
Bir tek aşktır soğuk ömrün neşesi,
Bir tek aşktır acısı kalplerin
Bir anlık mutluluktur hediyesi
A. Puşkin
Bahar gecikmişti. Duvar oyuklarından, kaldırım taşlarının arasından başını çıkaran yeşillikler çiçeklenmeye fırsat bulamadan, Karadeniz üstünden gelip bastıran donla kavruluveriyordu. Hayat sobalı, kaloriferli ev içlerinde, klimalı ofislerde, gereğinden fazla ısıtılmış alışveriş merkezlerinde akıyor; bitmek bilmeyen kış, derdi başından aşkın insanların bungunluğunu iyice arttırıyordu. Kurşuni göğün ağırlığıyla ezilen binalara, Boğaz’ın karanlık sularında cenaze taşır gibi ağır ağır ilerleyen gemilere, teknelere baktıkça içi daha da daralan Edibe, yazmaktan ümidini kesmiş, camdan amaçsızca dışarıyı izliyordu. Bıkkın, bezgin…
Özür dileyip hatasını düzeltmek isteyen Hikmet aramayı ertesi gün de, ondan sonraki gün de ısrarla sürdürmüştü. Başlangıçta öfkesi yüzünden sessiz kalan Edibe serinkanlılıkla düşünmeye başladığında da ne diyeceğini bilemediğinden açmamıştı telefonları. Açamamıştı. Yazma hevesini kökünden budayan eleştiriyi hiçbir özür unutturamayacağına göre konuşmanın gereksiz olduğunu düşünüyordu. Üçüncü gün Hikmet aramayı kestiğinde bu kez farklı nedenlerle telaşlandı. Huzursuz bekleyişi Nihal elinde bir mektupla çıkagelene kadar sürdü.
“Şekerim bunu sana akşam vermeliydim ama çok geç geldim. Kusura bakma. Çay taze mi?”
Zarfın üstündeki yazıyı tanıyınca kalp atışları hızlandı, eli ayağına dolandı. Heyecanını belli etmemek için ne yapacağını şaşırdı. Arkadaşının garip davranışlarını fark etmeyen Nihal kendine bir bardak çay doldurup her zamanki yerine oturdu.
“Arkadaşın ne kibar bir adam. Ev bulmasına yardım ettim diye yemeğe götürdü beni. Öyle dandik bir kebapçı falan da değil haaa…En pahalısından Japon lokantası. Teppanyaki yedik. Havam batsın!”
Elindeki mektubu gayriihtiyari göğsüne bastıran Edibe, lokantayı anlatmaya koyulan kadının lafını ağzına tıkadı.
“Ev buldunuz mu? Beğendi mi, nerde?
“Adam zevk sahibi şekerim. Hem de asil ruhlu. Çoğu iş adamının tercih ettiği rezidanslardan bir iki yer göstereyim dedim lafını bile ettirmedi. Ben de epeydir elimde duran, restorasyondan geçmiş tarihi bir apartmandaki daireyi önerdim.”
“Mobilyalı istiyordu.”
“Evet bana da öyle söylemişti ama Arnavutköy’deki evi o kadar çok beğendi ki eşya almaya bile razı oldu. Beyaz eşyaları var ama mobilyası yok. Onları alacak. Görsen sen de hak verirsin. Salon yere kadar cam, tablo gibi manzarası var. Birkaç basamakla mutfağa çıkılıyor. Kaptan köşkü gibi, hem salona hakim hem de İkinci Köprüye. Bayıldı, pazarlık bile etmedi. Kira depozito trink para… Açsana şu mektubu, ne duruyorsun?”
“Ders notudur, sonra bakarım.”
Yüzünü ekşitti Nihal.
“Bazen sana inanamıyorum. Don yağından betersin. Ben olsam şimdiye elli kere okumuştum.”
Çayını yudumlamak üzereyken geri bıraktı.
“Sana bir şey diyeceğim ama kızmak yok.”
“Daha ne diyeceksin ki, buz kalıbı mı? Söyle hadi, içinde kalmasın.”
“Yok öyle değil. Söz ver ama…”
“Söz vermesem dilini tutabileceksin de sanki…”
“Bak bunu doğru bildin. Söylemezsem çatlarım. Bu adam sana aşık şekerim, haberin olsun.”
“Şimdi saçmaladın işte. Sadece arkadaşız biz.”
“İşine öyle geliyorsa anlamazdan gelmeyi sürdür ama benden kaçmaz. Yemek boyunca lafı döndürüp dolaştırıp sana getirdi. Adını söylerken gözleri parlıyor resmen. ”
“Senin aklın aşna fişnede ya herkesi de kendin gibi sanıyorsun. Sevgilisi var onun. Hem, ben evli bir kadınım, ne saçmalıyorsun sen?
Duyduklarından heyecanlanıp yerinden fırlamış, ne aradığını bilmeden dolapları karıştırıyordu.
“Kabahat bende ki sana uyup ciddi ciddi gerekçe sayıyorum.”
“Sevgilisinden ayrıldığını pekala biliyorsun. Ayrıca gönül ferman dinlemez şekerim. Geldi mi gelir.”
Çayından bir yudum aldı Nihal. Edibe’nin şaşkınlığından zevk alır gibi alaycı bakışlarla izliyordu bir yandan da.
“Çok hoş adam; romantik, zarif…Benimle azıcık ilgilense hiç durmam havada kaparım.”
“Boşuna heveslenme, Hikmet entelektüel. Her konuda çok seçici…”
Edibe neden huysuzlandığını, düşünüp taşınmadan arkadaşını incitebilecek sözlerle karşı çıktığını anlayamamıştı. Toparlamaya çalıştı.
“Yani demek istediğim…”
Nihal dudağını büküp yüzünü buruşturdu.
“Tamam tamam lafı çevirmeye uğraşma, mesaj alındı. Bu kadar açıkça yüzüme vurmasaydın keşke.”
“Sonunda üzülmeyesin diye hayatım. Onun aklı hala Sevgi’de biliyorum.”
“Neyse canım, erkek kıtlığına kıran girmedi ya. Ama bak bu dediğime mim koy. Bu adamın aklı sende.”
Nihal gittikten epey sonra açabildi zarfı. Hikmet’le Nihal’in Dragon Restoran’ın Boğaz manzaralı masalarından birinde kendinden söz edişlerini hayal etmek kalbini çarptırıyor ama mektubun içeriğinden ürküyordu. O öfke dolu eleştirinin ardından ufacık bir siteme, serzenişe bile tahammül edemeyecekti. Yaprak desenli örtünün üstünde inci gibi parlayan zarfa kaçamak bakışlar fırlatarak odalara girdi çıktı, balkonda dolandı. Mutfağa her girişinde eli masadaki zarfa kararlılıkla uzanıp tereddütle geri çekildi. Sonunda bir anlık cesaretle kaptığı gibi odasına taşıdı.
Hikmet’in özenli el yazısıyla af dileyen cümlelerini okurken üşümesi geçti, ellerinin titremesi durdu. Fazla uzun olmayan mektubu tekrar tekrar okudu. Yatışıp sakinleşmiş olarak alt kata inerken son cümleyi içinden tekrarlıyordu.
Edebiyat adına şövalyece davrandığımı sanırken kırdığım kalbini onarmak, güvenini tazelemek ve mümkünse pekiştirmek için ne gerekiyorsa yapmaya, her türlü bedeli ödemeye hazırım.
Hemen aramak, sesini duymak istiyordu ama kendini tuttu. Nihal’in söyledikleri aklını karıştırmıştı. Sonra bu mektup; romantik cümlelerle gönlünü almaya çabalayışı… Şair bir adama yakışan cümlelerdi bunlar elbette. Şaşılacak bir şey yoktu ama ya Nihal haklıysa?
Düşüncelerini telefonun sesi böldü. Ekranda beklediği isim görününce eli ayağına dolandı.
“Mektubumu okudun mu?”
“Evet.”
Tıkanan soluğu ancak bu kısacık kelimeye yetmişti.
“Beni affedebilecek misin peki?”
“Af gerektiren bir durum yok ki. Sen düşündüklerini söyledin.”
“Evet ama ben o eleştiriyi romandan bir parça okuduğunu düşünerek yaptım. Bu kadar basit bir hataya düşmeyeceğini tahmin etmeliydim. Epigraf olarak mükemmel bir yazıydı. ”
“Suç bende, baştan söylemeliydim.”
“Hayır hayır, anlayıp dinlemeden saldırmam çok anlamsızdı. Tekrar özür diliyorum Edibe. Kendimi nasıl bağışlatabilirim? Ne yapabilirim senin için, lütfen söyle. ”
Kocasından beklediği, özlediği inceliklerin yabancı bir erkekten gelişinde duygu dünyasını alt üst eden, tadını çıkarmasına mani olan yasaklı bir yan vardı. Konuyu değiştirdi.
“Ev sorununu çözdüğüne sevindim.”
“Bunun için ayrıca minnettarım. Arkadaşın çok yardımcı oldu. Bunu da kutlamalıyız.”
“Pardon kapı çalıyor, görüşmek üzere.”
Kabalık ettiğini bile bile kapattı telefonu. Bunca değer verilmeye alışkın olmadığından bocalamış; saçmalamaktan ürkmüştü.
Yürek çarpıntısını bastırmak için evin içinde biraz dolandıktan, üst üste bir kaç bardak çay içtikten sonra üç gündür elini sürmediği bilgisayarını açıp hiç duraksamadan sekiz sayfa yazdı. Göğün grisi mavileşmişti bir anda; manzara güzelleşmiş, gemiler, tekneler hızlanmıştı. Tutulan sırtını gevşetmek için arkasına yaslandığında Lamia Hanıma görücülerin geldiği sahneyi bitirmişti. İri bir parça çikolatayı hak ettiğini düşünerek alt kata inerken yeniden aradı Hikmet.
“Rahatsız ettiğimin farkındayım ama senden bir söz almadan içim rahat etmeyecek. Cumartesi dersten sonra bana zaman ayırabilir misin?”
“Elbette.”
“Çok teşekkür ederim. Güzel bir sürprizim olacak sana.”
Telefonu kapatıp kocasının son seyahatten dönüşte getirdiği acı biberli çikolatadan kocaman bir ısırık alırken yüzünde güller açıyordu.
Yüreğe kilit vurulmuyor. Gereği de yok zaten, kime ne zararı var ki?
Aşk rüzgar gibidir,
nereden eseceği bilinmez.
H. de Balzac
Çoğu kız çocuğu gibi Melis’in de ilk aşkı babasıydı. Anaokulunda Cem’in çişini ayakta yapabildiğini, üstelik de istediği kadar uzağa fışkırtabildiğini keşfedip büyülenmesinden çok öncesine ait, ne zaman başladığı belirsiz bir aşk… Yan yana televizyon izleyen annesiyle babasının arasına girip oturmalarla, bu gece babamla ben yatacağım diye tutturmalarla, ben de işe gideceğim yırtınmalarıyla ve özellikle giyinip süslendiği zaman annesine duyduğu öfkeyle kendini belli eden tutku Cem’le tanışıncaya kadar sürmüştü.
Gruptaki tüm çocuklardan uzak tutup koruması altına aldığı Cem’e düşkünlüğü, yaz okulunda yüzme öğretmeni çenesini tutup, ne şeker şeysin sen , dediği anda yön değiştirmiş; artık adını bile anımsamadığı kaslı yüzücünün yerini ilkokula başladığında Yücel Öğretmen almıştı. Kara kaşlı kara gözlü adam ilkokul yıllarının biricik kahramanıydı.
Sonra ergenlik gelgitleri, bunalımları… Kolejin ilk yıllarında çapkınlıkta sınır tanımamıştı. Sesi çatlayan sivilceli oğlanların başlangıçta sevimli gelen sığ şakalarından, inceliksiz esprilerinden çabucak sıkılıyor, başka bir çıkma teklifi alır almaz bir kıskançlık kavgası çıkarıp ayrılıyordu. Okulun en popüler erkeklerinin neredeyse tümüyle çıkmıştı o dönem. Kimi ilk buluşmada biten, kimi birkaç ay süren ama ardında mutlaka kırık bir kalp bıraktığı bir dizi flört… İlk öpüşmeyi de onlardan biriyle denemiş, hiç hoşlanmamıştı. Burak’ın sinsi bir sürüngeni andıran serin, ıslak dili ağzına değer değmez irkilmiş, sıkı sıkı büzdüğü dudaklarını aralamaya çalıştığında midesi bulanmıştı. Çocuğu var gücüyle iteleyip ardına bakmadan uzaklaşırken, büyüklerin bu tiksinti verici zevkinden ömür boyu uzak durmaya yemin etmişti. El ele tutuşup yürümek güzeldi. Güneş yanığı tende altınımsı ışıltılar saçan tüylere belli belirsiz sürtünmek, baba dolabından apartma traş losyonu kokan yanakları öpmek de öyle; ama öpüşmek…O iğrenç şeyi evlendiğinde bile yapmayacaktı.
Öpüşmenin baş döndürücü zevkini liseye başladığında Atakan’la keşfetmişti. Babasının görevi nedeniyle eğitimine Fransa’da başlayıp yine aynı nedenle İstanbul’da sürdürmek zorunda kalan, kısa bir süre sonra aşk ve seks konusunda sınıfın otoritesi olan Atakan… Erkekler onun Parisli kızlarla yaşadıklarını kendi aralarında bire bin katarak yineler, okul dışındaki çevrelerinde kendi başlarından geçmiş gibi anlatırken, kısa bir süreliğine bile olsa Atakan’la çıkmış olmak kızlar arasında bir övünç kaynağıydı. Bazıları bu ayrıcalığı Atakan’ın Kadınları adıyla bir grup kuracak kadar ileri götürmüşlerdi. Onunla yaşadıklarını gözleri parlayarak anlatan kızlar sıra ayrılma sahnesine geldiğinde hikayeyi epeyce değiştirip kendilerine yontuyorlardı elbette ama hepsi aynı hileye başvurduğundan kimse kimseyi ele vermiyordu.
Ay ne bileyim sıkıldım işte, o kadar romantizm bıkkınlık verdi, ayağı kokuyordu, cimri de üstelik, babasından ödü kopuyor, tek gözü de azıcık kayıyor ara sıra dikkat ettiniz mi? Yok canım ne kayması bildiğin şaşı… Ya horlaması; daha bu yaşta böyleyse aman aman! Delikanlının uyku halini görecek kadar yakınlaşan kıza imrenmeyle bakılsa da arkasını döner dönmez oy birliğiyle uydurduğuna karar verilip yürekler soğutuluyordu.
Canını yakan ilk ayrılıktı Atakan. Hiç bitmeyecek gibi duran kaskatı bir kederle sarmalanmış, gizli köşelere çekilip günlerce ağlamıştı. Aptal bir sarışınla gezmeye başlayan delikanlıyla her karşılaştığında önünü kesip yalvarma isteğiyle kıvranırken omuz silkip arkasını dönmek; ardında bıraktığı kokuyu teninin her zerresinde hissedip çıldırırken burun kıvırır gibi yapmak hiç kolay olmamıştı ama arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde umursamıyormuş gibi davranmayı becermişti yine de. Onu unutabilmek için umutsuz bir çabayla Buğra’yı kullanmıştı. Sınıf arkadaşı derdine derman olamasa da zaman denilen öğütücü çözmüştü sorunu. Anılar soldukça yarası kabuklanmış; aşk acısı üniversiteye hazırlık kurslarıyla özel dersler arasında yok olup gitmişti.
Üniversite koridorlarında bakınırken beklenmedik bir yer ve zamanda karşısına çıkan Sedat’a sevgili listesinde yer yoktu. Alevlenmek için ufacık bir kıvılcım bekleyen hayranlığı, delikanlının tam zamanında müdahelesiyle yön değiştirip sıkı bir arkadaşlığa evrilmişti. Hem de ne arkadaşlık! Şairane’de, dernekte ya da başka bir yerde buluşamadıklarında bilgisayar başında konuşuyorlar; günde birkaç kez mesajlaşıyor, fotoğraf değiş tokuşu yapıyorlar. Özellikle Kubilay’la tanışmasına neden olduğunu düşündüğünde Sedat’a karşı minnettarlıkla doluyor; o zamana kadar burun kıvırdığı kadere inanası geliyordu.
Kubilay… O bambaşkaydı. Yıldırım çarpması, vurgun gibi bir şey. Daha ilk bakışta aklı başından gitmişti. Onu düşünürken daha önce yaşadıkları oyun gibi, şaka gibi geliyordu. Ya da gerçek aşkın bir çeşit provası … Kubilay’ı gördüğü andan sonra her şey değişmişti Melis için; tüm renkler canlanmış, her şey bir boyut daha kazanıp zenginleşmiş, yaşamın anlamı değişmişti.
Buluşacakları günün sabahında, daha uyanır uyanmaz hızlanan kalbi göz göze geldiklerinde göğsünden fırlayacak gibi çarpıyor, eli ayağı tutmaz oluyordu. Bir eblehlik geliyordu üstüne, bir sakarlık… Sağını solunu şaşırıyor, Kubilay’ın bu garip hallerin nedenini öğrenmemesi için dua ederken aslında akıllı, ne istediğini bilen biri olduğunu kavrayıp saygı duysun, sevsin istiyor. Onun öğrenci eğitmen mesafesini özenle korumasını takdir ederken kızıyordu da bir yandan.
“Dik durmalısın Melis. Boynunu kısma. Ayak tabanından başlayan bir ip hayal et. Tependen çıkıp seni yukarı doğru çekiyor. O ip senin yörüngen. Tüm hareketlerini ona göre ayarla.”
Omurgasını dikleştirmek için sırtına değen el oradan hiç ayrılmasa; kendine çekip sımsıkı sarılsa, hatta daha ileriye gidip…
“Yoruldun mu? Bir çay molası verelim istersen.”
“İyi olur, ben alıp geleyim.”
Kafe bölümüne geçerlerse baş başa olmanın büyüsü kaybolacak.
“Terlisin sen; hırkanı omzuna al otur, ben alırım.”
Annesinin dilinden döküldüğünde öfke yaratan sözcükler Kubilay’ın sesinde sevgi belirtisine dönüşüyor; ışıldayan gözlerle başını olur anlamında eğerken onun tüm öğrencilere aynı yakınlığı gösterdiğini bilmezden geliyor. Yumuşak dans ayakkabılarının üstünde yaylanarak uzaklaşan delikanlıyı iç geçirerek seyrediyor. Umut dolu…
“Sormayı unutmuşum. İki şeker aldım senin için.”
“Şeker kullanmıyorum ama sağ ol.”
Çay tepsisini aralarına koyup bankın öbür yanına oturdu.
“Yeteneklisin Melis, çok da iyi ilerliyorsun ama…”
Beceremiyorsun, gösteriye çıkamayacaksın derse kalbi duruverecek.
“Ama arada bir dikkatin dağılıyor. Kendini bırakıyorsun, bedenini tam anlamıyla kontrol edemiyorsun. Bir sorunun mu var?”
Bocalıyor. Sıradan biri sorsa bir çırpıda vereceği yanıtların hiçbiri gönlünü çaldığından habersiz masum bakışlarla çayını yudumlayan bu genç adama uygun değil.
“Haddimi aştım sanırım, özür dilerim.”
“Yo yo hayır, sadece nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”
“İlk aklına gelen en iyisidir. Ayrıca, ben çok iyi sır tutarım.”
Gülümsüyor. Ötekilerden biraz daha irice olan iki ön dişinin ışıltısı gözlerini kamaştırıyor Melis’in. Bu gülüş için hiç düşünmeden canını seve seve verebilir.
“Ailemden nefret ediyorum. Annemden, babamdan hepsinden…”
“Zaman zaman hepimiz bu duyguya kapılırız. Büyüme sancıları bunlar, çok normal.”
“Yooo benimki başka. O evden mutlaka ayrılmam gerek. Babamın kirli parasına muhtaç olmak istemiyorum artık.”
Bu ülkeyi de terk etmek, bu eli kanlı, ilkel düzenden de kurtulmak istiyorum diye ekleyecek ama olmaz, yapamaz.
“Sakıncası yoksa nedenini öğrenmek isterim. Birer çay daha içeriz değil mi?”
Hiç gayret sarf etmeden sohbetin kendiliğinden uzamasına, özellikle de teklifin karşı taraftan gelmesine inanamıyor. Bir mucizenin içinde, tam ortasında… Ama konuşmanın nasıl süreceğini, yakın zamana kadar gururla taşıdığı soyadının sırtına bindirdiği yükü nasıl açıklayacağını bilemiyor.
Kubilay kaşığı çıkarılmış bardağı uzatırken aklından geçenleri hissetmiş gibi.
“Sadece sen değil, hepimiz içine doğduğumuz çevrenin tutsağıyız. Hiç birimize ülkemizi, ailemizi seçme şansı tanınmıyor. Annen baban için de durum aynı. Onlar da gözlerini kendi tercihleri olmayan bir ortama açtılar.”
“Ama sonrasını kendi özgür iradeleriyle belirlediler. Annem babamla evlenmeyebilirdi mesela.”
“O zaman sen olmazdın. Benim ekibim de dağılırdı, yazık değil mi?”
Gülümsüyor. İki ön diş yine ışıl ışıl… Melis ellerini uzatıp delikanlının boynuna dolamamak için kendini zorluyor. Duygularını gizlemek için omuzlarını kasıp geriye atıyor gövdesini.
“Nedir seni babandan bu kadar uzaklaştıran?”
“Babam büyük bir inşaat şirketinin sahibi… Belki duymuşsundur: Demir şirketler grubu.”
“Eeeee?
Şirketin adını söylemenin yeterli olacağını, babasının tüm ahlaksızlıklarının ortalığa serileceğini sanıyordu ama aşık olduğu adam sakince çayını yudumlayarak devam etmesini bekliyor.
“Büyük babam kenar mahallelere üç beş katlı ucuz apartmanlar diken bir yap satçıymış. İşin başına babam geçince iş birdenbire büyümüş. Şimdi birçok yerde şantiyeleri var. Yurt dışında bile…
“İyi bir başarı hikayesi gibi görünüyor. Seni rahatsız eden ne peki?”
Kuşkuyla, inanmaz gözlerle bakıyor delikanlıya. ODTÜ mezunu bir bilgisayar mühendisinin bu kadar hızla edinilmiş bir serveti doğal karşılamasını anlayamıyor.
Yarısı dolu çay bardağını yere bırakıp hileyle ele geçirilen arsaları, politikacılarla yakın ilişkiler kurarak alınan ihaleleri, maliyeti düşürmek için kısılan güvenlik bütçelerini, ucuza, çoğu zaman kaçak çalıştırılan işçileri zaman zaman duraksayarak, zaman zaman gözleri yaşararak anlatıyor. Deprem tehlikesi başucunda Demokles’in Kılıcı gibi sallanan İstanbul’da malzemelerin de eksik kullanıldığından kuşkulandığını söylemeye dili varmıyor. Yutkunarak susarken kimseyle paylaşmadığı kaygılarını bu kadar kolayca anlattığına bile inanamıyor. Şaşkın, tükenmiş…
“Bütün bunların yıllarca farkına varmadığım için kendime de kızıyorum. Sedat’la tanışıncaya kadar dünyadan haberim yokmuş.”
“Öğrendikten sonra ne yaptın peki? Ne değişti hayatında?”
“Onun aldığı otomobili kullanmıyorum. Zorunlu ihtiyaçlar dışında alışveriş yapmıyorum. Bir iş bulsam harçlık almayı da bırakacağım hatta evden de uzaklaşacağım ama…”
“Bu yaptıkların ne işe yarayacak? Baban etkilenip tavrını değiştirecek mi? Hiç sanmıyorum. Babanın servetini nasıl edindiğini öğrenince pisliğe bulaşmamak için kendini korumaya almanı anlıyorum ama babanı değil kendini cezalandırıyorsun sen. Servetine dokunmayarak babanın ekmeğine yağ sürüyorsun bir bakıma. Bu konuyu onunla konuştun mu hiç?”
Kendisini dehşete düşüren bilgileri serinkanlılıkla dinleyişi kafasını karıştırmışken bir de bu sorular… Cılız bir sesle, onu tanımıyorsun, diyebildi.
“Haklısın, babanı tanımıyorum ama ait olduğu sınıfı, değerlerini, kullandığı yöntemleri çok iyi biliyorum. Yeni bir hikaye değil bu, babanın icadı hiç değil.”
Boşalan bardağını tepsiye bırakıp sıcacık gülümseyince Melis’in içi titredi, dikkatini toplayabilmek için eğilip ayakkabılarının bağcıklarını sıkıştırdı.
“Sanayi büyüyüp, gelişip emekçileri sinek gibi ezmeye başladığından beri düşünürler, bilim adamları bu konuları tartışıp çözüm üretmeye çalışıyorlar ama sermayenin kolu uzun, olanakları geniş. Ayrıca kapitalizm değişen koşullara uyum sağlamada da kendini gizlemede çok yetenekli. Emekçileri kasabın bıçağını yalayan koyuna çevirmeyi hemen hemen her zaman başarıyor.
Kızın bakışlarını görünce susup gülümsedi.
“Çok özür dilerim Melis. Bu sömürü düzeni içimi öylesine acıtıyor ki konu açılınca kaptırıp gidiyorum. Bağışla.”
Kızın bir şeyler söylemesine fırsat bırakmadan konuşmasını sürdürdü.
“Babana gelince; servetine el sürmemek yerine becerebildiğin kadarını alıp hakkını yediklerine dağıtmayı düşündün mü hiç?
“Robin Hood gibi mi?”
“Bir çeşit…Ama daha çağdaş yöntemlerle.”
“Nasıl peki?”
“Önce biraz teori, bilgisel donanım… Yarın vaktin var mı?”
Ertesi gün önemli bir dersi var ama umurunda değil.
“Evet, tamamen boşum.”
Kubilay cebinden fotokopiyle çoğaltılmış bir kağıt çıkarıp uzattı.
“O zaman bu panele gel. Çok iyi konuşmacılar var. Çıkışta da çay içer değerlendirme yaparız.”
Melis kağıda bakmadı bile. Eve dönerken ayakları yere basmıyor da havada süzülüyor gibiydi. Arada bir durup kendi kendine gülümsüyor, dilinde mırıl mırıl bir şarkı. Azeri danslarından en sevdiğinin şarkısı…


Bir yanıt yazın