Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 3

Mutlu olmaktan çok

mutlu görünmek için çabalar dururuz.

La Rochefoucauld

Bekledikleri konuklar yüzünden diken üstünde duran anne babasının yanından koşar adım uzaklaştı Melis. Dairenin kapısı arkasından güm diye ötünce yüzünü buruşturup eyvah diye mırıldandı. Annesi kasıtlı yaptığını düşünecekti. .Öff bana ne! En sevdiği arkadaşlarıyla buluşup eğlenmeye hazırlanırken keyfinin kaçmasına izin veremezdi. Asansörü beklerken makyajını bir kez daha gözden geçirdi. Allığı çok mu abartmışım ne?Yok canım, aleme akıyoruz, hiç fazla değil. Gömleğinin bir düğmesini daha açtı. Ne o öyle Kezban Kezban? Arabasına binip çalıştırırken yine annesine takıldı aklı. Ne kadın ya, bildiğin geri kafalı. Ne yapsam, ne istesem karşı çıkıyor. Babam olmasa yandık!

Üstü siyah, yanları kırmızı Mini Cooper çalışır çalışmaz gaza basıp fırladı. Buluşma saatine epeyce vardı daha ama evde kalmaya daha fazla dayanamamıştı. Site kapısının açılmasını beklerken radyoyu açıp koltukların deri kokusunu içine çekti.

“Gezelim biraz , motorun açılsın değil mi cicim?”

Güvenlik kulübesindekiler şaha kalkan arabanın arkasından bakakaldılar.

“Vedat Beyi uyarmalı, başına iş açacak bu kız.”

“Ne uyaracaksın? Siktir et abi, bir züppe eksilmiş olur fena mı?”

Saçına kır düşmüş güvenlikçi kara kuru delikanlıya kulaklarına inanamayarak baktı. Uzak bir akrabasının yakını diye yalvar yakar işe aldırdığı suskun gencin ağzından çıkanlardan dehşete düşmüştü.

“Deme öyle, Allah’ın gazabına uğrarsın.”

Öbürü cevap niyetine sunturlu bir küfür dolandırdı ağzının içinde. Yumruğunu kulübenin plastik duvarına indirdi. Ardından bir de tekme… Dağlarda yarı aç yarı tok, kan ter içinde terörist kovaladıkları günler epey geride kaldığı halde hala deliksiz bir uykuya hasretti.

“Kimin davasını güdüyoruz abi biz ? Kimi kolluyoruz? Neye hizmet ediyoruz?”

Delikanlının durduk yerde neden hiddete kapıldığını anlayamayan güvenlikçi kaşlarını çattı. İnini dibini araştırmadan aracı olduğu bu çocuk ya başını derde sokarsa? Ya onun yüzünden işinden olursa?

“Sen işini yap, al paranı, haline şükret oğlum. Böyle meselelere kafanı yorma. Büyüklerimiz bilir. Allah devletimize, milletimize zeval vermesin. ”

Genç güvenlikçi homurdanarak dışarı çıktı. Kulübenin etrafında dolandı bir süre. Eprimiş spor ayakkabılarının burnuyla çimleri sınırlayan dekoratif tuğlaları dürtükledi. Sağlam döşenmişti tuğlalar, hiç biri yerinden oynamadı. Adını tam koyamadığı öfkesi biraz yatışınca gelip kulübedeki yerine oturdu. Yaşı büyük olan yine abuk sabuk konuşacak diye endişelendiyse de korktuğu gibi olmadı. Kulaklığını takıp müzik dinlemeye koyuldu genç. Sonra da telefonunda oyun oynamaya daldı.

Melis Bebek yokuşunun başında durmak zorunda kaldı. Trafik tıkanmıştı yine. Torpidodan kocaman bir çikolata çıkardı. İri bir parça koparıp attı ağzına. Müziğin sesini açtı. Bir şarkı, bir tane daha, bir tane daha… Şarkılar değişiyor, manzara aynı…

“Gitti bizim Boğaz turu.”

Hisar’a vardığında buluşma saati epeyce geçmişti. Çoktan bir araya gelmiş kendisini bekleyen arkadaşları homurdandılar.

“Üstüne varmayın kızın, ne de olsa acemi şoför. Ha ha ha…”

“Halt etmişsin sen. Ben babamın kucağında kamyon sürerken sen daha emzik peşindeydin.”

“Yok daha neler! İyice uçtun.”

“Çeneyi bırakın da gidelim, üşüdüm.”

Göbek piercing’i görünsün diye kısacık bir bluz giyen kızı ters ters süzdü Levent.

“Adam gibi giyinseydin sen de.”

“Bilmediğin işe karışma. Moda bu!”

“Dalaşmayı bırakın. Acıktım ben, nerede yiyoruz?”

Melis elini uzatıp kaldırımın kenarına çökmüş arkadaşının kalkmasına yardım etti. Selin, göbeği açık olan, sigarasını ayağıyla ezip rujunu tazeledi. Yürüdüler. Lise yıllarını aynı okulda, aynı sınıfta geçirdikten sonra şehrin değişik üniversitelerine dağılan yedi genç, az sonra kat kat teraslardan oluşan lokantanın yola bakan bir masasına yerleşmişlerdi. Haftanın sadece bir gününde görüşmeye alışamamışlardı henüz. Aynı anda hepsi birden konuşuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Şamata, gürültü gırla… Yan masada oturan çift, ellerin kolların havada uçuştuğu masaya birkaç kez dönüp baktılarsa da ses çıkarmadılar. Gençliğin aşırılıklarına hoşgörüyle bakacak kadar yol almışlardı.

“Eeeee nereye gidiyoruz?”

“Maslak’ta yeni bir mekan açılmış, oraya. Müthiş diyorlar.”

“Geçen haftaki gibi fos çıkmasın da…”

“Yok yok. İstihbarat sağlam bu sefer. Dj Amsterdam’dan gelmiş. Müzik, ambiyans şahaneymiş. Sabaha kadar da açıkmış. Dans, dans, dans…”

Sosisleri, hamburgerleri, patates kızartmalarını çabucak silip süpürdüler.

“Açılışa çok var daha, bir “Starbucks” yapsak mı?”

“Ay evet, yaşasın! Caramel macchıato…. oley oley!”

Melis’in otomobiline Buğra bindi, ötekiler Melih’in Honda’sına geçtiler. Melih park yerinden çıkarken camı açıp seslendi.

“Beni takip et bebek.”

Kızın suratı asıldı.

“Ne oldu buna, Boğaziçi’li oldum diye havalara mı giriyor?”

Buğra omuz silkti. Melih’in eleştirilmesi hoşuna gitmişti. İkisinin popülerlik yarışından habersiz olan Melis arkadaşının yüzündeki alaycı ifadeye anlam veremediyse de üstünde durmadı.

“Aldırma, sınavlar başlayınca görecek gününü. Ne işine yarayacaksa felsefe bölümünü seçti salak.”

“İstediği bölümdü. Para kazanmak gibi bir derdi de olmadığına göre…”

“Hayırdır? Melih’in avukatı kesildin birden. Yoksa aşık mısın?”

Gülerek söylemişti ama aşık derken kırılıp incelen sesi kuşkulandırdı kızı. Ne diyeceğini bilemedi. Melih’ le aralarında bir şey olamayacağını en iyi bilecek kişiydi Buğra. Saçmalama diye kestirip attı. Kafenin yan sokağında park edip arkadaşlarının yanına gidene kadar da konuşmadılar.

Starbucks tıklım tıklımdı. İçeceklerini alıp kapı önüne çıktılar. Dışarıda cumartesi akşamının olağan kalabalığı; korna, fren sesleri, kapalı camlardan taşan çıstaklar… Alışkın olmayanı serseme çevirip yataklara düşürecek bu hayhuy gençlerde fon müziği etkisi yapıyordu.

Kaldırıma sıralanıp laflayarak epey oyalandılar. Kahvelerini bitirdikten sonra az ilerideki marketten bira aldılar. Onlar da bitince yeniden yola çıkıldı. Boğaz’da bir tur atıp Büyükdere’ye kadar gittikten sonra İstinye yokuşunu tırmanıp Maslak’a ulaştılar. Gittikleri gece kulübü ana caddeden epeyce içeride, gökdelen şantiyeleri, inşaat malzemeleri, moloz yığınları arasında kalmış artık kullanılmayan bir binanın bodrum katındaydı. Duvarların epeyce üstünde kalan dar pencereleri, biri kamyon girecek kadar geniş, öbürü dar iki kapısıyla fabrika olarak inşa edildiğini düşündü Melis. Ne üstüme vazifeyse diye de söylendi kendi kendine. Böyle gereksiz şeylere kafa yorduğu için hem kızar hem de şaşardı kendine. Binanın yan tarafındaki dar giriş, dimdik inen merdivenler kızların gözünü korkuttu.

“Nereye geldik abi ya?”

“Doğru adreste olduğumuzdan emin misin Buğra?

“Evet evet burası. Hadi yürüyün, sallanmayın.”

Ortası aşınmış taş basamaklar geniş bir hole açılıyordu. Holün dip tarafında yabancısı olmadıkları bir ortam… İçten aydınlatılan rengarenk levhalarla kaplı koridorun iki yanında duran iri yarı korumaları geçip gişeden biletlerini aldılar. Bir görevli bileklerine görünmez damgayı vurdu. Hemen hemen her hafta sonu yaşadıkları rutin işlemlerden sonra uçak hangarı büyüklüğündeki salona girdiler.

“Waw! Abi dedikleri kadar varmış, manyak bir yer burası.”

“Oğlum Berlin’deyiz sanki, oha yani!”

Girişin karşısındaki duvarı kaplayan aynalar dışında her yer simsiyahtı; duvarlar, tavan, zemin her taraf … Merdivenlerdeki rutubetli küf kokusundan sonra yüzlerce parfümün karışımından oluşan rahatlatıcı ılık bir hava vardı içerde… Yüksek tavandan sarkıtılmış metal bloklarda yanıp sönen, dönen, kıvrılan ışıklar bangır bangır çalan müziğin ritmine ayak uyduruyor. Dört köşeye yerleştirilmiş yüksek platformlarda seksi kıyafetli kızlar dans ediyor. Pist, ellerinde içki kadehleriyle salınanlarla yükünü tutmuş.

Önden gidip el sallayan Melih’e doğru ilerlediler. Kalabalığı yarıp nal şeklinde yerleştirilmiş oturma grubuna ulaşmaları kolay olmadı.

“Yeni açıldı diye böyle. Altı aya modası geçer, kimse kalmaz.”

Daha yerleşirlerken göğsünde ve sırtında fosforlu harflerle mekanın adı yazılı siyah tişort giyen garson biletleri toplayıp siparişleri aldı.

“Eeee oturacak mıyız, haydi piste.”

Melih’in önerisini duymazdan geldiler. O kendi kendine sallanarak piste doğru uzaklaştı. Ortamı çok beğenmişti Melis. İnternet’te incelediği Avrupa’daki gece kulüplerinden hiç farkı yoktu. Müzik sistemi de muhteşemdi. Bütün salonu inletmesine karşın masadakilerle sohbet etmeyi de engellemiyordu.

Selin’le Çiğdem’in arasına geçip kollarını kızların omzuna attı. Başka bir garson kalabalığı ustaca yarıp sehpanın üzerine patlamış mısır dolu iki kase bıraktı. Ilıklığını henüz yitirmemiş iri bir taneyi dişleriyle ezerken mutluyum diye geçirdi içinden. Mutluyum, hak ettim. Deli gibi çalışıp istediği bölümü kazanmıştı. Üniversiteliydi artık. Sonrasında annesiyle babasının inadını kırıp kapağı İtalya’ya atarsa… Bir de sevgili bulursa… İtalyanlar tercih sebebiydi.

Bir ara Buğra’yla çıkar gibi olmuşlardı. Söze dökülmese de arkadaşlığın ötesine geçen bir yakınlık… Bir keresinde gruptan gizli sinemaya gitmiş, dönüşte el ele tutuşmuşlardı. Ayrılırken öpüşmüşlerdi de ama yürümemişti nedense.Melih’e aşık mıy mışım?Salak.

Garson içeceklerini bırakırken Levent soluk soluğa geldi. İtalyan sevgilisiyle Amalfi sahillerinde dolaşmakta olan Melis onun ortadan kaybolduğunu bile fark etmemişti. Havadaki elini yumruk yapmış, öbürü kalçasında, dizlerini kırıp yaylanarak çalan müzikten çok daha hızlı, sadece kendinin duyabildiği bir tempoyla sallanıyor.

“Var mı uçmak isteyen millet? Haydi bakalım, vıjjjj!”

“Ne diyor bu ?”

“Offf ya, o kadar da tembihledik, bu son diye yemin ettirdik. Yine almış.”

Gökçe zıplayıp Levent’in yumruğunu açmaya çalıştıysa da başaramadı. Delikanlı ani bir sıçramayla geri çekilmişti. Elini sımsıkı göğsüne bastırıyor.

“Manyak mısın kızım sen, dünyanın parasını verdim ben onlara.”

Ne halin varsa gör serseri, deyip yerine oturan Gökçe hırsını içkisinden çıkarmak ister gibi bir yudumda bitirdi. Yüzü asık, göğsü körük gibi… Melis şaşkın bakışlarını bir Levent’e bir Gökçe’ye çeviriyor.

“Bakma öyle şapşal gibi. Hap kullanıyor bu salak?”

“Ne hapı? Nasıl yani?”

“Off Melis, ne hapı olacak, “ex”. Melek hapı aldığından bile kuşkulanıyorum. Mahvedecek kendini.”

Ex’in ne olduğunu biliyordu. Kendisi de denemişti bir kere ama melek hapını ilk kez duyuyordu. Sehpanın öbür yanında tepinen arkadaşını dikkatle inceledi. Yıllardır aynı sınıfı paylaştığı delikanlıyı ilk kez görüyor gibiydi. Levent hoplaya zıplaya uzaklaşırken masada sadece Gökçe’yle kendisinin kaldığını fark etti. Sehpanın üstünde yarısı boşalmış kadehler, mısır döküntüleri…

“Nereye kayboldu millet?”

“Selin’le Melih bir kuytu bulmuşlardır, ötekiler de pistte her halde. ”

“Çıkıyor mu onlar? Ne zamandan beri?”

Omzunu silkti kız.

“Ne bileyim. Aynı üniversiteye kaydolduklarından beri sanırım.”

Neler oluyordu? Her sırlarını paylaştıkları, nerede, nasıl olursak olalım hiç kopmayacağız diye yeminler ettikleri arkadaşları, en yakınları… Gökçe’nin bildiklerinden neden kendisinin haberi yoktu? Başka neler yaşanıyordu ondan habersiz? Kendisi de bazı şeyleri grupla paylaşmadığı halde bir güceniklik hisetti. Daha önce beraberlerken hiç hissetmediği bir yanlızlık, terk edilmişlik duygusu… Hızla kopuyorlardı birbirlerinden. Daha birkaç ay önce tüm sırlarını bildiği arkadaşları şimdiden birer yabancı gibiydiler.

“Ben bir soda alıp geleyim, sen de ister misin?”

Sen bari gitme demek istedi ama Gökçe kalabalığa karışmıştı bile. Köşeye çekilip arkasına yaslandı. Düşünmeyecekti bunları şimdi, eğlenmeye bakacaktı. Ilımış Margarita’sından iri bir yudum alıp bakışlarını piste çevirdi.

Yanıp sönen ışıklar ellerinde içki bardakları, bira şişeleriyle dalgalanan kalabalığı şekilden şekle sokarken, bir anlığına beliren yüzlerin cinsiyetini ayırt etmeye bile fırsat bırakmıyor. Kıskançlık krizi geçiren birinin makasına kurban giden fotoğrafları andıran görüntüler… Çakan ışıkta parlayan bir göz, kan kırmızı bir dudak, bir saç perçemi, bir püskül, her parmağında iri bir taşın yanıp söndüğü uzun tırnaklı bir el, kan ter içinde bir sırt, bir ense, bir sakal… Biran için susan müzikle birlikte ortalık sakinleşir, parçalar bütünleşip anlamlı bir görüntü kazanır gibi oldu ama sadece bir an için. Müzikle birlikte herkes yeniden sallanmaya, rengarenk ışık demetlerinin arasında yeniden fotoğraf kırpıntıları uçuşmaya başladı.

Midesi bulanıyordu. Gruptakilerden biri bile gelse çıkalım, gidelim buradan diyecek.

“Oturabilir miyim tatlım?”

Cilveli bir ton tutturmuş çatallı sesin sahibini görmek için bakışlarını göz hizasındaki ışıltılı, kabarık etekten epeyce yukarı çevirmesi gerekti. Bir drag queen...

Adet yerini bulsun diyeydi soru. Platin renkli peruğuyla boyu iki metreyi aşan, toparlak yüzü yaldızlı makyaj malzemeleriyle renklendirilmiş adam çoktan karşısına geçip bacak bacak üstüne atmıştı bile. File çorabını çekiştirip jartiyerine sıkıştırdığı iri çiçeği düzeltirken sordu.

“Canın sıkkın görünüyor, yalnız mısın?”

“Yo arkadaşlarla geldik.”

“Eeee nerdeler o zaman? Ay anladıııım, ekildin sen. Boş ver kız, biri gider biri gelir, sıkma canını.”

Bir kahkaha patlattı. Derinlerinde gömülü kederi gizleyemeyen bir kahkaha… Melis kadının gülüşünden çok yorumundan rahatsız oldu.

“Sandığınız gibi değil.”

İyice açtığı ağzının kıyısını sıvazlayarak dağılan rujunu toparlayan kadının fosforlu mor tırnaklarından gözlerini alamadı bir süre. Yanıp sönen ışıkların arasında bir belirip bir yok olan, her seferinde farklı bir renge bürünen, gerçekle yalan, düşle uyanıklık arası bu varlık içinde hayranlıkla dehşet arası bir duygu uyandırıyor; bulantısı artıyordu. Homofobik sayılmazdı ama bedeninden rahatsız olup karşı cinse dönüşmeye kalkışmış biriyle yüz yüze gelmemişti hiç. Karşısında oturan kişinin hayal ettiği gibi bir trajedinin kurbanı değil de bu kılığa sadece işi gereği bürünmüş olabileceğini akıl edecek kadar yaşamamıştı henüz. Margaritanın acımsı tadı midesinden gırtlağına doğru ilerledi. Ben neden…Ne oldu bana?

Çantasını kapıp fırladı.

“Nereye gidiyorsun ayol, iki çift laf edecektik şurada.”

Bulantının yanı sıra nedenini kestiremediği bir korkuya kapılmıştı ansızın. Dans edenlerin arasından zorlukla sıyrılıp merdivenleri nefes nefese tırmandı. Kapının önüne çıkar çıkmaz yüzünü yalayan esintiyle rahatladı biraz. Derin derin nefes alıp sakinleşmeye, midesini yatıştırmaya çalıştı.

“Araç var mıydı hamfendi?”

“Evet.”

“Hemen getirelim. Fişiniz? ”

İçeriye girerlerken eline tutuşturulan kağıdı nereye koyduğunu ilk anda anımsayamadı. Çantasını karıştırırken elleri titriyordu hala. Arabasını beklerken makyajının bozulmasına aldırmadan bulduğu bir ıslak mendille yüzünü sildi. Derin derin soluyarak etrafa göz gezdirdi. Gelirken dikkat etmediği sokak korku filmi setini andırıyordu. Karşı kaldırıma dizili variller gece kulübünün kapısından vuran cılız ışıkta adamakıllı tekinsiz görünüyor. Yanlarındaki boş kasalarda ne idüğü belirsiz nesneler… Az ilerideki çöp bidonundan bir kedi fırladı ansızın. Arkasından gözleri uğursuz bir ışıkla parlayan bir kedi daha… Nerde kaldı bu araba?

Bulamayınca arkadaşlarınınmerak edecekleri aklına gelmiyordu henüz. Kendini bir an önce eve atma derdinde… Minik arabası önünde durunca rahatladı. Atladığı gibi bu lanet yerden bir daha gelmemek üzere uzaklaşacak.

“İki yüz lira rica edeyim.”

Boş bakışlar.

“Vale ücreti.”

“Aaa pardon. Biraz yorgunum da…”

Elini yeniden çantasına atıp cüzdanını çıkardı. Pembe panterli çantanın içinde boynu bükük bir yüzlük, birkaç da madeni bozukluk…

“Kartla ödeyebilir miyim?”

“Dalga mı geçiyorsunuz hamfendi?”

“Ama o kadar nakit yok yanımda.”

Az önce el pençe duran adamın omuzları dikleşti, genişledi. Boyu uzadı.

“İçeride eğlenirken vardı ama… Bekletmeyin beni, verin paramı alın anahtarınızı”

Kapıda duran zebellahlar da gelmişti şimdi yanlarına.

“Terso bir durum mu var birader?”

Melis umutsuzca çantasını karıştırmayı sürdürüyor.

“Numara yapmıyorum, gerçekten. Otopark ücretsiz sanıyordum.”

Sesi titrek, çatal çatal.

“Abi bunların alayı bizi öküz yerine koyuyor. İçeride yer içer savururlar, bize gelince nanay. Hamfendi yorma bizi, hakkımızı ver.”

Telefonuna sarıldı Melis. Arkadaşlarından birine ulaşabilirse sorun çözülecek. O gürültüde telefonu kim duyacak? Hiç birine ulaşamadı.

“Yakınlarda bankamatik var mı, çekip gelsem?”

“Şöyle bir bakının etrafa, bankamatik olabilecek bir yere benziyor mu? Haa arabama atlayıp gideyim, çekip geleyim diyorsan yemezler küçük hanım. Ye- mez-ler!”

Çaresizlikle ne yapacağını düşünürken arkadan birinin yaklaştığını duydu. Mantığı içeri girip arkadaşlarını bulmayı emretse de kıpırdayamıyordu. Elinde değildi Az önce hoşuna giden rüzgar etlerini dilim dilim doğruyor; ensesinde buz gibi ter damlacıkları… Dişleri birbirine çarpıyor, olduğu yere yığıldı yığılacak.

“Neler oluyor beyler, sorun ne?”

“Sorun falan yok. Hamfendi emeğimin karşılığını ödememek için bin dereden su getiriyor.”

Melis can havliyle arkasını döndü.

“Param eksik çıktı yoksa…”

Yeni gelen güvenlikçilerden farklı, ince yapılı biriydi. Gençti; olsa olsa kendi yaşlarında…

“Nasıl bir emekmiş bu?”

“Vale ücreti abi, alt tarafı iki yüz lira.”

“Kaldırıma park ettiğin arabayı iki adım sürmek mi emek dediğin? İnsafınız kurusun. Al şunu toz ol!”

Elini cebine atıp parayı otopark görevlisine fırlatan delikanlıyı minnetle izledi. Parayı alan adam anahtarı eline tutuşturup anında uzaklaşmıştı. Eğlencenin bittiğini anlayan ötekiler de yerlerine, kapı girişine yöneldiler.

“Çok teşekkür ederim, siz olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum. Telefonunuzu verin, yarın hemen öderim. ”

Şimdi daha açık seçik görebiliyordu delikanlıyı. Kirli sakalına karşın temiz bir yüz; ince uzun parmaklarıyla çenesini kaşıyışında çocuksu bir masumiyet var. Blucini eski tip şişme montu en ucuzundan. Ayakkabıları çakma Adidas.

“Gerek yok. Siz bir an önce arabanıza binip gitmeye bakın. Tekin değil buralar.”

Başka zaman olsa delikanlının abilik taslayışıyla, olduğundan büyük görünme gayretiyle dalga geçer, inadına aksini yapardı ama bu sefer itiraz etmek aklına bile gelmedi. Titreyen elleriyle kapıyı açıp bindi, arabayı çalıştırdı. Motorun sakin tekdüze mırıltılarıyla az buçuk yatışınca camı açıp seslendi.

“Gideceğiniz yere bırakayım hiç değilse.”

Arkasını dönmüş uzaklaşmakta olan genç el sallamakla yetindi. El frenini indirip direksiyonu caddeye doğru kırarken gitgide küçülen silüete dikiz aynasından bir kez daha baktı Melis. Yaşadıklarına anlam veremiyordu bir türlü; şaşkındı.

“Babaannemin Hızır dediği bu olmalı.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir