Press ESC to close

Zeus Ne Yapsın 4

Ruggiero guacamole sosuna buladığı yengeç bacağını ağzına atıp hırsla, diri eti savaşır gibi çiğnerken karısına döndü.

“Fernando hala uyuyor mu?”

“Evet, geç saate kadar ders çalıştı yine. Öğleye kadar uyur.”

Adam saatine acele bir bakış attı. Çıkmasına az kalmış.

“Kaldır, gelsin.”

Çökük yanakları, vaktinden önce derinleşmiş kırışıkları yüzünden olduğundan da yaşlı görünen kadın gözlerini kırpıştırarak kocasına baktı.

“Ne var, ne oldu?

Adam bir lokma daha attı ağzına. Masanın muşambasına damlayan sosu parmağıyla sıyırıp yaladı.

“Hiç, yok bir şey. Konuşmam lazım. Kalk hadi, uyandır. Hemen gelsin”

Riayet etmeye alışkındı kadın. Başka soru sormadan ayaklarını sürüyerek oğlunun odasına gitti. Az sonra aynı bezgin adımlarla geri döndü. Ardı sıra gözlerini ovalayan delikanlı da gelip babasının karşısına oturdu.

“Bu akşam evden çıkmayacaksın Fernando.”

Oğlan uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu. Rüyada olduğunu sanıyordu belki de…

“Neden?”

“Soru yok. Bu gece annenle birlikte burada kalacaksın. Kapının önüne bile çıkmak yok. Anladın mı?”

Cümlenin sonunda bakışlarını karısına çevirdi.

“Kapıyı kilitleyip ışıkları söndüreceksiniz. Ne olursa olsun, kim gelirse gelsin açılmayacak bu kapı. Ben anahtarımla girerim. Kapıyı açın ben geldim dersem, bana bile açmayacaksınız. Evde yokmuş gibi yapacaksınız. ”

Tabağındaki son yengeç parçasını da ağzına atıp kalktı. Üniformasının düğmelerini ilikleyip şapkasını giydi. Kapıdan çıkarken son bir kez baktı karısıyla oğluna.

“Unutmayın, dışarı çıkmak yok. Ne olursa olsun. Yoksa…”

Kocasının evi de karakol gibi idare etmesine alışıktı Angela ama bugünkü kadar sert ve amirane olmamıştı hiç. Başkanın en yakın adamlarından biri öldürüldüğünden beri Santiago’da olup bitenlere aklı ermiyordu zaten. Daha o gün sıkıyönetim ilan edilmişti. Ilımlı muhalifleri bile toplama kamplarında, işkence odalarında yok ettikleri halde hala yeraltına inmiş grupların varlığından kuşku duyuyor; üç beş kişi yan yana gelse polis hemen tepelerinde bitiyordu.

Başkanın yabancı basına göğsünü gere gere söylediği gibi hapiste gazeteci yoktu artık. Demeçlerine eklemediği gerçekse muhalif medyanın tamamen yok edilmiş olmasıydı. Öldürülmüştü hepsi. Evlerin bodrumlarında teksir makinesiyle çoğaltılıp gizlice dağıtılan el ilanları sayılmazsa kuzey güney hattında dört bin küsur kilometreye yayılan ülkede hükumeti eleştiren yazılı tek satıra rastlamak olanaksızdı.

Yetmiş üç darbesinin acılarıyla kavrulan orta yaşlılar hala o günlerin yaralarını sarmakla meşguldü. İşkence edilen yakınlarının helikopterlere doldurulup canlı canlı okyanusa atıldığı günlerin ardından gelen görece huzura şükrediyorlardı; ama gençler… Babanın oğula, komşunun komşuya selam vermekten korktuğu günlerin dehşetini yaşamayan bilgisayar çağı çocukları daha fazlasını istiyordu.

Duvarlarda yazılar belirmeye başlamıştı yeniden. Barış işaretleri, özgürlük talepleri… Görevliler fare grisi bir boyayla kapatıyordu üstlerini. Ertesi sabah yine kan kırmızı yazılar, çizimler; bu kez başka bir duvarda… Polis ana caddelerde gece gündüz nöbet tutmaya başlayınca ara sokaklara kaymıştı duvar yazıları. Gençlerin azmi devleti daha sıkı önlemler almaya itiyordu.

Tarihin tekrarlanmasından, aynı acıların yeniden yaşanmasından korkanlar karanlık bastıktan sonra evlerine çekilmeye başlamıştı. Bütün metropoller gibi gece gündüz yaşayan şehre güneş batar batmaz alışılmadık bir sessizlik çöküyordu. Birkaç yerde sebebi belirsiz otomobil yangınları çıkınca daha da huzursuzlaşmıştı ahali.

Angela kocası söylemese de mecbur kalmadıkça sokağa çıkmıyordu ama Fernando, tek oğulları babasının evde olmadığı her gece dışarıdaydı. Bir süre sessizce oturdular ana oğul.

“Kahve ister misin?”

Hayır anlamında başını salladı delikanlı. Sonra kalkıp dolaptan pisco şişesini çıkardı. Şişeyi doğrudan kafasına dikti. Angela oğlunu dehşetle karışık bir şaşkınlıkla izledi ama azarlamaya cesaret edemedi. Son günlerde bir gariplik gelmişti çocuğun üstüne. Birkaç ay içinde ergenlikten yetişkinliğe, hatta neredeyse olgun birine uygun düşen tavırlar sergilemeye başlamıştı.

“Babanı dinle oğlum. Bu akşam bari gitme, olur mu?”

Fernando yanıtlamadı. Uyanmış gibi görünse de içi rüyalara dalıp gitmiş gibiydi.

Evleri hiç bir zaman bol kahkahalı, sıcak bir atmosfere sahip olmamıştı. İşten hep asık suratla, yorgun dönerdi kocası. Angela onun rahatını sağlamak için gözünün içine bakar, etrafında fır dönerdi. Fernando’nun doğuşuyla da değişmemişti durum. Sessiz, sorunsuz bir bebekti. Çocukluğunda da öyle… Yine de akşam sofralarında oradan buradan konuşulur, hatta ara sıra ailecek gezintilere bile çıkılırdı ama şimdilerde şehirdeki bir çoğu gibi tamamen sessizliğe bürünmüştü ev. Sokağa bakan perdeleri bile açmıyordu çoğu zaman Angela. Şehir de onun gibi neyi beklediğini bilmeksizin gergin, netameli bir bekleyiş içindeydi.

Zengin mahallelerindeki malikanelerde neşeli partiler sürüp gidiyorduysa da geniş bahçelerdeki asırlık ağaçlar, sarmaşıklarla kaplı yüksek duvarlar çıngıraklı gülüşlerin caddelere, sokaklara yayılmasını engelliyordu. Puroların en pahalıları, içkilerin çifte damıtılmışları, yiyeceklerin en lezzetlileri arka kapılardan o evlerin mutfaklarına taşınıyor; sokağın ürkütücü sessizliğinin aksine o evlerde hayat çılgın bir tempoyla yaşanıyordu.

Pisco şişesini alıp annesine tek kelime etmeden odasına çekildi Fernando. Duvardaki futbolcu posterinin arkasına koyduğu bildirileri yoklayıp yatağına uzandı. Akşama çok vardı daha, yeniden uyumayı denedi.

Babasının sözünü dinlese miydi? O kadar net konuştuğuna göre… Ya arkadaşları, onları da uyarmalıydı.

“Pablo’ya ulaşabilsem yeter.”

Gündüzleri asla bir araya gelmiyorlardı. Dinlenme olasılığı nedeniyle telefon kontağı da yasaktı. Gece buluştuklarında bir sonraki adım planlanıyor, herkes sadece kendi grubundaki iki kişiyi tanıyordu. Bir çeşit hücre yapılanmasıyla yürütülüyordu eylemler.

Ülkenin kanlı geçmişi baba oğulu farklı etkilemişti. Bebekliği ve erken çocukluğu Pinochet dönemine denk gelse de gençliğini diktatörlüğün yıkılmasını izleyen görece huzurlu dönemde yaşayan Ruggiero polis olmayı tercih etmişti. Geçmişte iktidarın emirlerini körü körüne uygulayan meslektaşlarının aksine milletinin özgürlüğünü, yasal haklarını sonuna kadar korumaya ant içmiş bir polis olmaktı hayali. Daima haklıdan yana olacak, adaletin terazisinin sapmasına asla izin vermeyecekti.

Çoğu hayal gibi onunki de zamanla farklı bir yere evrilmiş, mesleğinde ilerledikçe bakış açısı kendisi bile farkına varmadan değişmişti. Damla damla kanına karışan zehir gibi yavaşça, hissettirmeden… Yemekhane zammını protesto etmek için yürüyüş yapan üniversitelileri coplarken, kızları saçlarından tutup sürüklerken vicdanında en ufak bir sızı hissetmediği gibi aksine ülkesini koruduğuna inanıyordu. Öğrenci görünümlü ajanlardı hepsi. Şili’nin zenginleşmesini, kalkınmasını istemeyen Amerika’nın kışkırtıp saldığı satılık serseriler… Zam sadece bahaneydi. Aralarına dalıp kafa göz demeden plastik copunu sallarken, bir an evvel mezun olup vatana hizmet etmek yerine siyasete bulaşıyorsunuz, ananızın babanızın emeklerine yazık diye haykırıyordu. Haklı olduğundan kuşkusu yoktu. Zerre kadar…

Fernando essiz, sakin bir karaktere sahipti. Tek çocuk olmanın bütün avantaj ve dezavantajlarını yaşayarak büyümüştü. Her istediği yerine getirilerek şımartılmış, buna karşılık katı bir disipline tabi tutularak örnek evlat olması istenmişti. Yuvadaki öğretmenleri övgüyle söz ederlerdi ondan. Hiç sorun çıkarmayan bir çocuktu çünkü. Yemeklerini itiraz etmeksizin yer, vakti geldiğinde sessizce yatağa gider; oyuncağı elinden alındığında bile yaygara koparmazdı. Okula başladıktan sonra da sürmüştü bu sakin tavırları.

Ortaokulda olmuştu ne olduysa. Annesi notlarındaki düşüşü, derin suskunlukların ortasında ani parlayışlarını ergenlik sancılarına yorup kocasını sakin kalmaya zorlasa da baba oğul sıkça çatışıyorlardı. Sözcüklerin olmadık yerlerinde çatlayan sesinin, akşamdan sabaha yüzünde beliriveren sivilcelerin de etkisi vardı bu hırçınlıkta ama asıl neden babasının mesleğiydi. Daha ilk günden “policia’nın oğlu” damgasını yediğinden yalnızlığa terk edilmişti okulda. Dayak, itip kakma, hakaret; bunların hiç biri yoktu. Sadece ve belki de en kötüsü, yok sayılıyordu. Sınıf arkadaşları öğretmenlerin yanında ya da derste mecbur kaldıklarında asgari düzeyde iletişime geçiyorlardı Fernandoyla ama onun dışında asla… Yokmuş, görünmezlik örtüsüyle gizlenmiş gibi geçip gidiyorlardı yanından. Oyunlarına almaları, erkekler tuvaletinde gizlice tüttürürken bir sigara da ona vermeleri söz konusu bile değildi. Onun yaşındaki bir çocuk için katlanılması güç bir işkenceydi bu. Akıl danışmaya gittiği rehber öğretmen abarttığını söyleyip başından savınca iyice içine kapanmış; mesleğini alnına kara bir leke gibi çalan babasına yöneltmişti tüm nefretini. Gidecek yeri olsa onun yaşadığı yere adımını atmazdı ama çaresizdi.

Sırf onunla karşılaşmamak için okumaya verdi kendini. Okul kütüphanesinden ödünç aldığı, sık delikli sansür eleğinin üstünde kalmış kitaplar yavan gelmeye başlayınca komşunun üniversiteye giden oğlundan yardım istedi. Alejanrdo Zambra, Antonio Skarmeta, Victor Jara, Ariel Dorfman, Pedro Remebel, Roberto Bolano, Lois Sepulveda ve elbette Pablo Neruda… Çoğu yaşamının en azından bir bölümünü sürgünde geçirmek zorunda kalmış Şilili yazarlarla Pedro sayesinde tanıştı. Ve ülkesinin yakın tarihiyle… Onları okudukça geçmişe yönelik bilgisinin sığlığı şaşırttı delikanlıyı. Okul kitaplarında Pinochet dönemi diye birkaç satıra sığdırılıveren on beş yılın ülkede nasıl bir korku ve dehşet iklimi yarattığını, şairlerin mısralarına gizlenen dramı, dile getirilemeyen acıların satır aralarına yaydığı kan ve gözyaşını içi kavrularak okudu.

Hepsi birbirinden değerli sanatçıların içinde en çok Jara’nın hikayesi etkilemişti onu. Özellikle sonradan adı verilecek stadyumdaki son anlarını okurken gözyaşlarına hakim olamamıştı. Gitar çalamasın diye önce parmakları kırılmış, ardından elleri kesilmişti Şair’in. Ancak o, son anına kadar yolundan dönmeyip şarkısını kısık sesle de olsa söylemeyi sürdürmüştü. Darbeci subaylar onu susturmanın tek yolunun öldürmekten geçtiğini anlayınca başına kurşun sıkmaktan çekinmemişlerdi.

Siyaset okuyan Pedro kitap ödünç vermekle kalmayıp ayak üstü sohbet de ediyor, dünyaya bambaşka gözlerle bakmasına neden oluyordu. Kendi küçük dünyasında asla fark edemeyeceği dehşet manzaraları açılıyordu önünde onu dinledikçe. Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri, işbirlikçi zenginlerin, maden sahiplerinin karlarını katlamak için çevirdiği dümenleri, hükumetin işçilere yapılan haksızlıklara nasıl göz yumduğunu… Aylar sonra, Fernando’ya güvenebileceğini anladığında öğrenci birliğinden de söz etmişti. Aralarına karışmayı, vatanı için canını vermeye hazır gençleri tartışırken, planlar yapıp iş bölümüne giderlerken izlemeyi çok istiyordu Fernando ama olanaksızdı. Yalvar yakar olup bir kaç kez Perdo’yla birlikte yazılamaya gitmişti. Gece yarısı pencereden atlayıp yürek çarpıntılarıyla Pedro’ların evine koşarken, boya tenekesini taşırken büyüdüğünü, kahramana dönüştüğünü hissediyordu. Hayatının bir anlamı vardı artık. Okul arkadaşlarının gaddarca görmezden gelişine katlanabiliyordu böylelikle. Hemen değilse de ileride, devrimin başarıya ulaştığı günlerde kim olduğu anlaşılacak, babasına rağmen yaptıkları daha da değerli olacaktı. Bu uğurda ölürse adını bir meydana olmasa da bir sokağa verirlerdi belki; neden olmasındı?

Afişin arkasındaki el ilanlarına yeniden göz attı. Bu gece hepsinin dağıtılması planlanmıştı ama babasının sıkı tembihine bakılırsa risk her zamankinden fazlaydı. Kendi payına düşenleri ertesi akşama bıraksa bile ötekiler… Haberdar edilmezlerse hepsi polisin eline düşeceklerdi. Ne yapıp edip Pedro’ya ulaşmalıydı; mutlaka.

Kısa bir not yazıp mesajlaşmak için kullandıkları kitabın arasına koydu. Okula gitmek için hazırlandı. Evin kapısındayken yakalandı annesine. Endişeli bakışlarından kurtulmak için eğilip pabuçlarının tozunu siler gibi yaptı.

“Babanı duydun oğlum. Dersten çıkar çıkmaz eve dön olur mu? O afişleri de ver, iyi bir yere saklayayım.”

“Beni merak etme anne, afişler sağlam yerde zaten. Hoşça kal.”

Yasak bildirileri birkaç gün önce temizlik yaparken bulmuştu Angela. Eve geldiğinde onun ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleriyle karşılaşınca her şeyi anlatmak zorunda kalmıştı çocuk. Bulduklarını kocasına göstermesi söz konusu bile olamazdı ama oğlunu bu tehlikeli maceradan uzak tutmak için saatlerce yalvarıp yakarmıştı. Vazgeçmeyeceğini anladığından beri de diken üstünde yaşıyordu. Oğlunu aklıyla anlasa da kalbiyle kabullenemiyor; tek çocuğunu beyhude olduğunu düşündüğü bir mücadeleye kurban verme düşüncesiyle içi yanıyordu. Perdeyi aralayıp uzaklaşmasını seyrederken bildiği bütün duaları okudu. Yaşaran gözlerini silip burnunu çekerek mutfağa döndü.

Fernando henüz kimseciklerin görünmediği sokağı geçip Pedro’ların kapısını çaldı.

“Günaydın, Pedro evde mi?”

Ellerini mutfak önlüğüne kurulayarak annesi açmıştı kapıyı. Bileklerinde sabun köpükleri ışıldıyordu.

“Günaydın Fernando. Pedro dün gece arkadaşında kaldı. Sınavlara hazırlanıyorlar da… Bu gece gelir mi bilmiyorum. Ne vardı? Bir şey mi isteyecektin?”

Delikanlı ne yapacağını bilemedi. Kitabın içindeki uyarı notu akşama kadar mutlaka Pedro’nun eline geçmeliydi. Eve dönmesi için dua ederek kitabı uzattı. Teşekkür edip ayrıldı. En sevdiği derse bile dikkatini veremedi o gün. Pedro eve dönmezse bu akşamki denetimlerden haberi olmayacaktı. Ve… Daha sonra yaşanacakları düşündükçe beyni zonkluyordu. Hangi arkadaşında kaldığını sormamıştı Pedro’nun annesine. Soramazdı da, kuşkulanırdı kadın. Pedro’nun epeydir üniversiteye uğramadığını bile bilmediğine bakılırsa gerçekte nerede olduğundan da haberi yoktu muhtemelen.

Devrim yapılmadıkça, bu adaletsiz düzen değişmedikçe okulun, diplomanın bir anlamı olmadığını anlamıyordu büyükler. Üniversiteye gitmemeye karar vermişti kendisi de. Bir meslek okuluna kaydolup, işçi sınıfının arasına karışacaktı.

Dönerken Pedro’ların evindeydi gözü. Kapılarının önünde belki görürüm ya da sesini duyarım umuduyla epeyce bekledi. Çalıp sormaya cesaret edemedi.

Gece yarısı olduğunda yatağında dönüp duruyordu hala. Dışarısı sessizdi, her zamanki gibi. Arada bir caddeden geçen araçların farları vuruyordu camlara. Yan sokaklarda, öbür mahallelerde çalışan ekipleri düşündükçe suçluluk hissine kapılıyordu. Korkaklık edip evden çıkmadığı öğrenilince ne yapacaktı? Kovarlardı aralarından, bir daha görev de vermezlerdi. Hakaret etmeseler bile bakışlarıyla ezerlerdi. Ne yapsalar da yeriydi. Daha ilk tehlikede tökezlerse nerede kalmıştı onun devrimciliği?

Annesi çoktan uyumuştu. Ani bir dürtüyle kalkıp giyindi. Kendine has bir kokusu olan, teksir kağıdına basılmış duyuruları gömleğini içine sokup ayaklarının ucuna basarak yürüdü. Kapıyı santim santim aralayarak kendini dışarı attı. Annesi uyanıp peşinden gelir mi diye bekledi bir süre. İçeriyi dinledi. Ses gelmediğinden emin olunca görevli olduğu bölgeye doğru yürüdü.

Ruggiero karakolun soğuk zeminine yatırılmış çoğu ağır yaralı, baygın teröristlere tiksintiyle bakarken gözü birinin botlarına takıldı. Geçen yıl karısıyla birlikte Fernando’ya aldıkları botların aynısıydı. Sonra pantolon, yaş gününde aldıkları ekose gömlek… Eğilip teröristin yan dönmüş başını iki elinin arasına aldı, çevirdi. Burnu kanayıp şişmiş, dudağı patlamış oğluna gözlerine inanamayarak baktı. Tek çocuğu, üstüne titrediği en sevgili varlığı burada, dış güçlerin zehirleyip ülkesini yıkmaya yönlendirdiği katil sürüsünün arasında…

Soluk alamadı bir süre. Öfke, nefret, merhamet, keder… İnsana bahşedilmiş tüm duygularla dolup patlayacak hale gelen yüreğini yatıştırmak için sunturlu bir küfür patlatma isteğiyle açtı ağzını. Sesi çıkmadı. Birbiriyle çelişen karmaşık duyguların arasından merhamet ağır basmış, evlat sevgisi görev aşkına galip gelmişti. Kimse görmeden çocuğunu bu insan artıklarının arasından çekip alması, saklaması gerekiyordu. Boşaltılıp kapının dışına bırakılmış geri dönüşüm konteynerine ilişti gözü. Baygın yatan oğlunu kucaklayıp kutuya cenin pozisyonunda yerleştirdi. Ortalık yatışınca bir yolunu bulup arabaya taşıyacaktı.

Saatler sonra el ayak çekilip konteynerin başına geldiğinde yeni bir şokla sarsıldı. Konteyner boştu. Ne ölüsü ne dirisi… Kendine gelip kaçmış, eve dönmüş olabilir miydi? Bu umutla geldiği evde ikinci bir şok bekliyordu onu. Karısı da yoktu ortalıkta. Giysileri, ayakkabıları, her şeyi yerli yerinde durduğu halde kayıplara karışmıştı kadın. Kara günler için sakladıkları nakit paraya bile dokunulmamıştı. Evin altını üstüne getirip bir iz, bu ani yok oluşa ilişkin bir ip ucu aradı ama bulamadı. İşe yarar bir bilgi bulabilme umuduyla görev yerine döndüğünde o gün yakaladıkları bütün teröristlerin garip bir biçimde ortadan kaybolduğunu öğrendi.

Comments (1)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir