor musun? Kadınlarda bu oran yüzde yirmi yedi. Neden dersin?”

Bu topraklarda kadın olmak kolay değil biliyorum ama erkek olmak da çok zor. Taşıyabileceğinin çok üstünde sorumluluk yükleniyor erkeklere. Taş gibi, kaya gibi olması bekleniyor. Doyasıya gülemez, karı gibi gülme, derler. Canı yanar ağlayamaz. Neden? Çünkü erkekler ağlamaz. Para kazanıp evini geçindiren duygusuz birer makine olmaları istenir çoğu zaman. İşte bu yüzden gazetelerin üçüncü sayfaları cinnet geçirip çoluğunu çocuğunu doğrayan erkek haberleriyle dolu. Vahşet, cahillik deyip geçmez azıcık araştırırsan, katlanması güç bir dramla karşılaşırsın mutlaka.”

Gülümsemesi solmuş, ciddileşmişti.

“Neden Devlet genç evlilikleri teşvik ediyor; kredilerle, destek programlarıyla erkenden başını bağlamaya çalışıyor?”

“Neden? Kötü bir şey mi bu?”

“Tek başına bir erkeğe boyun eğdirmek zordur. Ama bir ailenin başına geçip en azından bir kişinin daha sorumluluğunu üstlenince kıskıvrak bağlanır. Boynundaki görünmez yularla istenen yere çekilebilen bir köleye dönüşür. Boşanmakla bile kurtulamaz. Çocuklar devreye girince işi daha da zorlaşır.

Çekirdek aile dediğimiz yapının Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıktığını biliyorsun değil mi?”

“Yoooo. Daha önce yok muymuş? Nasılmış yani?”

Şaşkınlığı, bilgisizliğini ört bas etme isteğini unutturmuş, sorular ağzından arka arkaya dökülmüştü.

“Varmış ama rol dağılımı daha özgür, daha adaletliymiş. Ev tipi üretim söz konusu olduğundan iş yeri diye bir kavram yokmuş öncelikle. Kadın erkek bir arada çalışıyor, rol paylaşımına da her hane kendisi karar veriyormuş. Sömürü var mı var o zaman da ama şimdiki kadar sistematik değil.”

Boş fincanları almaya gelen garsondan iki çay isteyip konuşmasını sürdürdü.

“İki yüzyıl küsur yıl önce, buharlı makinenin icadıyla ortaya çıkıp her koşula ayak uydurup semirmiş bir sistemle annene babana kızarak, küserek mücadele edemezsin Melis. enerjini boşa harcamış olursun canım.”

Kubilay’ın anlattıklarına daldığından son kelimenin önemini daha sonra, yalnız kaldığında fark edecekti.

“Hep böyle olmak zorunda mı, değişemez mi bu düzen? Eli kolu bağlı seyre mi bakacağız?”

“Kim demiş? Elbette boş durmayacağız; durmuyoruz da. Mümkün mü? Eşyanın tabiatına aykırı öncelikle. Sanayi Devrimi yükselirken eş zamanlı olarak karşı eylemler de başladı. Feminizm tarihi bile dokuma işçilerinin ayaklanmasıyla başlatılır biliyorsun.”

Bilmiyor ama öğrenecek. Öğrenmek zorunda.

“Sivrisinekler tek tek avlanarak yok edilmez, bataklığı kurutmak gerek. Bütün dünyayı ele geçirmiş bir sistemle baş etmek için daha köklü önlemler, büyük hareketler gerekir. Bunun için de örgütlenmek, güç birliğine gitmek lazım.”

Tavşan kanı çayından aldığı yudumun tadını çıkarıyormuş gibi gözlerini yumup daha sonra üzerinde dikkatle düşünebilmek için cümleyi olduğu gibi belleğine kazıdı.

“Uzun soluklu, çok emek isteyen bir mücadele bu Melis.”

Artık kendisinin de bir şeyler söylemesinin zamanı gelmişti. Yoksa iyice aptal gibi görünecek.

“İnsanlar bilmiyor ki. Dünyanın parasını ödeyip aldığımız giysilerin hangi koşullarda üretildiğinin kaç kişi farkında? Şu Bangladeş’deki kazayı duyunca şok oldum resmen. Alışverişten tiksindim.”

Söz yerini bulmuştu. Kubilay’ın gözleri takdirle parladı.

“Sadece Bangladeş mi? Zenginlerin refahı için bütün çileyi Üçüncü Dünyanın emekçileri çekiyor. Çocuklar bile sömürülüyor. Uygar geçinen ülkeler kendi toprakları dışında yaşanan felaketleri bile isteye görmezden geliyorlar. Hepsi kendi seçmenine demokrat.”

Kubilay’ın gözlerindeki ışıltı kızı cesaretlendirmişti.

“Medya da sermayenin hizmetinde…”

“Hizmetinde değil, tamamen ellerinde. Televizyonun beyin yıkama gücünü keşfettiklerinden beri okumayan, araştırmayan herkes avuçlarının içinde. Biz de o kanaldan yararlanmanın bir yolunu bulmalıyız. İnternet ancak sınırlı bir kitleye ulaşıyor. Ulusal bir televizyon kanalımız olmalı. Ah biraz paramız olsa!”

Ne paradoks değil mi? Sermayeyle mücadele edebilmek için yine sermayeye ihtiyacımız var.”

Delikanlının kasılan çenesini, sıkılan yumruklarını göz ucuyla süzerken bir fikir parladı zihninde. Kubilay’ı kendine hayran bırakıp belki de aşık edecek bir planın çekirdeği…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir