Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 8

Çirkinlik diye bir şey varsa o da, gözlerindeki önyargılı ölçeklerdir.

HalilCibran

İkide bir aklına düşen borcu bir an önce ödemek istese de Sedat’ın çalıştığı alışveriş merkezine ancak bir hafta sonra gidebildi. Yiyecek katı her zamanki gibi kalabalıktı. Rengi iyice koyulaşmış yağın içinde tuhaf şekilli yiyeceklerin kızartıldığı açık büfe Çin lokantasını, Kayseri Mantıcı’sını, etli pideciyi, İnegöl köftecisini, İzmir lokmacısını geçti. Delikanlı bu kez tezgahın arkasında, kasada…

“Merhaba.”

“Buyrun, ne arzu edersiniz?”

Yine tanımadı. İnadına mı yapıyor?

“Borcumu vermeye geldim.”

“Borç derken?”

Delikanlı gözlerini kısıp dikkatle bakınca gamzeleri ortaya çıktı.

“Ah siiiiz… Zahmet ettiniz, hiç önemi yok.”

“Olmaz mı? O gece beni büyük sıkıntıdan kurtardınız. Alın lütfen.”

“Kim olsa aynı şeyi yapardı, büyütmeyin.”

Günlerdir çantasının ön cebinde bekleyen zarfı uzattı.

“Yapmayın lütfen, beni zor durumda bırakmayın.”

“Ama neden?”

“Görenler ne sanır düşünsenize? ”

Şöyle bir bakındı. Köfte ızgarasının başında bekleyen, patates tavasını sallayan, tepsileri dizen elemanların hepsinin gözü üzerlerindeydi. Omuz silkip ısrar edecekken Sedat’ın bakışlarındaki endişeden etkilendi.

“İşinizin bitmesini bekleyeyim o zaman. Kaçta çıkıyorsunuz?”

“Bir saat sonra…Beklemeye değmez, unutun gitsin.”

Ne biçim bir fakir bu?

“ Bekleyeceğim.”

“Bir şartla… Birlikte kahve içeceğiz. Ben ısmarlayacağım.”

Beklediği ilgi nihayet gelmişti. Kocaman bir gülümseme yayıldı yüzüne.

“Anlaştık. Bir saat sonra burada.”

Arkadaşlarının çoğu gibi Melis de bir alışveriş merkezinde hiç sıkılmadan günler geçirebilirdi. Alt kata inip bir iki çizme denedi, bir mağazaya girip yeni sezon ürünlerine göz attı. Birkaç trençkot giyip çıkardı. Spor mağazalarından birinde yürüyüş ayakkabılarını incelerken vakit dolmuştu bile. Yeniden yiyecek katına çıktığında Sedat önlüğünü, üstünde lokantanın amblemi yazılı şapkasını çıkarmış bekliyor.

“Nereye gidelim?”

“Ismarlayan sizsiniz, siz karar verin.”

“O zaman hemen dışarı çıkalım. Buranın havası beni boğuyor.”

Plastik sandalyeli, belediye çay bahçesi gibi bir yere mi götürecek beni? Yok artık!

“Ama benim vaktim az.”

“Olsun, gideceğimiz yer hemen arka tarafta.”

Başka bahane bulamadığından delikanlının ardı sıra yürüdü. Alışveriş merkezinin yan sokağa açılan, Melis’in daha önce hiç kullanmadığı kapısından çıktılar. Gruplar halinde sigara içen mağaza çalışanlarının arasından geçip aşağıya doğru ilerlediler. Az ileride, yolun karşısındaki daracık bir sokak girişini işaret etti genç adam.

“Şurası.”

Mama, su kapları sıralanmış, pencere girintilerinde kedilerin uyukladığı sokak hiç umut verici görünmüyordu. İçerinin ışıltılı vitrinleri, deri koltuklu şık kafeleri, granit zeminli ferah koridorlarından sonra daha da sefil görünen eciş bücüş kaldırıma dizilmiş tozlu camlar; içerlek, karanlık girişler… Bir çilingirle kargo bayisinin arasında kalan kapıya yaklaşınca durup dönerek bekledi Sedat. Melis tereddütlü adımlarla az geriden geliyordu.

Boyu aklımda kaldığından daha uzun, omuzları geniş. “Body” çalışıyor gibi sanki ama…

“Buyurun. Seversiniz umarım.”

Boncuk mavisine boyalı dar penceresinde Şairane yazan kafenin alçak kapısından etrafını dikkatle süzerek geçti. Kese kağıdı rengine boyanmış duvarlara elle irili ufaklı satırlar karalanmış. İkili, dörtlü mısralar, ünlü şiirlerden alıntılar… Kapıyla aynı renk çerçevelerde siyah beyaz fotoğraflar…

Minik kaktüslerin süslediği ahşap masalarda oturanların hepsi genç. Kitap okuyanlar, telefonunu kurcalayanlar, kafa kafaya vermiş fısıldaşanlar… Derinlerden gelen durgun ritimli müzik içeriye mistik bir hava veriyor.

Hiç de fena bir yer değil. Tavan biraz daha yüksek olsaydı.

“ Bahçeye çıkalım isterseniz, orası daha rahattır.”

“Üşümez miyiz?”

“Bir bakalım, üşürsek gireriz yine.”

Dip taraftaki alçak kapıdan çıkan garson Sedat’ı adıyla selamladı.

“Nasılsın Metin?”

“İyidir abi. Siz geçin ufoyu getiriyorum hemen.”

Bahçe dedikleri yer genişçe bir havalandırma boşluğuydu. Duvarlar belli bir hizaya kadar taş görünümlü bir malzemeyle kaplanmış, büyük saksılara dikilmiş gerçek bitkilerle yeşillendirilmiş. Pencere pervazına sıralanmış saksılarda, masalarda taze çiçekler…

Gerçekten de hiç fena değil. Bizim çocuklarla bile gelebiliriz.

“Nasıl keşfettiniz burayı?”

“Ders çalışmak için sakin bir yer ararken tesadüfen buldum. Sahibi de tanıdık çıkınca iyice ayağım alıştı. ”

“Ders mi? Ne dersi?”

“Öğrenciyim ben. Siyasal Bilgiler’de okuyorum.”

Garson tüplü sobayı yerleştirmek için oturdukları masaya yaklaşmasa suskunluğunu açıklamakta zorlanacak. Bu kez farklı bir gözle süzdü Sedat’ı. Giysileri uyumlu; temiz, pak… Elleri bakımlı.

“Evet abi, ne içersiniz?”

“Ben çay içeceğim her zamanki gibi ama…”

Melis’e döndü.

“Buranın közde kahvesi meşhurdur, denemek ister misiniz?”

“Yok, ben de çay alayım.”

Böyle bir yerde white chocolade mocca sipariş edilmeyeceğini bilecek kadar izan sahibi, mangal ateşinde pişmiş Türk kahvesi höpürdetemeyecek kadar da genç.

“Ben de tasarım okuyorum. Moda tasarımı… Burada başladım ama Milano’da sürdüreceğim eğitimimi. İşimin en iyisi olmak istiyorum.”

Üç yarmanın arasında ezilip büzülen bir şapşaldan ibaret olmadığını ispatlamaya çalışıyor. Hele ürkek serçe hiç değil.

“Giyim kuşam bu kadar önemli mi sizce?”

“Elbette. Giydikleri insanın karakterini yansıtır. Bir çeşit kartvizittir. Ayrıca ekonominin en büyük sektörlerinden birisi moda. Binlerce kişiye iş yaratıyor, milyar dolarlar dönüyor. Bu alanda başı çekenler de Milano, Paris, Newyork. Ben İtalya’ya aşık olduğumdan… ”

Daha da anlatacaktı ama Sedat araya girdi.

“Benim demek istediğim… Biliyorsunuz tekstil ürünlerinin doğaya maliyeti çok büyük. Kullanılan boyalar, kimyasallar suyumuzu toprağımızı zehirleyip öldürüyor. Bu açıdan bakılırsa insanların sırf moda değiştiği için yeni giysiler alması ne kadar doğru?”

Bangladeş’de çöken fabrika binasında çok sayıda işçinin öldüğünü, Kamboçya’da kötü koşullarda üretim yaptırdıkları ve çocuk işçi çalıştırdıkları için bazı markaların protesto edildiğini sosyal medyadan biliyor ama birbirinden şık, zarif giysilerin dünyayı kirletmekle suçlandığını ilk kez duyuyor.

“Uzak Doğu’daki birkaç olay yüzünden koca bir sektörü karalamak yersiz. Modasız yaşanmaz.”

“Temiz havadan, içilebilir sudan daha mı değerli sizce?”

Şu işe bak! Part time garsonluk yaparak okumaya çalışan bir zibidiye hesap veriyorum. Kendine gel kızım, ver şu lanet olası parayı, çek git.

Konuşma son derece hassas olduğu bir noktaya geldiğinden Melis’in bozulduğunu, suratının asıldığını fark etmemişti Sedat.

“Hayata nereden bakacağımızı başkaları belirliyor. İnsanı kendisine bile yabancılaştıran bu bakış açısını sorgulamadan kabulleniyoruz biz de. Düşünün, Coğrafya terimlerimiz bile ithal. Uzak doğu diyoruz. İyi de kime, neye göre uzak? Her şeyi Avrupa’ya göre konumlandırıyor olmamız ne üzücü, değil mi?”

Yine garson yetişti imdadına. İnce belli bardağa cankurtaran simidi gibi sarılıp gırtlağını yakmasına aldırmadan büyük bir yudum aldı.

Nasıl bir belaya çattım ben? Bu bay çok bilmişin yanında ağzımı açamayacak mıyım?

Arka arkaya yudumladığı çayı yarılayınca ansızın aklına gelmiş gibi cüzdanına davranıp parayı çıkardı, uzattı. Delikanlı bu kez itiraz etmeden aldı.

“Yalnız mı gitmiştiniz oraya?”

Delikanlının sesinde suçlayıcı, yargılayıcı bir ima aradı, bulamadı.

“Hayır arkadaşlarımla beraberdik ama içeride hepsi bir tarafa dağıldı. Sıkıldım çıktım ben de.”

“Öyle yerlere sizi tek başınıza bırakmayacak birileriyle gitmelisiniz. ”

Melis nasihat kokan sözleri duyunca yüzünü buruşturmuş olmalıydı ki durumu toparlama gereğini hissetti.

“Ben her zaman kapının önünde olmayabilirim.”

İnci dişlerini sergileyerek gülmeye başlayınca Melis’in öfkesi hafifledi. O da güldü. Birer çay daha söylediler.

“Peki siz kimle gitmiştiniz ?”

“Ben kulüpte değildim. Arkadaşımın yanından dönüyordum. Nöbetçi eczaneden.”

Zamanım yok dediğini unutup bir saatten fazla oturdu orada. Öğrenciliğin ve garsonluğun yanı sıra çevre örgütlerinden birinde gönüllü çalışan delikanlıyı dinlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı. Birlikte kalktılar. Ayrılırlarken Sedat eline bir broşür tutuşturdu

“Bir modacı olarak dilerseniz siz de güzel gezegenimize destek verebilirsiniz. Çevreyi kirletmeyen doğal materyaller kullanarak, geri dönüşüm projeleri üreterek ya da ne bileyim… Eminim siz çok daha özgün fikirler üretebilirsiniz. Dilerseniz sizi arkadaşlarla da tanıştırabilirim.”

Metroya binmek için yeniden alışveriş merkezine giren Melis broşürü gördüğü ilk çöp kutusuna attı.

Bir daha yüzünü göreceğim de sanki, ukala!

Eve döner dönmez odasına kapanıp ev ödevine odaklanmaya karar vermişti ama yapamadı. Dönüp dolaşıp Sedat’ın anlattıklarına takılıyordu aklı. Sonunda dayanamayıp kalktı, odasının bir duvarını boydan boya kaplayan gardrobu açtı. Tıklım tıklım dolapta onlarca bluz, atlet, kazaklar, sweatshirt’ler; renk renk, boy boy blucinler… Elini attığı her her giyside denize akan tonlarca boyayı, ot bitmeyecek kadar zehirlenmiş toprakları, renk sabitleyici kimyasallar solumaktan hasta düşmüş işçileri görüyor. Ciğerlerine dolan toz yüzünden genç yaşta ölen kot taşlama işçileri, Çin’de, Hindistan’da günde on iki on üç saat aralıksız çalışmaya zorlandığı için intihar eden çocuklar…

Fidan’ın özenle yerleştirdiği giysilerin arasında annesinin fakirlerine bağışlayabileceği parçaları ayırmaktı niyeti. İlk bakışta birbirinin aynı gibi görünseler de hepsinin değişik bir özelliği vardı. Dar paça, geniş paça, düşük bel, yüksel bel, strech, düz kesim, bazic, skınny, klasik, açık mavi, koyu mavi, buz mavisi, lacivertin farklı tonları, açık koyu smoke ve öbür renkler… Bütün dolabı eşeleyip, tüm çekmeceleri alt üst ettikten sonra yaka biyesi esnemiş bir tişortla topuğu aşınmış bir Adidas ayakkabı ayırabildi ancak.

Kendini olduğundan az göstermek tevazu değil budalalıktır; kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır.

Montaigne

Edibe durup dinlenmeden yazıyordu. Arkadaşlarından, Hocadan, özellikle de Hikmetten övgü aldıkça güveni artıyor, hedef büyütüyordu. Seminerin ilk günlerinde yazdıklarını acemice buluyor; kurgu becerisini arttırmak, dilini zenginleştirmek için durmaksızın okuyordu. Yine de emin değildi kendinden ancak Hoca son okuduğu öyküyü çok beğenip, birkaç arkadaşıyla birlikte çıkardıkları dergiye göndermesini istediğinde başardım diye düşündü. Adını derginin ilk sayfasında, tanınmış yazarların isimleriyle yan yana hayal ederek eve döndüğünde ayakları yere basmıyor; mutluluktan yapılmış bir bulutun üstünde geziniyordu.

Melis çığlık çığlığa boynuma atılıp öpücüklere boğar. Vedat şişinir. İşte benim karım, başaracağından emindim deyip hemen kendine de pay çıkarır. Olsun, varsın çıkarsın.

Anneme tek söz etmeyeceğim, pat diye dergiyi atacağım önüne. Bakalım o zaman ne diyecek?

Dersteki konuşmaları zihninde tekrar tekrar canlandırıyor.

Sen artık gerçek bir yazarsın dedi Hikmet. Yazarsın. Kurgusuyla, ekonomik kullanılmış benzetmeleriyle, diliyle, her şeyiyle kusursuzmuş öyküm. Başardım; başardım!

Nihal’le Nüveyre’ye müjdeyi verip gösterişli bir kutlama sofrası donatma niyetiyle mutfağa girdi. Kesti, doğradı, rendeledi, kavurdu, haşladı, fırına sürdü. Ardından salona geçip masayı en ağır kristaller, gümüş takımlarla donattı.

Önce Melis geldi. Oflaya puflaya ayakkabılarını çıkaran kızını kolundan tuttuğu gibi salona sürükledi.

“Sana bir müjdem var.”

“Hayırdır? Ooo sofra şahane, neyi kutluyoruz?

“Hikayem yayınlanacak. ”

“Vay canına, gerçekten mi?”

“Gerçekten. Hoca kendisi istedi. Düşünsene Melis, adım derginin ilk sayfasında görünecek ”

“Eeee süper bir haber bu. Vay vay vay!”

Sahne tıpkı hayal ettiği gibi; kızı, boynuna sarılmış yüzünü öpücüklere boğuyor. Şimdi daha da mutlu Edibe, içi içine sığmıyor.

Vedat da sevinecek. Önce şaşacak, inanmayacak ama…

“Dur sıkma boğacaksın. Deli!”

“Bir çıktı versene okuyayım.”

“Yanımda yok. Mail atayım istersen. Ama zıplamayı kes nolursun. ”

“Hemen gönder, hemen. Arkadaşlarıma da forward edeyim. Vay canına! Herkese ben ünlü yazar Edibe Demir’in kızıyım diyeceğim. Ay anne, çok havalı!”

“Uçma canım. O kadar kolay değil. ”

“Neden? Yazamam diyordun bak oldu işte. Hah babam da geldi.”

“Koş kapıyı aç.”

Melis zıplayarak giderken arkasından babana bir şey söyleme diye seslendi. Müjdeyi kendisi vermek, kocasının yüzünde belirecek şaşkınlığın tadını çıkarmak istiyor.

“Ooo muhteşem kokular geliyor. Ne pişirdin karıcığım?

“Ziyafet var baba. Kutlama yapacağız.”

“Dur canım sıkboğaz etme adamı. Hoş geldin hayatım.”

Vedat çantasını her zamanki yerine koyup kravatını sıyırdı.

“Hoş bulduk. Neyi kutluyoruz? Evlilik yıldönümümüz olamaz, değil mi? Yaş günün yeni geçti. ”

“Anlatırım. Sen soyun dökün hele. Melis sen de buzdolabından şişeyi çıkar canım. ”

Vedat yatak odasına yönelirken Edibe özenle hazırladığı sofrayı bir kez daha gözden geçirdi. Örtünün üstüne düşmüş bir gül yaprağını alıp parmaklarının arasında ezdi kokladı. Vedat ev kıyafetiyle sofraya geldiğinde Edibe şarabı kadehlere boşaltmış, salata, peynir servisini yapmıştı.

“Evet hanımlar. Söyleyin bakalım, kadehlerimizi neye kaldırıyoruz?”

“Bugün öykü okuma sırası bendeydi hayatım. Otobanda çiçek satan bir çingene kızını yazmıştım. Çok beğenildi. Suzan bile tek kusur bulamadı ama asıl büyük haber, yayınlanacak olması. Hoca hemen göndermemi istedi. Gelecek sayıda basılacak.”

“Ooo çok iyi. O zaman başarına içiyoruz karıcığım.”

“Başarılarının devamına anne.”

“Sağ olun, sağlığınıza, mutluluğumuza.”

Birbirine değen camların şıngırtısı, avizenin kristallerinde kırılıp binbir renge bürünerek üzerlerine dökülen ışık, Melis’in seçtiği kanaldan gelen piyano sesi… Edibe’nin yüreği şükranla dolup taşıyor.

“Ne kadar ödüyorlar?”

“Ne için?”

“Hikayen için, yayınlayacaklarmış ya…”

“Basılacak olması yeter hayatım. Ne parası?”

“Para vermiyorlarsa ne anlamı var ki? Başarı bunun neresinde?”

Vedat iki lokma arasında söyleyivermişti bunu. Edibe yutkundu. Çatalına taktığı lokmayı ağzına atıp uzun uzun çiğnerken salona tedirgin edici bir sessizlik çöktü. Melis giderek ürkütücü bir hal alan suskunluğu bozmak için ayağa kalktı.

“Ben tatlıyı getireyim.”

Yemeğin geri kalanında Vedat’ın şantiyede yaptığı değişiklikleri dinlediler. Melis tabağını bitirir bitirmez izin isteyip odasına sıvıştı. Edibe masayı toplayıp kahvesini getirdiğinde Vedat maç izlemek için televizyonun karşısına geçmişti.

“Bir şey istersen seslen, ben yukardayım.”

Heyecanlı bir anıydı maçın. Hıııı dedi sadece.

Edibe çalışma odasında ellerini ovuşturup dudaklarını kemirerek epeyce volta attıktan sonra ani bir hareketle oturup günlüğünü açtı.

Bunu unutmayacağım, asla… Belleğimi toptan yitirsem bile o bakışı anımsayacağım. Kızımın, kendi doğurduğum çocuğun bana acıyarak bakışını, gözleriyle bu nobranlığı sineye çekecek kadar çaresiz olamazsın deyişini asla aklımdan silmeyeceğim. Onurlu bir karşı çıkış bekledi benden, tepki vermemi, emeğimi savunmamı arzuladı. Yapamadım.

Parmak kadar çocuk bile ne istediğini kesinkes bilir, elde etmek için de varını yoğunu ortaya koyup direnirken ben nasıl böyle aciz… Yazıklar olsun!

Hayır, bu böyle sürüp gitmez, gitmemeli.

Paraymış, paran batsın.

Kalktı, camın önüne gidip karşı kıyının ışıklarına dikti gözlerini. Ani bir silkinişle dönüp yeniden yazmaya koyuldu.

Sana inat başaracağım Vedat. Göreceksin. Daha çok, daha iyi yazacağım. Kitabım, kitaplarım raflarda yerini alacak ve bugün olmasa yarın, değilse öbür gün para da gelecek. Ve, yemin olsun o kitaplarda senin adını kullanmayacağım. O gün geldiğinde “karıma sormaya gerek yok” diyemeyeceksin artık.

Yeter, yeter!

O gece yorgunluktan bitap düşüp sızana kadar bir dizi karar aldı.

Pazartesi sabahı evden çıkar çıkmaz doğru kuaförde aldı soluğu. Vedat, kadın dediğin saçından belli olur, dediği için yıllardır kestirmediği saçlarından kurtuldu önce. Kısacık, oğlan çocuğu gibi yaptırdı. Sonra alışveriş merkezine girip birkaç blucinle kızının giydiklerine benzer tişörtler aldı. İki de deri mont; biri uzun biri belinde…

Eve döndüğünde Fidan gitmiş, Melis henüz okuldan gelmemişti. Arada bir eliyle boş ensesini yoklayarak paketleri yatağın üstüne boşalttı. Hemen giymek için bir tişortla blucin seçip geri kalanını yerleştirdi. Kapıda dönen anahtarın tıkırtısını duyduğunda tepeden tırnağa değişmişti. Kucağında taşıdığı kitaplarla oflaya puflaya içeri giren Melis’in gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Anne inanamıyorum, bu sen misin?”

“Evet, nasıl olmuş?”

“Harika, muhteşem. En az on yaş atmışsın. Vay, vay, vay! Babam tanıyamayacak .”

“Baban beni saçımdan değil pilavımdan tanır canım.”

Melis son söylediklerini duymamış gibi, elindekileri bırakmayı bile akıl edemeden etrafında fır dönüyor.

“Anne var ya harbi çıtır olmuşsun. Bence hep böyle giyin. Çok cool’ O mamma mia! La grande bellezza, Principessa…”

Kızının coşkusu içine kurt düşürmüştü.

“Özenti mi duruyor yoksa? Gençleşme çabası gibi… Gülmesin millet. ”

“Saçmalama anne. Çok iyi etmişsin. Neydi o tayyörler, hocanım kıyafetleri? Bir gün okula gel de millet kadın görsün.”

“Öyle mi diyorsun? ”

Kapı çalındı. Nihal.

“Meliscim annene bakmıştım ama… Aaaaaa ay, üstüme iyilik sağlık. Bu ne? Ay ilahi! Melis’in arkadaşı sandım loş ışıkta. Gel şöyle bakayım. Ne yaptın sen kendine böyle? ”

Şimdi de o dönüyor etrafında.

“Çok güzel olmuş değil mi Nihal abla? Ben de şaşırdım.”

“Güzel de laf mı; yıllardır neden böyle giyinmedin şekerim? Yüzüne ne yaptırdın? Gençleşmişsin resmen.”

“Yok canım, sadece saçımı kestirdim. İçeri gelin hadi. Kahve yapayım size.”

İki arkadaş mutfağa geçtiler. Melis elindekileri odasına bırakıp geldi.

“Eeee anne, kuşak farkını kapattığımıza göre artık bana arka çıkarsın değil mi?”

“Hangi konuda?

“ Milano işi.”

“Melis babanı biliyorsun, dur bakalım. Bekle hele.”

“Ama anne… ”

Edibe’yi oturtup kahve yapma işini üstlenen Nihal araya girdi.

“Elimde sağlam bir iş var Melis, o olursa seni ben yollayacağım Milano’ya. Bu mıymıntıların nazını çekmek zorunda kalmayacaksın.”

“Yaşşa Nihal abla. Gel seni bir öpeyim.”

Nihal’i geçirince buzluktan çıkardığı eti çözdürüp fırına attı. Çorba yaptı, salata hazırladı. Kocasının mırın kırın edecek bir kusur bulmaması için her şeyi hazır etti.

“Hoş geldin hayatım.”

Vedat karısına kısacık bir bakış fırlattı. Sonra, ayakkabılarını çıkarırken tepeden tırnağa uzun uzun süzdü ama görünüşüyle ilgili tek söz etmedi.

“Hoş gelmedim Edibe. Canım sıkkın.”

Ellerinin titrediğini, modaya uymak için bıraktığı sakalını kemirdiğini o an fark etti Edibe. Bir felaket haberi duymaya hazırlandı. İş kazası, yaralılar, ya da Allah korusun ölüm…

“Hayırdır?”

“Muhattar Bey aradı, birkaç haftadır toplantılara gitmiyormuşsun. Bugün de istifa dilekçesi vermişsin.”

“Evet, verdim çünkü…”

Gözlerindeki öfke kıvılcımlarına inanamazlığın şaşkınlığı eklenmişti. Karısının sözünü kesti

“Bana sormadan…”

Gökdelenlerin eteğine midye gibi yapışmış o mahallenin kemiklerini sızlatan rutubetini, hala üstünden atamadığı kekremsi çürük kokusunu yeniden burnunda hissetti. İçi bulandı.

“Çünkü yardım diye kendimizi kandırıyoruz. Fakirliğin ne demek olduğundan bile haberimiz yokken o dernekte vakit öldürmek istemiyorum.”

“Yaaa öyle mi? O kadar basit yani.”

Edibe’nin önüne koyduğu terlikleri ayağına geçirirken düpedüz bağırıyor.

“Ben ailem rahat etsin diye gecemi gündüzüme katıyorum, ama karım haftada bir dernek toplantısına katılmaktan bile yüksünüyor.”

“İşe yaradığına inansam canım feda Vedat. Bizim orada yaptığımız gönül avutmak. Haftada birle de kalmıyor üstelik. Bugün falanca yararına çay, yarın mantı günü, öbür gün filanca okulda tanıtım toplantısı. Koş oraya, koş buraya.”

“Muhattar bey beni sayar da haber verdi Allah’tan. O dilekçe yönetime sunulmayacak Edibe.”

Hayvan ölüleriyle oynayan çocukları anlatmak için ağzını açmıştı; yutkundu, sustu. Kocasının alev saçan bakışlarına direnecek gücü yok. Kırık dökük bir sesle, bunu yemekten sonra konuşalım mı, diyebildi ancak.

Karısının süt dökmüş kedi duruşu Vedat’ın öfkesini yatıştırmıştı. Banyoya doğru giderken sesi sakin.

“Konuşacak bir şey yok güzelim. Muhattar beye dilekçeyi yırtıp atmasını söyledim. Bir daha da benden habersiz böyle saçmalıklara kalkışma sakın.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir