Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 10

Mucize, enerjinizi korkularınıza değil rüyalarınıza verdiğiniz zaman başlar.

Richard Wilkins

Kocasının tavrı Edibe’nin içine oturmuş, hırslanmıştı. O geceden sonra başarmaya yemin etti. Nüveyre’nin istediği masalları bir çırpıda yazıp gönderdi. Aynı gün, yazdıklarını çok beğendiğini söyleyip daha büyük yaştakiler için uzun hikayeler, çocuk romanları da yazmasını istedi arkadaşı. Hemen kabul etti bu kez ama asıl hedefi gündemi sarsacak bir roman yazmaktı. Belki ardından ikincisi, üçüncüsü…

Bakalım o zaman da burun kıvırabilecek mi?

Keh keh gülerek hanıma sormam gerekmez diyebilecek mi?

Aaaaa bu geceye katılamam hayatım, canlı yayında olacağım dediğimde görecek gününü.

Bana özel sekreteri muamelesi yapan Muhattar da görecek, öbür sırfıntılar da… Hepinize göstereceğim gününüzü.

Baktığı her yerde bir hikaye, herkeste roman kahramanı görüyor. Yazmadığı zaman okuyor, okumadığında yazıyor. Her ikisini de yapamadığı zamanlarda zihninde tasarlıyor. Hayatını değiştirecek romana layık bir konu bulmak için var gücüyle uğraşıyor.

İki gencin yaz aylarında bir tatil kasabasında başlayıp ailelerinin karşı çıkmasıyla daha da alevlenen aşkını bölümlere ayırıp, Hocanın öğütlediği gibi bir roman iskeleti kurmaya çalışırken Nüveyre aradı.

“Yarın bize bekliyorum canım, kutlama yapacağız.”

“Aaa neyi kutluyoruz?”

“İlk çizimler geldi. Hepsi birbirinden güzel, bayıldım. Onları göstereceğim sana, hem de bizde yemek yiyeceğiz.”

Karşıya geçmek zaman kaybettirecek, bir de yaşlı anne dırdırı…

“Dışarıda buluşsak… Bu tarafta bir yerde.”

“Tembellik etme. Annem muhteşem bir sofra donatacak bize. Geldiğine değecek emin ol.”

Yorulmasın kadıncağız, zahmet olmasın dediyse de arkadaşını caydıramadı.

Ertesi gün köprü girişinde adım adım ilerlerken hayır diyemediğine pişman.

Köprüde başlayan bir aşkı anlatayım. Bu tarafta tanışır öbür yakaya geçtiklerinde nişanlanmış olurlar. Şu canım şehri bitirenler de utanır belki, bu nasıl trafik?

Nüveyre’nin annesiyle birlikte yaşadığı ev Üsküdar’da, Yeni Valide Camiinin arkasındaki yokuşun yukarısındaydı. Arkadaşının ayrıntılı tarifine uyarak, imparatorluklar şehrinden çok kasabayı andıran eğri büğrü birkaç sokağı geçip aile apartmanını eliyle koymuş gibi buldu. Halit Kehribarcı yazan zile basmadan önce geriye dönüp az önce tırmandığı taş döşeli yola bir göz attı. Kar atıştırıyordu. Nazlı, varla yok arası bir serpinti… Döne savrula inerken bir anda vazgeçmiş gibi yükselen taneler yere değer değmez eriyor, binlerce adımın aşındırdığı taşları ışıl ışıl parlatıyordu. Kapının tam karşısında yer yer sarmaşık dallarıyla kaplı yüksek bir duvar, onun gerisinde de kırmızı kiremitli geniş bir çatı…

Soluğu normale dönünce zile bastı. Hemen aynı anda kapı otomatiğinin sert, keskin sesini duydu. İç içe geçmiş karanfil desenleriyle dantel gibi işlenmiş demir kapı aralandı. Alçı kabartma cephesiyle sokaktaki öbür apartmanlardan kolaylıkla ayırt edilen binanın içi de görmüş geçirmiş, varlıklı bir dönemin zevkini yansıtıyordu. Geniş mermer basamaklar, bahçeye bakan pencerelerden ışık alan sahanlıklarda gür yeşillikler, şık aplikler…

Eskiden her şey ne güzelmiş. Keşke o yıllarda yaşasaydım.

Nüveyre’nin gülümseyerek beklediği daire kapısından buram buram tarçın kokusu yayılıyordu. Kucaklaşırlarken mutfak kapısından ellerini kurulayarak annesi çıktı.

“Hoş geldiniz evladım.”

İlerlemiş yaşına karşın dimdik, ışıltı saçan bir kadın… Geriye taranmış kırçıl saçların çerçevelediği narin yüzü eşsiz bir güzelliğin izlerini taşıyor.

“İşte sana bahsettiğim arkadaşım Anne. Yakında meşhur bir yazar olacak.”

“Yapma Nüveyre, beni mahçup ediyorsun.”

Hak etmediği bir sıfatla onurlandırılmaktan huzursuz ama hoşnut da… Yanaklarına ateş basıyor.

“Niyet önemli çocuğum, ötesi sadece zaman meselesi. Buyurunuz lütfen.”

Lamia Hanımın işaret ettiği çift kanatlı kapıda tereddütle duraladı. Evin geniş, ferah giriş holü de değerli mobilyalarla döşeli ama burası bambaşka… Sadece düşlerde ya da masallarda var olabilecek bir yer. Püsküllü ipek kordonlarla tutturulmuş atlas perdelerin çerçevelediği, kalorifer peteklerinden yükselen ısıyla titreşen tüller, perdelerden biraz daha koyu, fes rengi kadife kaplı el oyması ahşap koltuklar; varaklı, kocaman bir aynayı taşıyan büfe, on iki sandalyesiyle takım aslan ayaklı yemek masası, üstleri birbirinden değerli biblolar, küllükler, şekerlikler, lokumluklarla dolu yan sehpalar, saçakları özenle taranmış Hereke işi halının ortasında ışıl ışıl, devasa bir mangal… Edibe’yi kapı eşiğinde duraksatan bunların hiç biri değil: Tüm eşyasıyla birlikte, köşedeki dolaplı saatin sarkacıyla aynı anda donakalmış odanın kutsiyetini lekeleme korkusu. Binlerce anıya tanıklık etmiş mobilyaların sır yüklü suskunluğu aynada bir kez daha katlanırken eşiğinde duran faniye burası yüce duyguların evi; kötülük, çirkinlik asla barınamaz mesajını veriyor.

“Şöyle pencere önüne geçin, pek rahattır orası.”

İnce gövdesini gevşekçe saran gülkurusu renkli elbisesi, alçak topuklu ayakkabılarının üstünde serçe adımlarıyla yürüyüşüyle Lamia Hanım bu odanın bir parçası ama Nüveyre’yle ikisi aykırı duruyorlar. Yaşlı kadının gösterdiği berjere ilişen Edibe kaçamak bakışlarla salonu yeniden taradı. Gözleri, büyük bir aşkla sevilip, üstüne titrenmiş erkeğin ardından ona adanmış bir köşe arıyordu. Büyütülmüş bir fotoğrafın çerçevesine iliştirilmiş kuru bir gül ya da aşkın hala sürdüğünü anımsatan canlı çiçekler…

Oysa görünürde bir tek fotoğraf bile yoktu. Ne duvarlarda ne de sehpaların üzerinde…

İçi kaldırmadığındandır. Yokluğunu daha fazla hissettirdiğinden…

Yaşlı kadın nezaketle hatırını soruyor. Eşini, çocuğunu, yolda sıkıntı çekip çekmediğini… Onun eski Yeşilçam Filmlerinden alınma diline ayak uydurmaya çalışarak yanıtlıyor Edibe. Havadan sudan konuşmalar…

“Çok ayıp, yakışık almaz dedim ama Nüveyre masayı mutfakta kurdurdu çocuğum. Kusura bakmazsınız umarım.”

“Annecim, Edibe yabancı değil, rahat olun lütfen.”

Nüveyre kısa süreliğine ortadan kaybolup bir dosyayla geri geldi. Çizimler gerçekten çok güzel. Edibe basit cümlelerinin bu resimleri hak etmediğini geçiriyor aklından ama ses çıkarmıyor.

“Çok para verdik ama bence değdi. Baskıya girince daha da çarpıcı görünecekler.”

Resimlere bakarken bile aklı Lamia Hanım’da…Konuşurken zaten çekik olan gözlerini daha da kısışını, sol elinin başparmağıyla sık sık sağ bileğini ovuşturuşunu, gülümserken dudaklarının iki yanında beliren yay biçimli çizgileri, her kıpırdanışını, her devinimini belleğine kaydetmeye çalışıyor. Yaşlı kadının hareketlerinde, sesinin iniş çıkışlarında, sözcüklerin arasına yerleştirdiği kısalı uzunlu boşluklarda bitmeyen bir aşkın izlerini buluyor.

“Soluklandıysanız geçelim. Sofra hazır.”

İpek halıda kayar gibi ilerleyişini hayranlıkla izliyor.

Tam bir roman kahramanı. Hayatın kaba gerçeğinde barınamayacak kadar narin; nurdan yaratılmış gibi…

Salonun aksine mutfak baştan aşağı yenilenmiş; lake dolaplarla, modern aletlerle donatılmış. Pencere önündeki kahvaltı masasının üstü silme yiyecek dolu…

Lamia Hanım önden gidip masadaki yerini alıyor. Bir kraliçenin huzurunda bulunduğu fikrini çoktan benimseyen Edibe bu davranışı hiç yadırgamıyor. Nüveyre çayları doldurup getiriyor.

“Dudak payı bırakmamışsın yavrum, arkadaşın yanacak.”

“Yok, sorun değil.”

Nüveyre annesinin karşısına, arkadaşının yanına oturuyor; yaşlı kadının tabağını doldurmasını saygıyla bekliyorlar. Lamia Hanımın çevresine yaydığı titreşimlerle kendiliğinden oluşup, etrafındaki herkesi etkisine alan gönüllü bir bağlanış, boyun eğiş söz konusu…

“Buyurun çocuğum, dilediğiniz kadar alın. Bunlar kıymalı, öbürleri peynirli. Hepsini kendi elimle yaptım. Temizdir.”

“Alacağım, teşekkür ederim.”

“Çerkes tavuğundan bolca alın. Hijyen konusunda hiç endişeniz olmasın.”

“Annecim lütfen ısrar etmeyin.”

Tek kaşını kaldırarak kızına azarlar gibi bakıp Edibe’ye döndü.

“Temizlik konusunda rahat olun çocuğum. Hepsi hijyen.”

Edibe’nin hayranlığı git gide artıyor. Kuvvetli bir büyünün etkisinde gibi…

“Nüveyre okulda hep sizden söz ederdi.”

“Ne bakımdan? Çekiştirmiyordu inşallah!

Yaşlı kadın kızının ne söylediğini merak etmeksizin, öylesine sormuştu. Hemen ardından konuyu değiştirdi.

Turşu koyayım mı azıcık? Ev yapımı, mikrop barındırmaz.”

“Annecim…”

“Yok asla, olur mu öyle şey? Size saygısı sonsuzdu. Mutluluğunuzdan söz ederdi hep.”

Yaşlı kadının salata kasesine uzanan eli havada kalıyor. Nazik gülümseyişi gölgeli…

“Öyleydi, evet. Çok mutluydum, mutluyduk. ”

“Sizi üzmeyecekse biraz anlatır mısınız?”

“Ah! Eksikliği hep buramda.”

Kalbinin üstüne koyduğu eliyle birlikte dudakları da titriyor.

“Ben çok şanslı bir kadınım çocuğum. Çok.”

Kapı çalınınca Nüveyre fırlayıp kalkıyor. Lamia Hanım zili duymamış gibi, dalgın bakışlarını belirsiz bir noktaya dikmiş öylece duruyor.

“Benim kocam bir kadını nasıl mutlu edeceğini bilirdi. Çok iyi bilirdi.”

Edibe sevdiği adamdan söz ederken gözlerinin daha da ışıldadığını fark ediyor. Yanağının kıyısındaki incecik seğirmeyi, göz pınarlarında biriken yaşları engellemek için kirpiklerini kırpıştırmasını, durup dururken havasız kalmış gibi silkinip derin derin soluk alışını hayranlıkla izliyor. Kelimelerle boğuşarak yaratmaya çalıştığı ölesiye aşık kadın etiyle, kanıyla gözünün önünde…

Nüveyre mutfağa yaşlı bir hanımla birlikte geri dönüyor.

“Gel Neriman, gel canım.”

“Halacığım arkadaşımla tanıştırayım, Edibe. Halam hemen üst katımızda oturur. ”

Elindeki boş tepsiyi bankoya bırakırken Edibe’yi başıyla üstünkörü selamlayan kadın varlığıyla yokluğu belirsiz, silik bir tip. Soluk gri eteğin üstüne pas rengi, yenleri gevşemiş bir kazak giymiş; etli ayaklarında şekli bozulmuş pantuflalar… Masaya yanaşırken gözü tabaklarda.

“Yazar Hanıma Halit’imi anlatıyordum.”

Tüm dikkatini Nüveyre’nin uzattığı tabağı doldurmaya veren kadın Edibe’ye bu kez dikkatle, tepeden tırnağa süzerek bakıyor.

“Abimi yazmanız çok isabetli olur. Lakin asıl tanıtılması gereken yengemdir. O örnek alınacak bir melektir hanımefendi. Hayatı mutlaka tarihe geçmelidir.”

“Yapma kuzum, beni şımartıyorsun.”

Edibe yanlış anlaşılmaktan huzursuz, araya girmek istediyse de başaramıyor.

“Doğrusu bu yenge. Senin yaşadıkların çok kişiye örnek olmadı mı? Bırak gelecek nesiller de okuyup ibret alsın. Haksız mıyım Nüveyre?”

Neriman Hanıma kalsa saatlerce konuşup yengesine övgüler düzecek belki ama kocası seslenince tepeleme doldurduğu tabağı dökmemeye özen göstererek çıkmak zorunda kalıyor.

“Çok iyidir Nerimancığım, görümce değil kardeştir bana. Zor günlerimde hep yanımda olmuştur. Konuşmayı fazlaca sever ama eh, ona da hak vermek lazım. Çocuğu yok, olmadı. Bir köroğlu bir ayvaz kaldılar koca evde.”

“Size de çok düşkün sanırım.”

“Annemi kim sevmez ki? ”

Nüveyre’nin sesinde hafiften bir kıskançlık, güceniklik mi var? Yok canım, benim kuruntum.

“Sakıncası yoksa hikayenizi dinlemek isterim.”

“Sıkılırsınız. Modası çoktan geçmiş bir şey ne de olsa.”

“Tam tersine, beni çok mutlu edersiniz.”

Çayından bir yudum alıp kızından tazelemesini rica ederken düşünceli. Onun tereddütlü tavrı Edibe’nin öğrenme isteğini kamçılıyor. Romanının geleceği onun iki dudağı arasında sanki.

“Beni kırmayın ne olur. Gerçekten dinlemek istiyorum sizi.”

“O zaman birkaç da fotoğraf getireyim müsaadenizle.”

Nüveyre annesinin mutfaktan çıkmasını fırsat bilip telefonunu yoklayınca telaşla ayağa fırladı.

“Hay aksi! Canım siz annemle eskilerden konuşurken ben bir iki mail göndersem ayıp olmaz değil mi? Bir parti malda sorun çıkmış da.”

“Yok canım, işine bak sen.”

Lamia Hanım kumaş kaplı bir şapka kutusuyla geri dönüyor.

“Evet çocuğum neyi öğrenmek istiyorsunuz?”

“Bilmem, siz içinizden geldiği gibi anlatın. ”

Konuşmaya başlayınca bakışları Edibe’nin başının üstünden kayıp karşı duvardaki bir noktaya kilitleniyor.

“Benim kocam eşsizdi; bir kadını nasıl mutlu edeceğini çok iyi bilirdi.”

Sesi hüzünlü.

Sustu, arkasını getirmedi. Dalgın bakışları boş duvarda birbiri ardına canlanan anıları izliyor sanki.

“Yani nasıl? Biraz açar mısınız?”

Silkelenip konuğuna çevirdiği gözlerinde şimşekler parlayıp sönüyor.

Kızdı. Sormamalıydım, kendi haline bırakmalıydım.

Çayından bir yudum alıp konuşmayı sürdürüyor yaşlı kadın. Gözlerinde kabaran öfke sesine yansımamış.

“Kocam, Halit Bey, evet bilirdi. Yıllarca kendi kendime böyle bir saadeti hak etmek için ne yaptığımı sordum. Sonunda bir cevap bulmaktan umudumu kesip, Tanrı’nın bir lütfu olarak kabullendim. Ruhun ölümsüzlüğüne inanır mısınız?”

Yanıt beklemiyor. Sadece küçük bir soluklanma molası…

“Ben inanırım. Geçmiş yaşamlarımdan birinde bu büyük armağanı hak edecek bir şey yaptığımı, bu sebepten ödüllendirildiğimi düşünüp, şükrettim hep. Hâlâ da şükrediyorum.”

“Şu mutlu etme meselesinden tam olarak neyi kastediyordunuz? ”

Yaşlı kadının gözleri mutlulukla parıldıyor şimdi. Kocası tarafından el üstünde tutulduğu günlere döndüğünü düşünüyor Edibe.

“Şöyle izah edeyim. Bir kadın erkeğinden ne isterse, ne yapmasını beklerse onu yapardı Halit. Tam yerinde, zamanında… Ne az, ne çok, ne erken ne de iş işten geçtikten sonra. Üstelik bunu abartılı hareketlerle, bir kadını elde etmeyi kafasına koyan zamparaların yaptığı gibi göstere göstere değil, gayet tabii bir biçimde yapardı.

Sezgileri çok kuvvetliydi, yahut içimi okuyordu. Bilmiyorum, sırrına eremedim ama ne istediğimi hep benden önce tahmin ederdi. Gözüm vitrindeki bir bileziğe mi kaydı, bir bakardım kolyesiyle, küpesiyle birlikte önümde. Kürk mü canım çekti? Ağzımı bile açmadan, en gösterişlisi…

Yanlış anlamayın, hep böyle maddi şeyleri kasdetmiyorum. Ne yapar eder, her an, her dakika sevdiğini, değer verdiğini hissettirirdi. O yanımdayken bir kere bile kapı açmadım ben. Mantomu tutar, sandalyemi çeker, ürperdiğimi hissedince omzuma bir şal getirir. Tam ihtiyaç duyduğum anda kolunu uzatır. Buna benzer şeyler işte.”

Durdu, soğuyan çayından bir yudum aldı.

“Evimin kraliçesiydim hep. Dünyanın en mutlu kadınıydım.”

Lamia Hanımı dinlerken birbiri ardına mutluluk tabloları geçiyor gözlerinin önünden. Hep hayalini kurduğu peri masalı canlanıyor.

“O bambaşkaydı çocuğum. Fevkalâdeydi; mükemmel bir insan, kusursuz bir eşti. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu. Yerine göre işçi, tezgahtar, yerine göre patron, salon adamı… Kelimenin tam anlamıyla insandı, erkekti. Onun yanında hep çok değerli olduğumu hissettim. Öyle hissettirdi.”

Derin bir soluk alıp gülümsedi.

“Tanıştığımızda sokaklarda seksek oynayan sümüklü bir çocuktum neredeyse. Çelimsiz, gösterişsiz bir şeydim. Dünyadan haberim yoktu. Onun aşkıyla büyüdüm ben. Hayatı onunla tanıdım, onunla kadın oldum.

Çok şanslıydım Rabbime şükür. Arkadaşlarım, komşular bir araya gelir gelmez kocalarından şikayet etmeye başlarlar, ben de hayretler içinde dinlerdim. Benim anlatabileceğim hiçbir şey yoktu. Sadece iyilik güzellik, saf mutluluk… Nispet yapıyorum sanırlar diye susardım. Nazar korkusu da vardı elbette. Öylece oturur, zamanın çabucak geçmesini, kocama kavuşacağım anın gelmesini beklerdim.”

“Nasıl tanışmıştınız?”

“Ah o komik bir hikayedir sahiden, anlatayım.

İlk görüşte aşka inanır mısınız bilmem ama bizimkisi öyleydi. Görür görmez vurulmuştuk birbirimize. Çocuktuk, neye uğradığımızı bile anlayamamıştık.”

Nüveyre kapıdan başını uzattı.

“İyisiniz değil mi? İşim biraz uzadı da.”

İkisi birden yanıtladılar.

“Biz rahatız, işine bak.”

Kapı tık etti. Gündelik yaşamın seyrek dokulu yavanlığı dışarıda kaldı.

“Bu gördüğünüz apartmanların- bizimki de dahil- hiçbiri yoktu o zamanlar. Kocaman bir bahçenin içinde biblo gibi bir ahşap köşk vardı. Biz, bir düğün vesilesiyle karşıdaki köşke misafir gelmiştik. O zaman köprüler, yollar, vızır vızır işleyen vapurlar ne gezer? Sultanahmet’ten buraya gelince en az bir hafta kalınırdı. Biz de ona göre hazırlanmıştık. Halit evin oğlunu sormaya gelmiş. Tesadüfen ben açtım kapıyı. Çok gülünçtü, rezil olmuştum.”

Edibe’yi şaşırtacak şuhlukta bir kahkaha…

“Düşünün çocuğum; kapıyı açıyorum, karşımda Tanrının özene bezene yarattığı bir güzellik. Nutkum tutulmuş, ağzım bir karış açık donup kalmışım. Tek söz, tek kıpırtı yok, nefes bile almıyorum Allah bilir. O da aynı şekilde… Öylece ne kadar dikildik bilmiyorum ama bana asırlar gibi gelmişti. Önce o topladı kendini. Arkadaşını sordu. Ne dediğini duyuyorum duymasına da ağzımı açamıyorum ki! Dilim lal olmuş. Birileri geldi, Halit’i içeriye aldı. O girdi, ben hâlâ heykel gibi dikiliyorum.”

Gülüyor. Yanakları pembe pembe. Yaşlı bir kadın değil artık, hayatının aşkıyla karşılaşan bir yeni yetme…

“Şimdiki gibi kameralar olsaydı da çekseydi halimi. Tam bir budala gibiydim.”

“Sonra ne oldu?”

“Hiç. O arkadaşının odasına çıktı. Ben aklımı toplamak için bahçeye indim. İçeri girer girmez beni sormuş. Kulakları çınlasın, Şerif abi de az hınzır değildi. Yangına körükle gider gibi beni övdükçe övmüş. O evde kaldığımız günlerde sürekli gidip geldi. Gözü hep benim üstümde. Çocuğum ama aptal değilim, ilgisinin farkındayım. Biz gençler bahçedeki kocaman fıstık çamının altında oturup muhabbet ediyoruz misal, hep o konuşuyor. Güya ortaya söylüyor ya, aslında bana lâf çarpıyor. Hayatta sahip olmak istediği şeyleri, hayallerini anlatıyor. Bir ara, herkes evlenmek istediği kişiyi tarif etsin diye tutturdu. Şerife de, evin kızı, benden birkaç yaş büyüktü ama saftı biraz, öyle ince işlere aklı ermezdi pek. O da el çırparak ortalığı velveleye verince başladık anlatmaya. O tıpatıp beni tarif etti. Utancımdan yerin dibine giriyorum girmesine de hoşuma da gidiyor. Belli etmemek için ne yapacağımı bilemiyorum. Sıra bana gelince ona inat, tam tersi bir tip tarif ettim. O kumral, ben esmer isterim dedim. O orta boy, ben uzun severim. Böyle böyle kapris yapıyorum kendimce ama Halit kurnaz, hemen anlamış numaramı. Şerif abime ‘bu kız çetin cevize benziyor, beni uğraştıracak. Tam istediğim gibi,’ demiş. Hemen o günün gecesi bana bir mektup yazmış, Şerife getirdi.”

“Ne yazıyordu mektupta?”

“Bu kadar merak ediyorsanız veririm, okursunuz.”

“Gerçekten mi? Bunu yapar mısınız? Harika, nasıl teşekkür etsem size…”

Lamia Hanım başıyla evetlediği halde büyük aşkın kanıtlarına sahip olabileceğine inanamıyor. Kalbi küt küt atıyor, romanını yazıp bitirmiş gibi mutlu.

Kutunun kapağını kaldırıp özenle boş sandalyenin üzerine koyan kadını ellerini ovuşturarak, sabırsızlıkla izliyor. Kaçamak bakışlarla süzdüğü kutuda neler yok ki! Kırmızı kurdeleyle bağlı bir demet mektup, boy boy kadife kutular, fotoğraflar, gümüş saplı bir ayna, lavanta torbası büyüklüğünde keseler, birkaç tespih, bir dizi boncuk, rulo yapılıp simli iple bağlanmış bir kağıt tomarı, ne oldukları ilk bakışta anlaşılmayan minik objeler…

Göz bebeklerinde mutlu anıların hayalleri titreşerek ince uzun bir kutuyu konuğuna uzattı. İncecik bir süngerin üstünde iyice kurumuş, dokunulduğu an un ufak olacak kadar gevremiş otlar.

“Bakın bunlar sadece Alp Dağları’nda yaşayan bir tür likenmiş. Halit Bey tanıştığımız yaz gittiği Avrupa turunda toplamış. Oralarda bile her dakika seni düşündüğümü bil, diyerek verdiydi. Bunlar da unutma beni çiçeğiymiş. Hani kırlarda olur ya minik, maviş maviş… ”

Kaba bir hesapla yarım asırlık anılar. Belki daha da fazla…

“O zamandan beri sakladınız siz de.”

“Evet, şüphesiz. Bunlar benim için ne kadar değerlidir bilemezsiniz çocuğum. Şu boş kutuların her biri Halit’in aldığı hediyelere ait. Siz kutu deyip geçebilirsiniz ama benim için öyle eğil. Halit’in parmakları dokundu bunlara. Beni düşünerek kuyumcuya gitti. Seçtiği parçayı eline aldı, evirdi çevirdi. Beğenip beğenmeyeceğimi düşündü. Kuyumcuyu, daha iyisi var mı, diyerek sıkıştırdı, yeminler ettirdi. Nasıl vereceğine, verirken neler söyleyeceğine kafa yordu. Kutuyu açtığımda yüzümün alacağı şekli hayal edip gülümsedi. Uygun zamanı denk getirene kadar cebinde taşıdı. Velhasıl çocuğum, bu sizin için sadece bir kutu olabilir ama benim için saadetimin cisme bürünmüş hali. Çevirip altındaki etiketi okur musunuz rica etsem. ”

“Yedinci evlilik yıl dönümü, mavi safir yüzük.”

“Yaaa evet. En sevdiğim yüzüklerimden biridir. Halit’in aldığı her şey çok zevkliydi ama özellikle bunu çok beğenmiştim. Eskiden sürekli parmağımdaydı, romatizmaya yakalandığımdan beri takamıyorum. Çok asil, çok özel bir parçaydı. Nasıl vermişti biliyor musunuz?”

Bilmediğini elbette biliyor.

“O yıl ortanca oğlumun, Ferit’imin hastalığına denk gelmişti yıl dönümümüz. Ağır bir zatürree geçiriyordu evlatçığım. Ateşler içinde kıvranıyor, biz, bütün ev halkı başında pervane oluyoruz. Doktor sabah akşam uğruyor, beklemekten başka yapacak bir şey yok, diyor. Günlerdir uykusuzum, aklım başımda değil. Gece yarısı çarşafları tırmalamaya, iyice çırpınmaya başlayınca doktoru çağırdık alelacele. Bir iğne yaptı, evlatçığım azıcık sakinleşti, ben de başucunda sızıp kalmışım. Epey sonra uyanıp baktım ki yatağımdayım. Üstüm değiştirilip geceliğim giydirilmiş. Ferit, yavrum, diye fırlayacak oldum, biri kollarımdan bastırdı. Halit. Başucumda oturmuş beni seyrediyormuş saatlerdir. Merak etme, oğlumuz emin ellerde, dedi. Bir gül uzattı. Bakın, işte şu.

Jelatin bir kutudaki kırmızısı çoktan solup güveze, yer yer siyaha dönmüş çiçeği burnuna götürüp, çoktan yitirdiği kokusunu içine çekişi Edibe’nin gözlerini yaşarttı.

“Sonra hizmetçi kız bir tepsi içinde kahvaltımı getirdi. Tepsinin ortasına bu kutu yerleştirilmişti. Halit kendi eliyle geçirdi parmağıma. ‘Oğlum da kıymetli benim için ama evlatlarımı veren kadın hepsinin üstünde,’ dedi. Kendimi saldım o an. Saadetten mi, yavrumun korkusundan mı bilemeden hıçkıra hıçkıra ağladım epey zaman. Gözümün yaşından göğsü sırılsıklam olduysa da bırakmadı beni, sımsıkı sardı. Sonra birlikte Ferit’imizi görmeye gittik. Ateşi düşmüş, mışıl mışıl uyuyordu evlâtcığım. Başında bekleyen doktor, müjdeler olsun, atlattınız, dedi.

İşte böyle çocuğum, Halit en dar zamanlarında bile beni ihmal etmez, onun için ne kadar kıymetli olduğumu her vesileyle hissettirirdi. Bambaşkaydı. Bir doğum günümde de yine sürpriz yapıp beni Yalova Kaplıcalarına götürmüştü. Nurlar içinde yatsın, rahmetli Atamızın ağaç kestirmemek için koskoca evi taşıttığı yere. O yemyeşil asırlık ağaçların, gürül gürül akan suların arasında fevkalâde üç gün geçirmiştik. Ah, hangi birini anlatsam…”

“Hiç mi kötü gününüz olmadı, hiç mi tartışmadınız?”

“Asla… Neden edelim ki? Benim iyiliğimi benden daha fazla düşünürdü. Ona karşı çıkmak hiçbir zaman aklımın ucundan bile geçmedi. Ev halkından biri gönlümü incitecek, rahatımı kaçıracak bir şey yapsa hemen müdahale ederdi. Bizim zamanımızda kayınvalidelerin şerri meşhurdu misal… Durup dururken, gelinin sabrını denemek için olmadık kaprisler yaparlardı. Kusurunu bulmaya çalışır, elalemin içinde küçük düşürürler falan… Halit hiçbirine izin vermedi. Daha nişan takılır takılmaz annesini köşeye çekip konuşmuş.”

“Ne demiş?”

“Lamia’nın boynunu büken benim başımı kesmiş sayılır. Lamia’nın kalbini kıran benim ipimi çekmiş olur. Bugünden sonra o sizin benden de ileri, en değerli evladınız, demiş.”

“Gerçekten mi?”

Sesi çığlık gibi çıkmıştı Edibe’nin.

“Elbette. Bütün aile bir arada yaşadığımız halde daha eşikten adımımı atar atmaz evimin tek hanımı oldum ben. Bunu bana her davranışıyla yaşattı, hissettirdi.”

Lamia Hanım konuştukça açılıp canlanırken Edibe sararıp soluyor. Yaşlı kadının her cümlesiyle kalbi sızlıyor, inciniyor. Onu dinledikçe kendi aşkının orta karar zavallılığı iyice sırıtıyor. Büyük bir aşkla başlayan ilişkilerinin zamanın yıpratıcı etkisiyle sıradanlaştığını düşünerek teselli olma imkanı elinden sıyrılıp gidiyor. Vedat’la paylaştıkları en güzel anlar artık basit bir gençlik sıtması…

“Daldınız çocuğum, iyi değil misiniz?”

“Yo hayır, sizi dinliyordum.”

“Halit bana tapardı, ben de ona… Bakışıyla, duruşuyla, dokunuşuyla , her haliyle sevgisini gösterirdi.”

Durdu, tereddütle baktı.

“Biraz mahrem olacak ama söylemeden geçemeyeceğim. Halit Bey, nasıl desem, çok ateşliydi. Gözünün bebeğinde bir kıvılcım parlayıverirdi durup dururken. Manasını bir tek benim bildiğim o bakış tenime değer değmez içime bir kor düşerdi. Nerede olursak olalım apar topar evimize döner odamıza kapanırdık.”

Pençe pençe kızaran yüzünü serinletmek için tabağının yanındaki keten peçeteyi sallıyor.

“Mantomu tutardı misal; çok sıradan bir hareket değil mi? Bütün erkeklerin yaptığı şey neticede… Ama o bunu bile özel hale getirirdi. Mantoyu omzuma yerleştirdikten sonra parmakları ensemde bir an duraklar, saçımın bittiği yere belli belirsiz dokunurdu. O nasıl bir temassa…”

Titredi, silkindi.

“O dokunuş aklımı başımdan alır, kasıklarım bir top ateşe dönerdi. Bir an evvel odamıza çıkmaktan başka şey düşünemezdim o dakikadan sonra. Ardından sabahlara kadar…”

Fazla ileri gittiğini anlayıp sustu.

“Sigaramı yakışı, sandalyemi çekişi, her hareketiyle kadınlığımı etimde kemiğimde hissettirirdi.”

Edibe duyduklarına inanmak istemese de yaşlı kadının gerçekleri dile getirdiği apaçık ortada. O günleri yeniden yaşayarak, kocasına duyduğu özlemi iliğinde kemiğinde hissederek anlatıyor.

“Cahide Sonku diye bir ‘aktirist’ vardı, bilmem duydunuz mu? Güzelliği dillere destandı. Tuhaftır, açlık sefalet içinde, sokaklarda ölüp gitti sonra. Bir rivayete göre, onun pırlantalarla süslü ayakkabısından şarap içermiş aşıkları. Bunu duyduğumda şaşmıştım da Halit, ‘O da bir şey mi, ben senin oturağından içerim,’ demişti.

Az önceki duygusallığından eser kalmamış. Edibe’nin dehşetle büyüyen gözlerine yaramaz bir çocuk gibi bakıyor.

“Telaşlanmayın, lafin gelişi tabii. Şunu demeye çalışıyorum. Halit gönlümü kazanmak mevzubahis olduğunda her şeyi yapardı. Sakın ola ki aklınıza filmlerdeki kadın düşkünü, kazanova tipli erkekler gelmesin. Haşa! O bunu öylesine fevkalâde bir şekilde yapardı ki farkına bile varmazdınız. Siz bu jestleri zaten hak ediyormuşsunuz, size o şekilde davranılması tabiatın bir kanunuymuş gibi gelirdi. Öyle hissettirirdi. Yaşadığı sürece hiç bir özel günümüzü unutmadı. Demin de söyledim, oğlu, göz bebeği hastayken bile ihmal etmedi beni. Biz yıllar yılı sadece evliliğimizi değil tanışma, nişan sene-i devriyelerimizi de kutladık, biliyor musunuz? O yüzden sağdan soldan bu mevzu yüzünden tartışanları duydukça inanamam bir türlü, aklım almaz. İnsan karısının doğum tarihini, evlilik gününü unutur mu hiç? Her seferinde bir başka sürpriz, bir başka güzellik yaşardık. Bizim sevdamız destan gibiydi çocuğum. Efsane, masal ne derseniz deyin.”

Edibe’nin nutku tutulmuş, zihni alt üst olmuş, ne diyebilir ki?

“Nüveyre sözünü etmiştir belki. Baba tarafından Çerkez’im ben. Büyük dedelerimiz Kafkasya’dan gelmiş. Annem doğma büyüme İstanbulluydu. Hatta uzaktan saraya dayanan bir asaleti de var ama bu mevzular ilgimi çekmediğinden etraflıca incelemedim. Rahmetli anneciğim ‘falanca paşanın gelini filanımız olur, feşmekan paşanın oğlu anneannemin bilmem kaçıncı kuşaktan kuzeni,’ diye inceden inceye anlatırdı da ha hı deyip geçiştirirdim. Bana sorarsanız çocuğum, asalet insanın soyunda sopunda değil, içindedir.

Çok okurdum ben. Kendimi bildim bileli, elime geçen her şeyi okurdum. Ama en sevdiğim aşk romanlarıydı. Okurken nerede olduğumu unutur, romandaki sevda kendi başımdan geçmiş gibi etkilenirdim. Annem kaç kere kucağımdaki kitabın sayfalarını ıslatarak hıçkırırken yakaladı da yasaklamaya kalkıştı ama mümkün mü? Kitaplar olmasa yaşayamayacağım sanırdım, öyle bir düşkünlüğüm vardı. Hele bir roman okumuştum ki, günlerce etkisinden kurtulamamıştım. Geçmiş gün, adını hatırlamıyorum şimdi ama konusu dün gibi aklımda. Bir genç kız var. Mahalleden bir oğlana aşık, oğlan da onu seviyor ama ailenin asaleti öyle icap ettirdiği için yine aynı mahalleden başka bir kızla evleniyor. Sevdiği kızla da münasebetini kesmiyor lakin. Sevdaları gizli saklı sürüyor. Hatta seyahatlerde bile yanından ayırmıyor. Kendisi ailesiyle lüks otellerde kalırken artık metresi olan kıza da arka sokaklarda daha ucuz, dikkati çekmeyecek otellerde yer ayırtıp fırsat buldukça ziyaretine gidiyor. Yıllar bu çifte hayatla geçip giderken bir seferinde adamın uzunca bir seyahate çıkması gerekiyor ama metresini götürme imkânı yok. Kadına bolca para bırakıp vedalaşıyor. Kadın adamın para bıraktığını görmemiş, bilmiyor. Evde dikiş falan dikerek hayatını sürdürmeye çabalıyor. Çok zor günler geçiriyor bu zaman zarfında. Ahlak dışı bir yol tutturduğu için ailesi reddetmiş, bütün yakınları sırtını dönmüş; hiç kimsesi, tek dostu yok. Epey zaman sonra dolabın ya da başka bir eşyanın, her neyse artık, arkasına kaymış paraları bulduğunda açlıktan ölmek üzere…

Şimdi anlatırken kulağa çok saçma geliyor, muhtemelen de ucuzundan bir aşk romanıydı lakin gençlik işte… O kadının fedakârlığından, aşkı uğruna cemiyetin dışına itilmeyi bile göze alışından fevkalade etkilenmiştim. Hele sonunda elindeki paraları sallayarak sokağa fırlayıp beni düşünmüş, bana para bırakmış, diye sevinçle haykırırken yere yığılıp öldüğü sahne… Allah’ım, sanki olay gözümün önünde olup bitiyordu.

Bana güleceksiniz büyük ihtimal çocuğum lakin inanın, o sahne hâlâ kendi başımdan geçmiş gibi yüreğimi titretiyor. O zaman sevince böyle sevmek lazım diye düşünmüştüm. Aşık olmadan evlenmeyeceğime de yemin etmiştim. Bu sevda sahip olduğum her şeyden vazgeçmemi gerektirse bile yolumdan dönmeyecektim. Hatta aşk beni birtakım mahrumiyetlere sürüklerse daha makbul olacaktı. Çocukluk işte!”

“Buna gerek kalmamış neyse ki.”

“Haklısınız, Allah’ıma bin şükür, hayalim hiçbir şeyden fedakârlık etmeme gerek kalmadan gerçekleşti. Halit tam da büyüklerimin istediği gibi bir damat adayıydı. Asil değilse de soyu sopu belli, varlıklı, her açıdan aileye uygun bir damat. O yüzden de, aramızdaki münasebeti öğrendiklerinde bizim evde bayram havası esti. Bana belli etmediler elbette ama aptal değilim ya, anladım.”

Elbisesinin yeninden çıkardığı mendille alnında biriken teri kuruladı.

“Bir tek rahmetli babacığım yaşım küçük diye itiraz edecek olmuş, onu da büyükler, böyle kısmet çevrilmez diye susturmuşlar. Bizim zamanımızda böyle şeyler ulu orta konuşulmazdı. Sonradan öğrendim. Halit en büyük evlat olduğu için onun anne babası da çok özeniyordu haliyle. Rahmetli kayınvalidem istemeye geldiklerinde öyle bir tepeden tırnağa süzmüştü ki beni, utancımdan yerin dibine girmiştim. Dile kolay, daha on beş yaşındayım.

Bizim zamanımızda nişanlılar öyle şimdiki gibi rahat rahat buluşup, gezip tozamazlardı. Biz nispeten rahattık, mektuplaşırdık. Şu tomara bir bakın.

Pembe kurdeleyle bağlı demeti işaret ediyor.

“Bunlar evlenmeden önce yazdıkları. İade etmeniz şartıyla ödünç verebilirim.”

“Çok teşekkür ederim. Çok incesiniz. En ufak bir hasar görmeyeceklerinden emin olun.”

“Hasar mı? Yaşadığım o felaketten sonra…”

Yüzü bulutlandı; burun kanatları titriyor, dudaklarını kemiriyor.

Edibe’nin sormaya asla cesaret edemeyeceği o kaza.

“O gün… O lanet gün her zamanki gibi fevkalade güzel başlamıştı. Hep birlikte güle oynaya kahvaltı ettik. Kapıya kadar geçirdim. Şakayla başlayıp adet haline getirdiğimiz şeyi yaptım. Su gibi gitsin, çabucak gelsin diye ardından küçük bir maşrapayla su döktüm. Köşeyi dönmeden önce el sallamasını bekleyip ev işlerine daldım.”

İçini çekti.

“Hiç unutmuyorum; nasıl unutulur? Mutfak camının önündeki masada patlıcan dolduruyor, bir yandan da Kırmızı Gülün Alı Var Türküsünü mırıldanıyordum. Türk Musikisini çok severdik ikimiz de. Kurbandan kalan kavrulmuş kıymayı çıkarmış, bolca iç hazırlamıştım. Kalanıyla da yaprak saracaktım. Halit karışık dolmaya pek düşkündü.

Çıraklardan birinin yokuş yukarı alı al moru mor tırmandığını görünce içime bir ateş düştü. Eyvah dedim, kötü bir şey oldu. Korktuğum zaman donar kalırım ben. Kapı güm güm vuruldu. Çırağın yumrukları tahtaya değil doğrudan yüreğime iniyor sanki. Hey güzel Allah’ım! Patron düştü, dediğini duyabildim çocuğun. Patron ama hangisi? Kayınpederim de sağlıklı daha o zaman, birlikte çalışıyorlar. Bir elimde kaşık öbüründe patlıcan öylece bekliyorum. Kayınvalidem, giyin evladım, Halit rahatsızlanmış biraz, hastaneye gidiyoruz, deyince çözüldüm. O zamana kadar kıpırdamaya cesaret edemeyen ben, kayınvalidemin boynuna atılıp gözyaşlarına boğuldum. Zavallıcık kendi acısını unutmuş beni teselli etmeye çalışıyordu. Mutfak önlüğümü bile çıkarmamışım telaştan. Bir de hastaneye vardık ki …”

Yeni bir iç çekişin ardından iki sıra iplik iplik yaş dökülüyor gözlerinden. Yanaklarından süzülüp çenesinden göğsüne damlıyor.

“Hiçbir şeyi yok gibi. Tertemiz, mışıl mışıl uyuyor. Rengi solgun biraz, o kadar. Yol boyunca öyle kötü sahneler hayal etmiş, kocamı kan revan içinde, paramparça bulacağıma öyle hazırlanmıştım ki, rahatladım. Kayınvalidemle sarılışıp ikimiz aynı anda çok şükür dedik. Rahatlamamız az sonra doktor durumunu anlatıncaya kadar sürdü. Omuriliği zedelenmiş. Henüz kesin bir şey söyleyemeseler de belden aşağısının tutmama ihtimali yüksekmiş. Öyle de oldu zaten. Onca bakıma, onca ihtimama rağmen Halit’im o günden sonra tek adım atamadı. Uğradığımız felaket yetmemiş gibi kolları da tutmaz oldu birkaç gün sonra. Beyin damarına pıhtı gitmiş dedi doktorlar, aklımız mı erer. Aslan parçası gibi kocam gözümün önünde koca bir et yığınına döndü. ”

Eline düşen damlalar yaşlılık lekelerini parlatarak süzülüp elbisesinin plileri arasında kayboluyor.

“Doktoru dinlerken oracıkta yığılıp kalmışım. Yatırıp serum takmışlar. Kendime gelip neden hastanede olduğumu hatırlayınca, aklını başına devşir Lamia, dedim. Burada öylece yatıp duramazsın. Hemen ayağa fırlayacaksın ve bir daha da asla düşmeyeceksin. Dağ gibi sapasağlam durup kocana bakacaksın. Dışarıdan bakanlara tuhaf geldi bu halim. Sağdan soldan, tek damla yaş dökmedi, ne taş yürekliymiş, dedikleri kulağıma kadar geldi. Konuşmak kolay, yaşayan bilir. Cıva gibi erkeğim yatağa çakılmışken benim ayılıp bayılıp ilgi dilenmeye, başıma gelenin sefasını sürmeye hakkım var mıydı? Ağlayıp paralanmam içimin yangınını hafifletirdi belki ama ona beş paralık hayrı dokunmazdı. Sustum çocuğum, bağrıma taş basıp sustum. Daha doğrusu kendimi unutup varımı yoğumu onu ayakta tutmaya adadım. Ayakta derken manevi anlamda elbette. Yoksa ayağa kalkamayacağı tıbben kesinleşmişti.”

“Gerçekten hiç mi düşünmediniz başka bir hayat kurmayı? Çok gençmişsiniz daha.”

Dünyanın en saçma lâfını duymuş gibi baktı .

“Asla, asla ve kat’a. Onun soluğunu bin erkeğe değişmem. En zor anları atlattıktan sonra eski günlerimize döndük, hatta daha sıkı bağlandık birbirimize. Yekvücut olup muhabbet içinde yaşamayı sürdürdük.”

“Nüveyre anlatmıştı bir kere. Sinir bozukluğundan olsa gerek… Size bağırıp çağırır, ağza alınmayacak sözler söylermiş. İlk zamanlar, yani, daha doğrusu durumunu kabullenmeden önce mi oluyordu bunlar?”

Lamia Hanımın yüzü alabora oldu, soylu hatları silindi. Meleksi çehresi sonsuz bir nefretin izlerini andırır şekilde çarpıldı. Bu değişiklik o kadar kısa sürdü ki yanıldığını düşündü Edibe. Nereden geldiği belirsiz bir esintiyle ürperip hırkasına sarındı.

Yaşlı kadın öksürerek boğazını temizledi.

“Onun gibi yerinde duramayan biri için tekerlekli sandalyeye çakılıp kalmak kolay mı çocuğum? Yaralı kaplan gibiydi. ”

“Ama neden sadece size…”

Merakının nezaketine galip gelişinden şaşkın, azarlanmayı bekliyor ama kadın toparlanmış, soylu zarafetine yeniden kavuşmuş.

“Gönül böyledir çocuğum. Nazı en sevdiğine, bana geçiyordu. ”

Nüveyre işini bitirip yanlarına geldiğinde Edibe nerede olduğunu anımsamakta zorlandı.

“Yanlış anlama hayatım ama trafiğe kalmasan diyorum. Yollar buzlanabilir de.”

Havanın çoktan karardığını ancak o zaman fark etti. Alelacele vedalaşıp Vedat gelmeden eve yetişebilmek için bulduğu ilk taksiye atladı.

Ömrümüz tesadüflerin verdiği malzemelerle yapılır.

Abdülhak Şinasi Hisar

Melis bu kez kararına sadık kalmış; iradesini sonuna kadar zorlayarak Şairane’ye gitmekten, alışveriş merkezinin yiyecek katına çıkmaktan vazgeçmişti ama yine de karşılaştılar. Hem de hiç beklemediği bir zamanda, ummadığı bir yerde…

Özgün bir desen yaratabilmek için Eski Eserler Kütüphanesi’nin tozlu raflarında ilham arıyordu. Başka hiçbir yerde bulamadığı bir ipucu, bir kıvılcım… Epeydir karıştırdığı el yazmasına boş boş bakmaktan bunalıp her biri başka renge boyalı tırnaklarıyla alnını kaşıyarak ne yapacağını düşünürken göz göze geldiler. Camdan süzülen ışık huzmesinin çevrelediği silüetin ona ait olabileceğine inanamadı baştan. Hayal gördüğünü düşünürken silüet elini sallayarak yaklaştı. Gamzelerini iyice çukurlaştırarak selam verip önünde açık duran kitaba çabucak göz attı.

“ Gece gezmelerinden Hak yoluna ha…İlginç.”

Hınzır hınzır gülümsüyor .

“Hak yolu derken…”

“Kuran okuyuşuna bakıyorum da…”

Çok paspalım. Keşke biraz makyaj yapsaydım.

“Fena çuvalladın. Kuran değil bu. Öyle bile olsa bölücülük yapmaktan iyidir.”

Vatkaları omuzlarından sarkan kül rengi ceketi, soluk yüzüyle hayaleti andıran kütüphane görevlisi, şıışşttt, dedi. O arkasını döner dönmez ne bölücülüğü diye fısıldadı delikanlı.

“İnkar etme. Gitar çaldığını gördüm.”

“Hımm, haklısın. Gitar çalmak sessizliği böler evet. Eeee yani?”

“Anlamamış gibi yapmasana. Sorun gitar değil, kimlerle çaldığın…”

“Af edersin, yine anlamadım. Daha açık konuşur musun lütfen?”

Boş masaların arasından hışımla geçen memur yanlarına geldi. Kalın camlı gözlüğünün üstünden öfkeyle bakıyor.

“Kütüphane kurallarını çiğniyorsunuz. Derhal dışarı!”

“Ama salonda bizden başka kimse …”

Melis’in sözünü tamamlamasını beklemedi.

“Kural kuraldır. Burayı hemen terk edin.”

Dizine vurduğu cetveli bir silah gibi tutarken gözü kapıdaki güvenlik görevlisinde. Biraz daha diretirlerse her ikisini de yaka paça dışarı attırmaya hazır. Melis önündeki ciltli fotokopiyi kapatıp kalktı.

“Kuralı bozan ben değilim ama neyse…”

Cılız, kendini bile ikna edemeyen bir itiraz, yiğitliğe leke sürdürmeme

çabası… Memurun, burada kimin borusu ötermiş anlayın, diye homurdanışını duymazdan gelerek yürüdüler.

“Sayende kapı dışarı edildim.”

“Yapma Melis, biri gelse de kurtarsa der gibiydin.”

Kütüphanenin toz kokulu koridorunu geçip çıplak dalları göğü dilim dilim bölen büyük bir ağacın süslediği geniş avluya çıktılar. Kamaşan gözlerini kırpıştırarak güneş gözlüğünü buldu, taktı. Kış güneşinin ölgün ışınlarından çok Sedat’ın içini okuyan bakışlarından korunmaya çalışıyor.

“Kurtarmak da hep sana düşüyor nedense…”

Karşılaşmalarının sevincini gizlemek için gereğinden fazla tepki verdiğinin farkında değil ama Sedat anlamış gibi alttan alıyor.

“Söylenmeyi bırak da kızgınlığının nedenini anlat hadi.”

“Kürtlerin arasındaydın, onlarla birlikte çalıp söylüyordun.”

“Konserimize geldin demek. Ne şeref, vay canına!”

Suçüstü yakalanmış gibi bozuldu.

“Yooo öylesine geçiyordum, senin çaldığından haberim bile yoktu.”

Delikanlı açıklamayı kabullenmiş göründü.

“İngilizlerle birlikte İngilizce çalıp söylesem mesele olmayacaktı. Hoşuna bile gidecekti değil mi? İkisi de yabancı dil sonuçta ama birini baş tacı ederken öbürüne düşmanca davranıyorsun. Neden?”

“Çünkü çünkü…”

Devamını getiremedi. Kulaktan dolma bilgilerle öfkesini köpürtürken konuya bu açıdan bakmak aklına hiç gelmemişti.

Sedat avlunun ortasında dikilip kalan kızı dirseğinden yumuşakça tuttu.

“Gel şuraya oturup sakin sakin konuşalım.”

“Ben öyle kaldırım kenarlarına, merdivenlere oturacak biri değilim.”

Gülümsedi.

“Az ilerde senin kalitene uygun bir kahve var, oraya gidelim istersen.”

Hak ettim ben bunu, sonuna kadar hem de.

Tek kelime etmeden delikanlının işaret ettiği tarafa yöneldi. Asırlık çınarın altına kurulmuş çadırımsı, kış bahçemsi yere girinceye kadar ikisi de konuşmadılar. Dört yanına asılı elektrikli sobalarla iyi kötü ısınan kahve epeyce kalabalıktı. Köşedeki boş masaya ilerleyip oturdular.

“Salep içeceğim ben.”

“Buradakiler iyi değil, nişastayla yapıyorlar. İstersen seni gerçek salep içebileceğin bir yere götürebilirim.”

“Gerek yok, çay da olur. ”

Sonunda sesini normal konuşma tonuna çekmeyi başarabilmişti. Sedat boşları toplayan garsona işaretle sipariş verip kıza döndü. Ciddi, dinlemeye hazır.

“Anlat bakalım. Neden bu kadar kızgınsın bana?”

“Senden hiç beklemezdim. Şok oldum resmen.”

“İyi de ne yaptım ki ben?”

“Daha ne yapacaksın ki? Düşmanlarımızla el ele vermiş çalıp oynuyordun.”

Sedat gülmeye başladı. Tavla, okey oynayanlar, iddia kuponu dolduranlar, televizyon seyredenler dönüp baktılar. Garsonlar bile… Melis bu gülüşü suçüstü yakalanmanın çaresizliğine yordu.

“Sen hayatında hiç Kürt gördün mü, tanıdın mı?”

“Tabii ki hayır. ”

Hala gülüyordu Sedat ama artık sessiz, hüzne bulanmış bir gülüştü bu.

“O zaman bana iyi bak. Karşında bir Kürt oturuyor.”

Ne alaka! Şaka yapıyor, ders vermeye çalışıyor.

Delikanlının kötü anılarla gölgelenmiş, acılaşmış yüzünde az önceki kahkahadan eser yok. Aksine hiç görmediği kadar ciddi.

“Yok canım, olamaz. Daha neler… Beyazsın sen, temizsin. Adın da…”

Konuşmaya çalıştıkça battığının farkında değil henüz. Yeniden gülüyor Sedat. Bu seferki sakin, yumuşacık…

“Sence Kürtler siyahtır, kirlidir. Büyük olasılıkla da kötü kokarlar. Öyle mi?”

Yanıt beklemeyen bir soru bu. Söyleyeceklerinin ağırlığını tartar gibi duraklıyor biraz.

“Adıma gelince, Aşti olacakmış aslında. Kürtçe’de barış demek ama nüfus memuru izin vermediği gibi bir de küfretmiş babama. Tehdit etmiş. O da telaşlanıp aklına ilk gelen ismi söylemiş. Bana çok sevdiği onbaşısının adını vermiş.”

“Ne izni? Nasıl yani?”

Nereden başlasam, nasıl anlatsam der gibi bezgin bakıyor genç adam.

“Düşman bellediğin insanların, daha doğrusu sana düşman olduğu öğretilen insanların kendi topraklarında neler çektiğinden hiç haberin yok değil mi? Kendi dillerinde konuşamadıklarını, türkülerini söyleyemediklerini, kabul görmek, adam yerine konulmak için tıpkı Aleviler gibi kimliklerini gizlemek zorunda kaldıklarını bilmiyorsun.”

“Ama dağa çıktılar, askerlerimizi öldürdüler.”

“Evet, bazıları bunu yapmak zorunda kaldılar ama nedenini düşündün mü hiç?”

Öylece baktı yüzüne.

“Bak Melis, bu çok eskilere, ta Osmanlı’ya dayanan bir sorun, üç beş cümleyle anlatılamaz. Sadece şunu önerebilirim sana. Akıllı bir kızsın, düşün ve şu iki soruyu yanıtla: Bir: İnsan durup dururken, keyfi, rahatı yerindeyken dağa çıkar mı? İki: Düşmanla savaşmak için kurulmuş bir ordu şehirlerin göbeğinde ne arar, kendi vatandaşına neden saldırır? Neden kendi vatandaşının evini malını ateşe verir? Bu soruların cevabını bulduğunda tekrar konuşuruz. ”

Susmakla söylemek arasında gidip geliyor bir süre.

“Bir Kürt’le konuşmaktan gocunmaz, yeniden görmek istersen yani.”

Melis bu serzenişin arkasında yatan kırgınlıkları, reddedilişleri değerlendiremeyecek kadar şaşkın; allak bullak… Berbat, çaresiz hissediyor kendini.

“Su alabilir miyim, boğazım kurudu da…”

Garsonun getirdiği şişeyi bardağa boşaltmadan bir solukta bitirdi. Sedat, benzer altüst oluşları daha önce başkalarıyla da yaşadığından alışkın. Sakinleşip normale dönmesini sabırla bekliyor.

“İlgini çekiyorsa sana bir iki kitap verebilirim.”

Hayır ilgilenmiyorum deyip geçmeyi; eskiden olduğu gibi, arkadaşlarının sosyal medyada nefret kusan paylaşımlarını “like” ederek konforlu dünyasında yaşayıp gitmeyi çok istiyor ama geçmiş olsun. Sırça fanus çatladı, cehaletin kuşkularla bulanmayan sakin, berrak sularından çıktı bir kere. Sedat’ın sayesinde daha doğrusu onun yüzünden dönüşü olmayan bir yolda ilerliyor.

“Seni benden daha birikimli, senin kalitene daha uygun düşen Kürt’lerle de tanıştırabilirim ayrıca.”

“Şu kalite meselesiyle daha fazla vurmasan…”

Fazla yüklendiğinin o da farkında. Konuyu değiştirip müziğe getiriyor sözü. Gitara ilk heves edişini, babasının karşı çıkmasına karşın gizli gizli para biriktirişini, aldiğı ilk aleti arkadaş evlerinde gizleyişini, nasıl öğrendiğini, gruptakilerle tanışmalarını anlatıyor.

Kahveden çıkarlarken küslük bitmiş, yeniden arkadaşlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir