
Her zaman aklımızın izinden yürümeye takatimiz yetmez.
La Rochefoucauld
Hikmet’in telefonundan sonra karmakarışık duygularıyla baş edemeyeceğini anlayan Edibe zihnini meşgul etmek için angarya işlerle oyalanmaya koyuldu. Kitaplığını boşaltıp düzenledi. Gardrobunu ayıkladı. Banyo dolapları, mutfak, çekmeceler…Fidan’ın şaşkın bakışlarına aldırmadan evin her köşesini hallaç pamuğu gibi attı. Elleri meşgulken zaman daha hızlı akıyor, heyecanla beklediği gün yaklaşıyordu.
O sabah derse gitmek üzere hazırlanırken birkaç kez soyunup giyindi. Saçını öne, geriye taradı. Olmadı, sağa sola yatırdı. İyice kabarttı; beğenmeyip kaskatı jöleledi. Önce ağır bir makyaj yapıp ardından tümünü sildi. Bütün bakışları üstünde toplayacak kadar güzel olmak istiyordu.
Seminer salonuna yüreği pır pır ederek girdiğinde Hoca henüz gelmemişti. Hikmet’ten yana bakmamaya çalışarak her zamanki yerine oturdu. O gergin sahnenin ardından ilk konuşmalarını herkesin önünde yapmak istemiyordu. Hikmet de aynı düşüncede olmalıydı ki başını hafifçe eğerek selam vermekle yetindi.
Aklı Hikmet’in sürprizinde olduğundan ders boyunca suskundu. Sıra Hikmet’in şiirine gelene kadar derse veremedi dikkatini. Öyküleri yarım yamalak dinledi; birkaç cümleden ibaret baştan savma eleştiriler yaptı.
Altın saçları ay ışığında menevişlenen kadın ben miyim?
Saçmalama.
Neden olmasın? O dizeyi okurken başını kaldırıp gözlerini bana dikmedi mi?
Tamamen tesadüf! Nereye baktığının farkında bile değildi. Şiir okurken kendinden geçiyor, bilmiyor musun?
Diyelim ki öyle, ne değişecek?
“Sen ne düşünüyorsun bu konuda Edibe?”
“Edibe, hu huuu!”
Herkes kahkahayı basınca silkelenip kendine geldi. Tüm gözler üstünde…
“Çok özür dilerim, dalmışım.”
Anlayışla gülümsedi Hoca.
“Anlaşılan Lamia Hanım seni çok meşgul ediyor. Yazmak böyledir işte arkadaşlar. Kahramanlarınız bir süre sonra ete kemiğe bürünüp sizinle birlikte yaşamaya başlarlar. Ne yapsanız, nereye gitseniz gölge gibi peşinizdedirler. En yakınlarınızdan bile daha canlı, gerçek. Ben Müzeyyen’i yazarken adını sayıklamışım da karımla başım derde girdi. Birkaç gün konuşmadı benimle.”
Gülüşmeler, ardından benzer örnekler… Herkes söz alma, kendi anılarını anlatma derdinde. Edibe özel yaşamından bir anekdotla ilgiyi dağıtan hocasına minnetle baktı.
Dersin sonunda ağırdan alarak çantasını toplarken Hikmet de okumaya dalmış gibi yaparak herkesin çıkmasını bekledi.
“Ne kadar vaktin var?”
“Akşama kadar boşum.”
“Çok iyi. Önce evimi görmeni istiyorum. Sonra da başka bir yere götüreceğim seni.”
Beklemediği bir öneriydi bu. Tedirgin oldu.
“Ev mi?”
“Bir iki konuda fikrini almak istiyorum. Bir bakıp çıkarız hemen, çok vaktini almaz. Nihal Hanım tam istediğim gibi bir daire buldu bana sağ olsun. İyi bir iş kadını, alakasız yerler gösterip zamanımı almadı.”
“Bir tanedir o. Çok da güzeldir.”
“Öyle mi, dikkat etmedim.”
Nihal’in zarif yüzünü çevreleyen gür, kıvırcık saçlarını, kuğu boynunu, bluzunu geren dolgun göğüslerini fark etmemiş olabileceğine inanmakta zorlandığından Hikmet’i dikkatle süzdü.
Belki de esmerlerden hoşlanmıyor. Boya sarışını Sevgi’ye tutulduğuna bakılırsa…
“Eski arkadaşın mı?”
“Evet, yıllardır kapı komşusuyuz. Kardeşim kadar güvenirim.”
Konuşurken merdivenleri inip Hikmet’in bitişik otoparktaki otomobiline binmişlerdi. Güneşli havaya karşın Ortaköy’den sonra yol tenhalaştı. Kuruçeşme’yi çabucak geçtiler. Arnavutköy’de kazıklı yolun denizin bir kısmını esir alıp çöp yuvasına çevirdiği köşeye gelmeden yukarı kıvrıldılar. Denizle bağlantısını yitirip yalı olmaktan çıkmış köşklerin arkasındaki sakin, arnavut kaldırımlı bir sokakta durdular.
“Geldik.”
Sarmaşıklarla kaplı bir bahçe duvarının dibinde bir leğen dolusu kedi kumu; su, mama kapları…
“Hayvansever bir mahalle bulmuşsun.”
“Evet, biraz da o yüzden sevdim evi. Hayvanlara eziyet edenlerin arasında yaşayamam. Şu bina, en üst kat. Asansör yok maalesef, tırmanacağız.”
Balkon korkulukları dantel gibi işlenmiş ahşap cepheli binanın boyası yer yer kağşayıp kalkmışsa da dar, uzun pencereleri Boğaz’ın lacivert sularını mağrur bakışlarla süzüyor. Yan bahçenin duvarında tombul bir sarman, derinden derine bir piyano sesi… Naif bir Yeşilçam filminin içinde gibiydi Edibe. Anlamsız yaşamından, gündelik kaygılarından kopmuş, sıkı sıkıya bağlı olduğu tüm kuralları aşmış. Ağır ahşap kapıyı geçip dar bir koridora girerlerken tatlı, hafif bir baş dönmesiyle bakıyordu etrafına. Çikolata tadında bir içkiyle çakırkeyif olmuştu sanki. Dönerek yükselen merdivenleri ağır ağır tırmandılar. İkinci katın sahanlığında bir kadın büstü, yarı boyalı tuvaller …
“Sanatçı komşuların var sanırım.”
Komşunun göz alıcı bir kadın olduğunu düşünmüştü nedensizce ve yüreği anlayamadığı bir biçimde kıskançlıkla daralmıştı.
“Evet galiba ama tanışmadık henüz.”
En üst katın kapısını açıp girmesi için yana çekildi. Ürkek bir adımla eşiği aşan Edibe girişte tereddütle durdu.
“Rahat ol, ayakkabılarını çıkarmana gerek yok. İnce temizlik yapılmadı henüz.”
Uyumsuz, rastgele seçilmiş eşyalar, dibi telveli kahve fincanlarıyla yağ bulaşığı omlet tavalarının karmakarışık, üst üste yığıldığı bir lavabo ve perdesiz camlar beklediğini içeriye göz atıp şaşkınlığa kapılınca fark etti.
“Oooo yerleşmişsin sen. ”
“Depoda duran aile yadigarlarını getirdim ama epeyce eksiğim var daha. Camın önüne iki koltuk almalıyım, ortaya sehpa, şu köşeye bir okuma lambası… Geçsene, şu sandığın üstüne oturabilirsin.”
Hikmet’in işaret ettiği yere gitmek yerine salonun gerisine manzarayı görecek şekilde yerleştirilmiş masaya yaklaştı.
“O muhteşem şiirleri burada mı yazıyorsun? Lamban da çok hoş.”
“O dantel annemin çeyizindendi, abajura ben kaplattım. Beğendiğine sevindim.”
“Sevgi de sever miydi antika eşyaları?”
“Tam tersine. Evi onun zevkine göre döşemiştik; modern, minimalist.”
“Onun için tarzını mı değiştirdin yani?”
Elinden aldığı trençkotu özenle askıya yerleştirişini izliyor. İpek fularını kumaş kaplı askıya aynı ihtimamla geçirişini …
“Neden şaşıyorsun? Aşk budur. Yeri gelir canından bile vazgeçersin.”
Aptal Sevgi! Sersem!
“Evet, ne içersin?”
“Bu kurukafa ne? Bir anlamı var mı?”
“Olmaz mı, anlatırım. Kahve ister misin? Ya da çay. Bitki çayları da var, neskafe, meyve suyu, soda. ”
“Hiçbirine gerek yok. Hikayeyi anlat yeter.”
“Hemen geliyorum.”
Salondan iki basamak yukarıdaki mutfağa geçip buzdolabından bir şişe çıkardı. Lavabonun üstündeki camlı dolaptan aldığı iki bardağa doldurdu. Edibe erkeğin ev işine yatkın olduğunu açıkça gösteren hareketlerini izlerken dolabın içinde boylarına göre sıralanmış bardakların çokluğuna, dizilişlerindeki titizliğe şaşmaktan kendini alamadı. Yarı yarıya yerleştiğini söylemesine karşın evin her köşesi tertipli bir kadının elinden çıkmış gibiydi.
“Bu meyve suyunu yeni keşfettim, bir dene. Sevmezsen içmezsin. Kurukafaya gelince: Üniversitedeyken bir tiyatro kulübümüz vardı. Orada iki yıl üst üste Hamlet’i oynamıştım. Özetle, bu Yorick ama şimdi bana kalemlik olarak hizmet ediyor.”
“Tiyatroyla ilgilendiğini bilmiyordum.”
Boynunu sağ omzuna doğru yatırıp gülümsedi Hikmet. Bakışları buğulanmıştı. Anla beni; dinle, yüreğimi oku, der gibi uzun uzun baktı.
“İlgilendiğim çok şey var senin bilmediğin.”
Ev sahibi dalgın bakışlarını manzaraya çevirip salonun önündeki küçük çıkma balkona ilerlerken Edibe’nin aklı sesindeki hüzne takıldı.
Nihal haklı galiba. Allah’ım mümkün mü bu? Yoksa ben kendi kendime…
Gün ışığıyla yıkanan salona garip bir sessizlik çökmüştü. Bir süre denizi seyrederek içeceklerini yudumladılar. Epey sonra yeniden konuşmaya başladığında Hikmet her zamanki canlı, enerjik haline geri dönmüştü.
“Camlara perde takmamayı düşündüm baştan. Dünyanın en güzel manzarasına yazık olacakmış gibi geldi ama sonra çok çıplak göründü gözüme. Böyle bir çözüm buldum. Olmuş mu, ne dersin?”
“Bence çok güzel, manzarayı tablo gibi çerçeveletmek harika bir fikir. ”
“Bir de gece görmelisin. Şarabımı açıp oturuyorum şuraya… Hafif de bir müzik açıyorum. Rahmaninov’a taktım bu ara.”
Hikmet’i dinlerken zihninde canlanan resim canını acıtacak kadar güzeldi. O koltuğun yanına, yere oturup, onun ince uzun parmakları saçlarında dolanırken müziğe mırıltıyla eşlik eden sesini, anlık bir ilhamla ağzından dökülüveren mısraları dinleyecek kadını hayal ederken soluğu kesildi. Boğulacak gibi oldu. Ani bir hareketle bardağını cam kenarındaki sehpaya bıraktı.
“Yardım isteyeceğim demiştin?”
“Ha evet. Yatak odasına geçelim mi?
Sözünü bitirir bitirmez koridora yürümüş, Edibe’nin dudaklarını kemirerek camın önünde çakılıp kaldığını görmemişti. Seslenince isteksiz adımlarla loş koridora doğru yürüdü.
“Salonun manzarası muhteşem ama bu oda duvara bakıyor, ışık da yetersiz. Daha ferah görünmesi için ne yapabilirim sence?”
Orta boy bir gardropla yere kadar inen bordo kadife örtülü yataktan başka hiçbir eşyanın olmadığı odanın eşiğinde dudaklarını kemirerek dikilen kadının kaygılarından habersiz, soru dolu gözlerle bakıyor.
“Oradan anlayamazsın, şöyle gel. Baksana, gözümü açar açmaz bu duvarı görüyorum. Ne dersin, bu mezara gömülmüş izleniminden kurtulmak için ne yapabilirim?”
Edibe sinek kovalar gibi bir el hareketiyle düşüncelerini uzaklaştırıp cama yaklaştı. Pencerenin iki metre kadar ilerisinde kalın bir istinat duvarı yükseliyor. Pütürlü betonun oyuklarında cılız yeşillikler, nereden geldiği belirsiz bir esintiyle salınan örümcek ağları…
“Arkadan ışık vuran bir vitray yerleştirsen boydan boya.”
“Ama camı açabilmeliyim, odayı havalandırmak için başka seçeneğim yok.”
“Haklısın. O zaman şöyle yapalım. Yap yani… Camın üst tarafına gün ışığı izlenimi verecek bir aydınlatma yerleştir, önüne de kalın bir tül as. Hatta dış tarafa bir iki yapma çiçek ya da sarmaşık falan koyarsan görüntü tamamen değişir.”
“Bravo, çok iyi fikir. Harikasın. Gardrobun yeri uygun mu sence, yoksa şu duvara mı geçireyim?”
“Bu duvar daha iyi olur. Yattığın yerden ayna görmek Feng Şui’ ye aykırı. Uyku sırasında rahatsızlık verirmiş.”
“Uzak Doğu felsefesiyle ilgilendiğini bilmiyordum.”
Gülümsedi Edibe. Biraz hınzır, çokça mahcup…
“Senin de benim hakkımda bilmediğin bir şeyler var demek ki.”
Cevap vermeye hazırlanan Hikmet’in ateş saçan bakışlarından ürküp telaşlandı.
“Çıkalım mı?”
“Tamam. Şimdi sıra yemekte. Balığa ne dersin?”
Olur derken daire kapısına varmıştı bile. Hikmet’in dikkatle astığı pardesüyü kaptığı gibi dışarıya, sahanlığa fırlarken salon penceresine son bir bakış fırlatmaktan kendini alamadı. Merdivenleri kovalanıyormuş gibi inerken kendini ne kadar zorlasa da o evi Hikmet’le paylaşacak kadını düşünmeden edemiyordu.
Otomobile bindiklerinde derin bir nefes aldı. Bir çatı altında baş başa kalmış bir erkekle bir kadın değil, seminer arkadaşıydılar yeniden. Sarıyer’e doğru giderlerken Hikmet’in önünden geçtikleri köşklerin hikayesini anlatıp Boğaz kıyılarının rant canavarı tarafından yutulmadığı günlerin güzelliğinden, huzurundan söz edişine verdi tüm dikkatini.
Hiç bitmese bu yol, sonsuza dek hep böyle yan yana gitsek…
Saçmalama!
“Bugün seni çok özel bir yere götürüyorum.”
Seninle her yer özel, diyecek kadar kendini kaybetmemişti. Dilinin ucuna kadar gelen cümleyi yutkunarak savuşturdu.
Sarıyer meydanından epey sonra ana yoldan saptılar. İki yanı ağaçlarla çevrili daracık bir yola girdiler. Bir süre sonra asfalt sona erdi. Tek bir çatının görünmediği, ıssız, gitgide daralan bir toprak yolda ilerliyorlardı artık. Hikmet camları sonuna kadar açtı.
“Derin bir nefes al, ciğerlerin temizlensin.”
“Papatyalar açmış ne güzel.”
Çürümüş yaprakların nemiyle ıslanan toprağın kokusunu daha iyi hissedebilmek için gözlerini kapadı. Serin, keskin havayı derin derin içine çekti. Kalp çarpıntısı dayanılmaz hale gelince gözlerini açtı. Hala aynı toprak yoldaydılar. Ağaçların birbirine geçmiş kuru dallarında yeşermeye hazırlanan yaprakların minik kabarcıkları, beklenmedik misafirlere hayretle bakan kuşlar… Başlangıçta belli belirsiz hissettiği yanmış odun kokusu, çocukluğunun kömür gözlü, havuç burunlu kardan adamlarını, çamaşır leğeninden kızaklarla kayarken attıkları çığlıkları anımsatacak kadar çoğaldığında genişçe sayılabilecek bir meydana ulaşmışlardı. Üç yanı ağaçlarla çevrili, denize bakan açıklığın kıyısındaki ahşap kulübenin bacasından döne kıvrıla çıkan dumandan geliyordu koku.
“Haydi bakalım, geldik.”
“Rüya görmüyorum değil mi? Burası gerçek.”
Durmuşlardı ama otomobilin motoru minik homurtularla çalışıyordu hala. Hikmet hafif yan dönmüş Edibe’nin şaşkınlığını keyifle izliyordu. Bulundukları anın büyüsünü bozmamak için o da yerinden kıpırdamadı. Öylece oturdular bir zaman.
Güneş bulutların arkasına çekilmişse de apaydınlıktı her yer. İnci grisi gök denizin ve ormanın üzerini yumuşacık bir örtü gibi sarıyor, hafif kıpırtılarla varlığını belli eden süt mavisi deniz göz alabildiğine uzanıyor, şehir merkezindeki dinmek bilmez gürültüye şamatacı çığlıklarıyla katkıda bulunan martılar bile tabloyu bozmak istemezcesine durgun, sessiz… Bacadan yükselen duman arada bir denizden gelen esintiyle dalgalanmasa Edibe bir tablonun içine düştüklerini sanacaktı.
“Hadi gidelim, içerisini de seveceksin.”
Otomobili yaklaştırırken kulübenin arkasından fırlayan iri bir köpek üstlerine doğru koştu.
“Rıza Reisten önce Karabaş’la tanışacaksın bu durumda. Gel oğlum!”
Kesik kesik havlayan köpek sabırsızlıkla Hikmet’in üstüne atlayıp ön patilerini omuzlarına koydu. Boynunu kokluyor, eğilip ellerini yalıyor sonra yeniden boynuna dönüyor. Hikmet de ellerini hayvanın kahverengiye çalan sarı tüylerinin arasına daldırmış, okşuyor.
“Çok mu özledin oğlum? Ben de seni özledim akıllı çocuk.”
Edibe göğsü mutluluktan çatlayacak gibi, gülümseyerek izliyordu.
“Kusura bakma ama bunu yapmak zorundayım. Yoksa gücenir, küser. Hadi gidelim.”
İkisi kulübeye doğru ilerlerken sevildiğinden bir kez daha emin olan köpek kuyruğunu sallayarak usul usul arkalarından yürüdü. Kapıya geldiklerinde yine aynı ağırbaşlılıkla yana dolanıp kendi kulübesine yöneldi.
Gürül gürül yanmakta olan kuzineden dolayı sıcacık olan odada muşamba örtülü dört masa vardı. Kapının hemen dibinde bir içecek dolabı ve büfe… Hikmet camın önündeki masaya geçip tahta sandalyelerden birini çekti.
“En güzel manzara burada, gel.”
Edibe büyülenmiş bakışlarla ortalığı süzüyordu.
“Nasıl buldun saklı cennetimi?”
Pencerenin önündeki daracık kumsalda ağır, dikkatli adımlarla ilerleyip arada bir kumu eşeleyen martılardan gözünü alamadığından yanıtı gecikti. Onları hiç bu kadar yakından görmemişti.
“Harika. Gözlerime inanamıyorum. Şehrin bu kadar yakınında böyle doğal bir güzellik…”
“Bunaldıkça buraya kaçarım ben. Rıza Reisten izin alıp gecelediğim bile olur.”
“Sevgi de seviyor muydu burayı?
“Görmedi ki. Doğrusunu istersen buraya ilk kez biriyle geliyorum.”
Mutlulukla yaşaran gözlerini gizlemek için yeniden dışarıya çevirdi bakışlarını. Yan duvardaki kapı inleyerek açıldığında Hikmet’in mutluluğunu anlamasından korkarak susuyordu hala.
“Hoş geldin beyim.”
“Ooo Rıza Reis, merhaba.Nasılsın?”
İki adam sarılıp birbirlerinin sırtını dostça sıvazladılar. Dizlerine kadar gelen lastik çizmeler giyen keçe yelekli balıkçı kısacık bir bakışla Edibe’yi de selamlayıp büfeye doğru yürüdü.
“Her zamankinden mi?”
“Tabii ya. Balık başka türlü gider mi?”
Edibe’ye döndü.
“Rakı içersin değil mi? Yoksa şarabı mı tercih edersin?”
İçmemesini fısıldadı kulağına bir ses. Dağılacağını, sonradan pişmanlık duyacağı saçmalıklar yapacağını… Aldırmadı.
“Olur, içerim. Sonra çay da isterim ama…”
Gözüyle kuzinenin üstünde kaynayan suyu işaret etti Hikmet.
“Elbette. Buranın çayına doyum olmaz.”
Servisleri masaya koyup rakı şişesi ve bardakları da bırakan balıkçı geldiği kapıdan çıktı.
“Ne balığı yiyeceğiz?”
“Bilmem? Burada adet böyledir. Reis sadece ne içeceğimizi sorar, ötesini keyfine göre ayarlar. Endişelenme. Şimdiye kadar yediklerimin hepsi birbirinden lezzetliydi. Senin de beğeneceğinden eminim.”
Kapı yeniden açıldı. Dolu bir tepsiyle girdi Reis. Yeşil salata, peynir, bol zeyinyağında ışıldayan salamura hamsi getirmişti. Bir tabak da ince dilimlenmiş kırmızı turp…
“ Fener kavurma yapacağım size, bunlarla karnınızı doyurmayın.”
“Tamam Reis, tatlı ne var?”
“Zamanı gelince görürsün. Afiyet olsun.”
Reis kuzineye odun atarken Hikmet de servis işini halletti. Adam, bir isteğiniz olursa seslenin, diyerek çıkınca yeniden baş başa kaldılar.
“ Hadi bakalım. Geleceğin büyük yazarına içelim.”
“Yapma Hikmet. Beni mahcup ediyorsun.”
Yine de bardağını eline alıp adamınkine değdirdi.
“Sağlığına…”
“Sağlık elbette ama başka şeyler de var. Mesela, bugün neden durgunsun? Keyfin yok gibi ya da bir şeye sıkılmışsın.”
“Yoo, sana öyle gelmiş, iyiyim.”
“Yapma Edibe, seni tanıyorum. Bir şeylerin yolunda gitmediğinden eminim. Romanla mı ilgili?”
“Hayır.”
Beyni, yanlış yanıt sinyalini verdiğinde söz ağzından çoktan çıkmıştı.
“Yolunda gitmeyen bir şey var ama romanla ilgili değil. Yoksa o saçma sapan eleştirim yüzünden bana hala kızgın mısın?”
“Yo yo kapandı o konu, konuştuk bitti.”
“O halde?”
Rakısından kocaman bir yudum alıp, dudağının kıyısından sızan damlayı elinin tersiyle sildi. Rahattı burada; kolalı peçetelere, özenle katlanmış mendillere ihtiyacı yoktu.
Geriye yaslanıp bakışlarını Hikmet’in alnına dökülmüş kırçıl saçlarında, biçimli burnunda, salatanın yağı yüzünden hafifçe parlayan dudaklarında, yakasının lekesiz beyazında gezdirdi.
“Söyleyeceklerinin bu kulübeden dışarı çıkmayacağına yemin ediyorum.”
“Anlatacak bir şeyim yok ki. ”
“Neden üzgünsün o zaman, neyin var ?”
İç sesi, toparlan, her zaman taktığın maskelerden birini geçir yüzüne ve sus, diyor ama daha güçlü bir dürtü her şeyin neyse o olduğu bu kulübede yalan dolanın, rol yapmanın imkansızlığını dayatıyor. Sobada çıtırdayan odunlar, çaydanlıkta kaynayan su, denizin şıpırtısı… Burada insan ancak ve sadece kendi olabilir.
“Hiçbir şeyim… Sorun da bu belki. Hiçbir şeyim yok; bomboş, anlamsız bir hayat sürüyorum.”
Hikmet şaşkınlıkla geriye yaslanıp kadını dikkatle süzdü, kaşları çatılmıştı.
“Yapma Edibe! Evin, ailen, sosyal sorumlulukların yetmiyormuş gibi bir de roman yazıyorken bunu nasıl söylersin?”
Omuzlarını silkti Edibe, sustu. İçinde bir yerlerde arsız bir ur gibi büyüyüp serpilmekte olan boşluğu tanımlayacak sözcükleri bulamıyordu.
“Çok üzüldüm, şaşırdım da açıkçası.”
Duraksadı bir anlığına.
“Şu halinle, buğulanan gözlerinle tablo gibisin ama olmaz. Bu hüzün bir meleğe yakışmaz. Gülmelisin sen, her an mutlu olmalısın”
Yüzünü iyice yana çevirip gözyaşlarını gizlemeye çalıştı, başaramamıştı. Hikmet’in sandalyesi gıcırdayarak geri gitti, bir el omzuna hafifçe dokunup mendil uzattı. Kar gibi beyaz, özenle ütülenmiş keten bir mendil…
Kumaşı gözlerine bastırıp dokusuna sinmiş odunsu baharat kokusunu içine çekti. Hikmet’in hiç değişmeyen muhteşem parfümü…
“Öyle yalnızım ki. ”
Yüzünü adama çevirirken kelimeler dudaklarından kendiliğinden fırlayıvermişti.
“Ama nasıl olur? Ailen, onca çevren…”
Ok yaydan çıkmıştı.
“En kötü yalnızlık da bu zaten. Etrafın insanlarla çevriliyken hissettiğin… Hiç kendi kendimle kalamadım ki! Kendi sesimi dinleyip ben kimim, ne yapmak istiyorum, hedefim, amacım ne diye soramadım kendime. Hep başkaları, hep birileri karar verdi benim yerime. Çekip çevirdiler, istedikleri kalıba döktüler. Şimdi, yolun yarısını çoktan geçmişken elimde kalan ne? Sadece keşkeler…”
Hikmet’in donup kalmış yüzüne çevirdi bakışlarını.
“En kötüsü de ne biliyor musun? Kandırılmış olmak…Hem de kendi kendimce. Aşığım, mutluyum sanmışım yıllar yılı.”
“Değil misin?”
“Hayır! Hayır!”
Yeniden ağlıyor. Bu kez hıçkırıklarla sarsılarak…
“Gel biraz yürüyelim. Deniz havası iyi gelir, açılırsın.”
“Açılmak istemiyorum. Dibe vurmam lazım. İyice, ta en dibe inip yok olmak…”
Yine de Hikmet’in isteğini yerine getirip kalktı. Uslu çocuklar gibi sakince bekleyip pardesüsünü giydirmesine, elini omzuna koyup kapıya yönlendirmesine izin verdi. Çıktılar. Kulübenin köşesini döner dönmez serin, nemli deniz havası çarptı yüzüne. Ürperdi. Pardesüsünün yakasını kaldırıp yüzünü içine gömdüğünü gören Hikmet elini omzuna atıp sarıldı. Adamın bedeninden yayılan ısıyı aralarındaki kat kat giysiye karşın teninde hissediyor; rahatlıyordu. Dalgaların çizdiği, irili ufaklı taşlardan oluşmuş zincirleri takip ederek kıyı boyunca yürüdüler. İnsan eli değmiş hiçbir şeyin bulunmadığı manzaranın içinde ilerlerlerken denizin birbirine çarpa çarpa yuvarlayıp şekillendirdiği taşlara bastıkça çıkan şıkırtıya arada bir çalılıklardan yükselen kuş sesleri karışıyordu.
Hikmet sessizliğe ihtiyaç duyduğunu hissetmiş, tek kelime etmiyor; arada bir omzunu okşayarak varlığını hissettiriyordu. Karadeniz’den kopan sis dalgası ansızın çevrelerini sarıp göz gözü görmez olduğunda iyice uzaklaşmışlardı. Minik su damlacıkları yüzünü okşuyor, kirpiklerine konan damlalar yüzünden gözlerini açmakta zorlanıyordu. Durdu. Durdular. Hikmet iki koluyla birden sımsıkı sarılıp Edibe’nin yüzünü göğsüne gömdü.
“Yalnız değilsin Edibe, hiç kimse olmasa bile ben varım. Yanındayım, sen istediğin sürece de yanında olacağım.”
Bir eliyle sırtını sıvazlarken öbürüyle da kadının nemlenen saçlarını okşuyor.
“Çok özelsin benim için. Mutlu olmanı isterim, hep gülmeni…”
Yumuşacık bir kucakta, dünyanın en eşsiz ninnisini dinler gibi dinliyor adamı. Mutluluktan ağlıyor şimdi de… Gözyaşları sisin ıslattığı yanaklarında zig zaglar çizerek inip adamın paltosunda kayboluyor. Hikmet’in güzel sözler mırıldanan sesi ayaklarını yerden kesse de huzursuz. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyor ama ne olduğunu bilemiyor. Bilmek istemiyor. Tüm kuralları, yasakları unutup mutluluğun tadını çıkarmak istiyor doyasıya. Onun, tenini saran sıcaklığını, kokusunu, elinin saçlarındaki yumuşacık temasını tüm duyularıyla içine çekip bedeninin bir parçasına dönüştürmek istiyor. Aşk bu, sevmek bu işte diye fısıldıyor bir ses… Yüzü Hikmet’in göğsüne gömülü, ciğerleri onun kokusuyla doluyken çok yükseklerde, mutluluğun zirvesinde… Başı dönüyor, gözlerini açmaktan korkarak bekliyor öylece. Ölmek istiyor. Oracıkta, hemen son noktayı koymak, sarmaş dolaş toprağa karışmak…
Yakınlarda bir karga pes perdeden gaklayıncaya kadar öylece kaldılar.
“Nasıl döneceğiz, hiçbir yer görünmüyor?”
“Ben yanındayken korkma. Tut elimi.”
Denizin iyice yakınına gidip kıyıyı takip ederek yürüdüler. Az sonra kulübenin kurşuni gölgesi yanı başlarında belirdiğinde Edibe derin bir kederle sarsıldı. İçeri girdikleri an rüya bitecek, unutmak istediği gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Hikmet duygularını anlamış gibi durdu, çenesine dokunarak yüzünü yukarıya kaldırdı.
“Unutma sakın, yalnız değilsin. Ben hep yanındayım.”
Kadının bir şey söylemesine fırsat bırakmadan sımsıkı sarıldı yine. Epey sonra kulübeye girdiklerinde Reis büfenin üstündeki pilli radyonun düğmesiyle oynuyor, kuzinenin üstündeki kapaklı bir tavada yemek onları bekliyordu.
“Soğutmadan yiyin. Çay da az sonra demini almış olur.”
“Eyvallah Reis.”
Reis arkadaki öbür kulübede ağ onaracağını söyleyip çıkınca garip bir sessizlik çöktü odaya. Hikmet tavada cızırdamakta olan balıkları servis etti. Sessizce yediler. Az önce yaşananlar ilişkilerindeki bıçak sırtı dengeyi geri dönüşü olmayacak şekilde bozmuştu. Yerinde belirsizliğin kapkara, ürkütücü boşluğu…
“Çay doldurayım mı?”
“Olur, teşekkür ederim.”
Edebiyata döndüler yine. Yazarlar, büyük eserler, sanatın dönüştürücü gücü… Edibe çantasından çıkardığı dosyayı uzattı. Hikmet kısaca bir göz gezdirip kendi çantasına koydu.
“Bana biraz müsaade eder misin?”
İki eliyle sımsıkı kavradığı bardaktan gözlerini ayırmadan, başıyla evetledi. Hikmet paltosunu giyip çıkarken ardından uzun uzun baktı. Gözlerinde derin bir umutsuzluğun karanlığı…
Neden bu kadar geç; neden yanlış zamanda, yanlış yerde?
Tırnaklarındaki cilayı dişleriyle kazırken yüzü bir gülüyor, bir asılıyordu. Gözleri deniz fenerleri gibi yanıp sönmekte… Göz bebekleri kıvılcımlar saçarak tutuştuğunda yanakları kızarıyor, cildi içeriden ışık vurmuş gibi şeffaflaşıp aydınlanıyor ama hemen ardından bulutlanıp kararıyordu. Sağ elinin tırnaklarını bitirip öbürüne geçtiğinde kapı gıcırdadı, Hikmet koca bir demet papatyayla içeri girdi.
“Al bakalım. Bunlar senin.”
“Ama ben, sen… Reisin yanına gittin sanmıştım.”
“Sen varken ne işim var başkasının yanında…”
Yüzünü çiçek demetine gömerken mutluluğa batıp çıkmıştı yine.
“Çok teşekkür ederim. Beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin.”
Paltosunu çıkarıp kendine bir çay doldurdu Hikmet.
“Değersin buna.”
Yerine oturup eline uzandı. Göz bebeklerine diktiği bakışları sevgiyle ışıldıyor, gülümsedikçe ela gözlerinin rengi iyice açılıyordu. Edibe’yi mıknatıs gibi çekiyordu o bakışlar. Kendini tutmasa kalkıp sarılacak. Hiç kopmamacasına hem de… Arzunun anaforuna kapılıp sürüklenme korkusuyla ürperdi içi.
“Kalkalım mı? Akşam trafiği…”
“Tamam, seni geciktirmek istemem.”
Dönüş yolunda hemen hemen hiç konuşmadılar. Hikmet ara sıra yanı başında çiçeklerini sıkıca göğsüne bastırmış oturan Edibe’yi sevecen bakışlarla izliyor, Edibe üstüne dikilen bakışları hissedip kızarsa da seyredildiğini görmezden geliyordu.
Otoparkta kısaca vedalaştılar. Dosyayı okuduktan sonra hemen arayacağını söyledi Hikmet. Edibe mutlulukla dolup taştığını gizlemeye çalışarak teşekkür etti. Kendi otomobiline binip kapısını örttü sakince. Motoru çalıştırıp duyulmayacağından emin olduktan sonra, gözleri dikiz aynasındaki gürüntüsünde, çığlık attı.
“Yanılmamışım. Seviyor beni, gerçekten seviyor.”
Gözüne dolan mutluluk yaşlarını kurulayıp yüzüne çekidüzen verdikten sonra papatyalarını özenle bir torbaya yerleştirdi. Eve varınca kurdeleyle bağlayıp kurutmayı planlarken kalp atışları yeniden hızlandı.
Artık benim de mutlu anılarım var Lamia Hanım.
Tekerleklerin her dönüşünde sevinci biraz daha sündü, küçüldü. Çırağan Sarayı’nın sarmaşık kaplı duvarlarına bakarken huzursuzluğu had safhaya ulaşmıştı. Kendini masumiyetine ikna etmek için ne kadar çabalasa da az önce yaşadıklarına günahın gölgesi düşüyor; farkına varmaksızın Hikmet’in eline değen parmaklarını ovuşturuyordu.
Kırmızı ışıkta beklerken ani bir kararla papatya demetine uzanıp yol kenarındaki çınarın dibine fırlattı. Daha çiçekler toprağa değmeden pişman oldu yaptığına. Geri almaya çalışırken yeşil yanınca ilerlemek zorunda kaldı. Yan koltukta tek başına duran papatyayı derin derin koklayıp göğsüne bastırırken gözyaşlarına boğuldu.
Tek yüzün görmeyelim,
var Mısır’a sultan ol.
Necati
Ertesi gün aralıksız yağan yağmura karşın toplantı saatinden epey önce evden çıktı Melis. Sedat’la buluşup birlikte gideceklerdi panele. Toplantı salonuna yakın bir kafede oturdular.
“Dernekten mi tanıyorsun Kubilay’ı?”
“Yo, çok eskiden tanışırız biz, lise arkadaşıyız.”
“Akransınız o zaman.”
“Hayır, Kubilay benden iki yaş büyük. Eskiden ağbi derdim hatta. Sınıflarımız farklıydı ama evlerimiz yakın olduğundan ailece görüşürdük. Babası beden öğretmenimizdi aynı zamanda. Çok iyi insanlardır annesi falan…”
“Öğretmen çocuğu demek. Annesi, o da mı öğretmendi?”
Sedat aşırı merakın altında yatan ilgiyi fark etmemiş gibi yaparak arkadaşı hakkındaki tüm bildiklerini anlatmaya karar verdi. Hedeflemediği halde çöpçatanlık yapmış olmaktan hoşlanmıştı.
“Değil, ev hanımıydı o. Bizim oralara atanan öğretmenlerin çoğu ailelerini getirmez ama Gülsüm Teyze kocasıyla birlikte gelmekle kalmayıp mahalleliyle de çok iyi kaynaşmıştı. Evlerinin kapısı hepimize açıktı. Ne zaman başımız sıkışsa, öğretmenlerle falan problem yaşasak onlara koşardık. Sonra bir gün ansızın Hüseyin Hoca ortadan kayboldu. Birkaç gün sonra Gülsüm Teyzenin akrabaları geldi, eşyalarını bir kamyona yükleyip gittiler. ”
“Aaaa neden?”
Omzunu silkti Sedat.
“Ne olacak, hep aynı hikaye… Bizim oralar sürgün yeridir zaten. Hüseyin öğretmen de öyleydi herhalde ama bu ceza yetmemiş olmalı ki görevden almışlar. Suçu da halkı devlete karşı kışkırtmakmış. Pöh!”
Kubilay’ın yaklaştığını görünce konuyu değiştirmek zorunda kaldılar. O da erkenciydi. Selamlaşma faslı biter bitmez Sedat bir arkadaşını gördüğünü söyleyerek yanlarından ayrıldı. Salon kapıları açılana kadar da görünmedi. İçeriye üçü birlikte girdiler. Sedat’la Kubilay’ın arasında yüreği mutluluktan pır pır ederek otururken konuşmaları takip edebileceğinden hiç umudu yoktu Melis’in. Askerlikle ilgili konular – üniformalar ve aksesuarları dışında- hiçbir zaman ilgisini çekmemişti. Kaldı ki şimdi, aklı fikri yanında oturan adamdayken…
Panel yöneticisi konuşmacıları tanıtıp ilk sözü tek kadın konuşmacıya verdiğinde hiç de umduğu gibi olmadı. Solgun yüzü incecik boynunun üstünde zorlukla duruyormuş gibi görünen yazarın anlattıkları, verdiği rakamlar öylesine irkilticiydi ki bir süre sonra nerede olduğunu bile unuttu.
“Doğru mu bu söyledikleri? Askerde intihar edenlerin sayısı o kadar yüksek mi gerçekten?”
Sesini kısmayı akıl etmiş, fısıltıyla konuşmuştu neyse ki.
“Elbette. Daha neler var bilsen.”
Ön sıralarında oturan biri dönüp azarlar gibi bakınca sustular. Ara verilinceye kadar da konuşmadılar bir daha. İkinci konuşmacı da sözlerini bitirince panel yöneticisi on beş dakika ara verdi. Kubilay çay içmeyi önerdi ama büfenin önündeki kuyruğu görünce vazgeçip sakin bir köşeye geçtiler.
“Nasıl buldunuz konuşmacıları?”
“İlhan Bey her zamanki formunda, söyledikleri de aşağı yukarı bildiğimiz şeyler ama Aslı Hanımı ilk kez dinliyorum, etkilendim doğrusu. Özellikle o kan dondurucu açıklamaları duygu sömürüsüne gitmeden, son derece nesnel bir tavırla aktarışını çok takdir ettim.”
Konuşmacıların isimlerini ilk kez duyduğunu belli etmek istemedi Melis.
“Ben ikisinin konuşma biçimini de çok beğendim. Doğuda yaşananlar, istatistikler tüylerimi diken diken etti. Başka bir ortamda duysam inanmazdım.”
Kubilay birilerine el salladı. Birkaç kişiyi başıyla selamladı. Uzaklaşacağından korkan Melis sohbeti sürdürmek için ilk aklına geleni söyledi.
“Daha yuvadayken itaate alıştırılışımıza ne dersiniz? Bütün o oyunlar, masallar… Tüm emirleri sorgulamadan uygulayacak biçimde eğitildiğimizi hiç düşünmemiştim. Çarpıldım resmen. İyi de anne babalar nasıl razı oluyor buna? Devlet mi zorluyor?”
“Zorlamaya gerek yok ki! Sürüden ayrılanı kurt kapar sözünü bilirsin. Anne babalar çocuklarının iyiliği için gönüllü olarak düzene baş eğmeyi öğretiyorlar çocuklarına. Söz dinleyen evlatlar onların da hoşuna gidiyor elbette.”
Sedat’ın sözünü Kubilay tamamladı.
“Koruma içgüdüsüyle, tamamen bilinçsizce verilen bir eğitim bu. Çocuklarının sürünün bir parçası olması için çabalayan aileleri suçlayamayız bunun için.”
“Peki kimi suçlayacağız?”
İkinci bölümün başlamasıyla yarıda kesildi konuşmaları. Bu kez öbür iki konuşmacı sunumlarını yaptılar. Soru cevap bölümü başladığında toplantının sulandığını söyleyip çıkmayı önerdi Sedat. Melis dışarı çıkar çıkmaz ayrılacaklarını düşünerek itiraz edecekti ki Kubilay yakınlardaki bir kafede oturmayı önerdi. Melis için aşka giden yolda bir kıvılcım, bir basamak daha… Mutluluğu katlandı. Karanlık basıncaya kadar süren sohbetin ardından isteksizce eve dönerken aşktan ve duyduklarından iyice sersemlemiş, parmağını oynatacak mecali kalmamıştı. Annesine tok olduğunu söyleyip odasına çekildi; yatağına uzanıp düşünceye daldı. Daldan dala atlayan, ucunu yakalayamadığı fikir kırıntılarını bölen, daha da karmaşıklaştıran hayaller…
Toplantıda öğrendiklerini ardından gelen sohbetle birleştirince dünyadan ne kadar habersiz olduğunu bir kez daha anlıyordu. Haklıydı Kubilay. Babasından intikam almak için yaptıkları çocukça bir şımarıklıktan ibaretti. Kendi küçük çöplüğünde afra tafrasından yanına yaklaşılmayan Vedat Demir daha önce düşündüğü gibi bir oyun kurucu değil, döküntüleri toplayan bir leş kargasıydı. Zurnanın sondan bir önceki deliği… Bu gerçek, babasına duyduğu öfkeyi azaltmıyordu elbette. Kubilay’ın babası gibi mücadele etmek yerine, payına düşeni toplamayı tercih ederken adaletten yana olanların nefretini kazanmayı da hesaba katmış olmalıydı. Günün birinde kendi çocuğunun da onların arasına katılabileceğini düşünmüş müydü? Akıllıydı babası, kafası zehir gibi çalışırdı. O halde dibine kadar nefret, tiksinti, sonuna kadar reddediş…
Git gide büyüyen öfkesi artık sadece babasını değil, onun temsil ettiği tüm değerleri kapsıyordu. Bu haksız düzene isyan edecekse daha geniş, dünyanın en ücra köşesine bile uzanmış bir ahtapotun sonsuz kollarıyla boğuşmak zorundaydı.
Nasıl baş edilir? Neden o şapşal şövalye gibi davranacağımıza köşemize çekilip aşkımızı yaşamıyoruz? Bu değirmenin dev kanatlarıyla başa çıkamayacağımız apaçık ortadayken üstelik. Ah Kubilay, bilsen…
Yılmak yok,dedi. Elimizden geleni yapacağız. Bu düzen bir günde yaratılmadığına göre bir günde de yıkılmayacak. Uzun soluklu, kuşaktan kuşağa aktarılacak bir mücadele bu. Küçük adımlarla ve en yakınımızdan başlayacağız.
İyi de ne yapacağız? İllegalmücadele de neyin nesi? Ekim devrimi, proleterya, komünal yaşam, ühhüüüü… Ne çok şey biliyorlar.
Mücadeleyi bir bayrak yarışı gibi gelecek kuşaklara aktaracakmışız. Bizim başlattığımızı onlar sürdüreceklermiş. Miş miş miş, offf!
Gelecek kuşaklar düşüncesi başka bir görüntü canlandırdı zihninde. Gerçekten içindeymiş gibi hissettiği bir sahne. Kucağında yeni doğmuş bebeğiyle hastane odasında. Kutlama sözcükleri, kurdeleler, çikolatalar uçuşuyor ortalıkta. Parfüm kokuları bebeğinin süt kokusuna karışıyor. Bir el terli alnını okşuyor, yastığını düzeltiyor; Kubilay’ın eli. Bebeğinin babası o, biricik eşi, sevgilisi…
Kocaman bir gülümseme yayıldı ateş basan yüzüne. Az önceki çaresizliği yerini mutlu bir geleceğin hayaline bıraktı.
Düşünmekle olmaz. Bir yerden başlamak lazım.
Fırlayıp kalktı. Kararlı adımlarla salona yürüdü. Babası bilgisayarının başında, annesi televizyon izliyor. Basit bir kelime türetme yarışması…
“Bugünlerde bir etkinliğiniz var mı anne? Yardım sevenler derneği olarak ”
“Evet, var canım.”
Gözünü ekrandan ayırmadan yanıtlamıştı.
“Ne zaman? Ben de katılabilir miyim?
İkisi aynı anda başlarını kaldırıp şaşkın bakışlarını kapının eşiğinde duran kızlarına diktiler. Vedat karısından önce davrandı.
“Aslan kızım benim. Tabii ya. Git, gör; ortamlara şimdiden alış.”
Edibe kocasına buz gibi bir bakış fırlatıp omuz silkmekle yetindi.
“Cumartesi günü bir okulda giysi dağıtacağız ilgini çekiyorsa…”
“Tamamdır. Ben de geliyorum.”
Somut bir adım atmış olmanın rahatlığıyla odasına dönerken annesiyle babası bir süre sessizce birbirlerine baktılar.
Cuma sabahı, Chanel tayyörünü giyip takıp takıştırmış annesiyle birlikte yola çıktıklarında, tüm ayrıntıları kaydetmeye hazırdı. Yardım kampanyalarının işe yaradığını görürse vicdanının az da olsa rahatlayacağını umuyordu. Aksi halde Kubilay’la Sedat’ın şiddetle destekledikleri devrimden başka yol olmadığını düşünmeye başlayacaktı ki… Bu düşünce heyecanlanmaktan çok ürkütüyordu Melis’i. Her devrimin kanlı bir altüst oluş anlamına geldiğini, ilk heyecan ve zafer dalgasının ardından ilk önce kendi çocuklarını yuttuğunu bilecek kadar aydınlanmıştı.
Ona bir şey olursa ben de ölürüm, yaşayamam.
TEM otoyolunda epeyce gittikten sonra hafif meyilli bir yola saptılar. Tüm dikkatini gitgide dikleşen yola veren annesini belli etmeden inceledi. Evdeki halinden oldukça farklı, iyice gergindi… Elleri direksiyonu pençe gibi sıkıca kavrıyor, yüzü donuk. Bakışları sıkça dikiz aynasına kayıyor. Her seferinde ya kaşını düzeltiyor ya rujunu kontrol ediyor.
Kıvrıla büküle tırmandıkları asfalt önlerine kah yol yapımı için tıraşlanmış çıplak arazileri, kah kilometrelerce uzaktaki grimsi mavi Marmara’yı seriyordu. Evden çıktıktan bir buçuk saat sonra şehri bulutların ötesinden hayal gibi izleyen bir mahalleye ulaştılar.
“Burası İstanbul mu anne, emin misin?”
Kızının soru kılığına bürünmüş yorumunu duyamayacak kadar dalgındı Edibe. Melis annesinin derin derin iç geçirişini İstanbul konusunda hemfikir oluşlarına yordu.
Beton kaplı genişçe bir meydanın ortasındaki, yosunlu sularında plastik şişeler yüzen bir havuzun etrafından dönüp direksiyonu belediye binasına doğru kırarkan çok geç diye mırıldandı Edibe. Çok mutlu olabilirdim. Olabilirdik. Yazık!
Sadece son sözcük erişti Melis’in kulağına.
“Bir şehre bu kadar yüklenilmez ki? Yazık oldu gerçekten.”
“Hııı, bir şey mi dedin canım?”
“İstanbul’un bu kadar büyümesine izin verilmemeliydi. Dağ taş beton.”
“Haaaa, hıııı…”
Hiçbir mimari üsluba uymayan, ilk katları dikdörtgen, son katı yuvarlak pencereli, parlak pembe badanası pul pul dökülmeye başlamış binanın önünde durdular. Seçimler çoktan geçtiği halde binanın yan cephesini boydan boya kaplayan afiş kaldırılmamıştı. Başkanın kırçıl bıyıklarının altına zoraki yerleştirdiği gülümseyişi esintiyle dalgalanan bezin üstünde şekilden şekile giriyor; azarlayan bir surata, sara nöbeti geçiren bir hastaya, önüne çıkanı parçalamaya hazır bir sırtlana dönüşüyor. Annesi otomobilin içinde yardım derneğinden gelecek öbür katılımcıları beklerken Melis çevreyi dolanıp birkaç fotoğraf çekti.
Belediye binasının önündeki meydanı çevreleyen eğimli arazideki çiçek tarhları özellikle ilgisini çekmişti. Kuru saplarla kaplı boşlukların bir kısmında spor yapan insan figürleri, tam karşısına gelen yanda kilim desenleri, belediyeye bakan cephedeyse italik harflerle İstanbul yazısı…
Desenler kel alaka ama yazı iyi olmuş. Yoksa buranın İstanbul olduğuna kim inanır?
Geldikleri yoldan iki otomobil arka arkaya meydana girip annesinin otomobilinin yanında durdular. Volvo Jeep’ den inenleri gözü ısırıyor ama BMW den inen üç kadını ilk kez görüyor. Ağır adımlarla annesiyle sarılıp öpüşen kadınların yanına giderken giyimlerini profesyonel bakışlarla inceledi. Biri incecik bedenini sımsıkı saran takım elbisesi ve stiletto’ larının üstünde tüy gibi yürüyüşüyle tam bir Armani kadını. Öbür ikisi felaket…Hatta derse götürülüp nasıl giyinilmemesi gerektiğine örnek gösterilecek kadar kötü. Çanta tutuşlarındaki, esintiyle dağılan saçlarını düzene sokuşlarındaki özgüvene bakılırsa korseden taşan bıngıl bıngıl etleriyle canım Roberto Cavalli renklerini, Balmain işlemelerini mahvettiklerinin farkında değiller. Ya da umursamıyorlar. Gri fonlu soyut bir tablonun ortasında gökkuşağından püskürtülmüş bir leke gibi duran altı kadının giysilerinin tutarını hesapladı kabaca. Mücevherleriyle birlikte – taklit değilseler elbette- bir servet…
Şahika Hanımla kızını yanaklarından öpüp öbür kadınların ellerini sıkmakla yetindi. Daha fazla ten teması gelmemişti içinden. Selamlaşmalar bitince belediye binasına girdiler.
Okullar sayılmazsa Melis’in devletle ilk yüz yüze gelişiydi. Heyecanlı, az buçuk da korkuyordu nedense. Ard arda iki kapı geçtikten sonra ulaştıkları geniş holün ter, tütün, nefes kokan havası yüzüne çarptığında boğulacak gibi oldu. Metal kafesli tavanın kimi yanan, kimi tamamen sönmüş, bazıları da göz kırpar gibi yanıp sönen beyaz ışığıyla iyice donuklaşan onlarca yüz kendilerine çevrilmişti. Uzaylı muamelesi görmekten rahatsız olan Melis omuzlarını kısıp başını önüne eğdi ama öbürleri – annesi dahil- görülmeye, izlenmeye alışkındılar. Burunları havada, bakışları boşluğa dikili, Şahika Hanımın biraz gerisinde durmaya özen göstererek ilerlediler.
Işıltılı, şık ayakkabıların lekelerle kaplı zeminde yarattığı kontrastı seyretmekten sıkılınca başını kaldırdı. Bel hizasına kadar kurşuni boyalı duvarlar salonun kasvetini iyice arttırıp bir an evvel kaçma, uzaklaşma isteği uyandırıyor. Birkaçının ucu kırılmış beton basamakların yanında kapısının alt yanı çamur lekeleriyle kaplı bir asansör… Devlet binalarının derin bir saygı ve gurur duygusu yaratacak ihtişamda olması gerektiğini düşünen Melis, burası bir kenar mahalle ne de olsa diyerek teselli olmaya çalıştı.
Yine de bu kadar pejmürdelik, pislik, dağınıklık… İnsan şu pencerelerin içine birkaç saksı yerleştirir, duvarlara bir iki resim asar.
Danışma masasında oturan genç grubun kendisine yöneldiğini görür görmez ayağa fırlamıştı. Yol göstermek üzere önlerine düştü. Merdivenlerin arkasına dolanıp gözlerden uzak, başka bir asansöre bindiler.
Kapı açıldığında Melis yeni bir şok yaşadı. Devletin gücü, zenginliği Başkan’ın ofisinde kendini gösteriyordu. Geniş camların ötesinde uzanan irili ufaklı beton yığınları olmasa rahatlıkla Dubai’li bir prensin gökdeleninde bulundukları varsayılabilirdi. Büyük seramik saksılara yerleştirilmiş yeşilliklerin süslediği, granit kaplı geniş salonun duvarlarındaki tabloların orijinal olup olmadığını anlamaya çalışırken çift kanatlı gösterişli bir kapı açıldı. Şık giyimli bir sekreter ipek eşarbını dalgalandırararak yanlarına gelip Başkanın kendilerini beklediğini söyledi.
Makam odasına girdiklerinde tıknaz, göbeğini özel dikim takım elbisenin bile gizleyemediği adam Adalar manzaralı camın önünde telefonla konuşuyordu.
“Tanıyorum o serseriyi, çocuğu mu ne hastaymış. Üç beş kuruş tutuştur eline gönder. Öbür herifleri de aşağıdaki ofisime al, az sonra geliyorum. Ha dur bi dakika Abdülkadir, çay falan söyle adamlara, yanlarına gir çık oyala, aman ha tek başlarına bırakma. Tamam mı?”
Karşı tarafın yanıtını beklemeden telefonu kapatıp ziyaretçilerine doğru neredeyse koşarak geldi. Her adımda tombul yanakları sallanıp alnına dökülmüş bir tutam saç titreşiyor.
“Aman efendim, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Buyurun şöyle geçin.”
Ellerinin sıkılmayacağını bilen kadınlar başlarını eğip gülümseyerek yumuşak deri koltuklara yerleştiler.
“Rabia, konuklarımızın kahvelerini nasıl içeceklerini tek tek not al yavrum, karışıklık olmasın.”
Sekreter emri yerine getirirken Başkan da yüksek arkalıklı koltuğuna geçip sümenin üstüne yayılmış evrakları topladı.
“Nasılsınız Başkanım? Afiyettesinizdir inşallah.”
“Sayenizde iyiyiz Hamfendi. Halkımıza hizmet için sapasağlam olmak zorundayız. İşler yoğun gördüğünüz gibi, gecemizi gündüzümüze katıp çalışıyoruz. Dur durak yok bize. ”
Köşelere yerleştirilmiş klimaların sessizce üflediği hava yüzünden içerisi cehennem gibiydi. Melis alnında biriken terleri tombul parmaklarının arasına sıkıştırdığı kağıt mendille silip duran adamın onların hiç değilse birini neden kapatmadığını merak ediyorsa da fark edilmek istemediğinden sesini çıkarmadı.
“Sizlerin yardımları da olmasa nasıl yetişiriz hepsine bilmem? Geçen gün eşiniz beyefendiyle de konuştuk. Çocuk nüfusumuz kalabalık malumunuz, okullarımız yetersiz. Sıralarda üst üste oturuyor yavrucaklar. Bir okul binasına daha ihtiyacımız var acilen.”
Şahika Hanım cümlenin sonunu zor bekledi.
“Şu fabrika için izin çıkar çıkmaz başlanacak inşallah Başkanım. Yeter ki o arazi imara açılsın. Nedir Ankara’da son durum?”
“Ah Hamfendi benim elimde olsa hemen basarım imzayı da Bakanlık ağırdan alıyor. Çevreciler karşı çıkıyor, eylem yapıyorlarmış. Ta Avrupa Birliğine kadar duyurmuşlar meseleyi. Neymiş efendim oraya fabrika yapılırsa bitişikteki ormanlar yok olur, börtü böcek ölürmüş. Yahu burada millet aç, işsiz; börtü böceğin sırası mı? Topu servet düşmanı bunların, Komünist piçi af edersiniz…”
Başkan bir eliyle yelpazelenip öbürüyle alnının terini kurularken çevrecilere verip veriştiriyordu. Melis hafif de olsa bir itiraz, hiç değilse daha insancıl bir yaklaşım umuduyla kadınlara döndü. Beklediğinin aksine, hepsinin başı Şahika Hanımınkiyle aynı ritimde inip kalkarak adamı onaylıyordu. Annesi bile…
Dernekte videosunu izlediği Üçüncü Köprüye Hayır yürüyüşünü anımsadı hüzünle. Ön saftakilerin gaz fişeklerine, basınçlı suya dirençle karşı koyuşlarını gördüğünde duyduğu şaşkınlığı… Kalın camlı maskeleri, korumalı üniformaları, ödünü koparan silahlarıyla robotları andıran çelik kuvvete cesaretle bakışlarına, sürüklenerek götürülürken bile kendilerini koyvermeyişlerine hayran olmuş ama ne için, ne uğruna diye de sormaktan da kendini alamamıştı. İnsanların kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen bir sorunu böylesine sahiplenmesini anlayamıyordu.
Al gülüm ver gülüm politikaları arasında gürültüye gidenin ne olduğunu daha iyi görüyordu şimdi. Ülkenin yarınları, gelecek kuşakların yaşam alanları birilerinin kazancı uğruna yok ediliyordu. İki başkanın karşılıklı birbirlerinin sırtını sıvazlayışları içini bulandırdı. Bir sonraki eylemde en öne geçmeye karar verdi. En büyük pankartı taşıyacak, en yüksek sesiyle savunacaktı o börtü böceği…
Hiçbir kişisel çıkarları olmadığı halde dövülmeyi, zehirlenmeyi, hatta gaz fişekleriyle yaralanmayı göze alan gençlere fütursuzca iftira atmayı sürdüren adamın suratının ortasına okkalı bir tükürük savurmak geliyordu içinden. Ardından Kubilay’a sığınıp, beni bu pislikten kurtar demek.
Aklından geçirdiklerini gerçekleştirmek yerine, bakışları annesinin üzerinde öylece oturdu.
İlk kez görüyormuş gibi bakıyordu kadına. Kendini bildi bileli giyim kuşamından saçını tarayışına, salınarak yürüyüşüne kadar her şeyine öykündüğü, becerikliliğine, evi çekip çevirişine hayran olduğu kadın bir kuklaya dönüşmüştü gözünde. Tepeden tırnağa erke teslim olmuş, yaşayan bir ölü. Soluk almayı sürdürse de ruhu yok. İnceledikçe düş kırıklığı öfkeye dönüşüyor; aldatıldığını, ihanete uğradığını hissediyordu.
Kahveler geldiğinde çevrecilere verip veriştirmeye karşılıklı son verildi. Bir çeşit ateşkes ilan edilmiş gibi sessizliğe büründü ortalık. Fincanların tıkırtısıyla daha da belirginleşen sükunet iyi geldi Melis’e; aklına üşüşen çılgınca düşünceler yatıştı, olan biteni sonuna kadar gözlemleyecek güce kavuştu.
Höpürdeterek içtiği kahve bitince Başkan, arzu ederseniz gidebiliriz, diyerek ayağa kalktı. Kadınların hepsi aynı anda ok gibi fırladılar; Başkanı birkaç adım geriden takip ederek odayı terk ettiler.
Kahve içmeyi bilmediği gibi hanımlara yol vermeyi de öğrenmemiş henüz..
Adamın bacaklarını açarak paytak paytak yürüyüşünü seyrederken fikrini değiştirdi.
Yo hayır, bilmediğinden değil. Önden giderek kadınlara yerini, haddini bildiriyor. İdeolojini sevsinler. Eeee kadınlardan da bir itiraz gelmediğine göre, oh olsun!
Başkan varlığını asansörde fark etti.
“Hanım kızımız yeni üyelerden mi?”
“Kızım Melis efendim. Henüz üyemiz değil ama en kısa zamanda inşallah. Öğrenci, dersleri yoğun malumunuz. Yoksa o da sizin gibi değerli büyükleriyle bir arada olmayı çok istiyor.”
“Oh oh maşallah! Ne okuyorsun evladım?”
Evladım diyen ağzına bir yumruk, iki yumruk da soyar gibi bakan gözlerine, pantolonun ağından sarkan hayalara bir tekme…
“Moda tasarımı.”
İlahiyat değilse de tıp, hukuk, işletme gibi bir yanıt bekleyen Başkan başını kaldırıp asansörün tavan süslemelerini seyrediyor bir süre.
“Hımm o da önemli tabii. Binlerce insana ekmek sağlıyor netice olarak. Örf ve adetlerimize uygun kıyafetler, bilhassa sizin gibi güzel ahlak sahibi hanım kızlarımız için… Yani demek istediğim…”
Asansör durunca Başkan kem küm etmekten, öbürleri de nasıl sonlanacağı belirsiz sözlere kafa sallamaktan kurtuldular. Takım elbisesi jilet gibi ütülü bir genç kapıyı açıp saygıyla eğildi. Tekrar o boğucu salona dönüp kalabalığın meraklı bakışlarına maruz kalacaklarını sanan Melis’i başka bir sürpriz bekliyordu. Zemini halı kaplı bir koridora çıkmışlardı. Birkaç metre yürüyüp özel yapıldığı izlenimi veren bir kapıdan kapalı otoparka geçtiler. Daha önceden görevliler tarafından getirilmiş otomobillerine binip Başkan’ın makam aracını takip ederek Şehit Mehmet Karcı İlköğretim Okulu’na doğru yola çıktılar.
Sabahtan beri bir kapayıp bir açan hava iyice bulutlanmış, rüzgar çıkmıştı. Delik deşik asfalttan toz bulutları yükseliyor, zaman zaman göz gözü görmez oluyor. Neyse ki gidecekleri yer çok uzak değil. Mahallenin yol yapımı için kesilip çöle çevrilmiş ormana bakan tarafında…
Üç katlı okul binasının da Belediyeyle aynı renk oluşu tuhafına gitti. Başkanın otomobilinden çıkmasını beklerlerken internete girip araştırdı. İlçedeki tüm devlet binalarını Başkanın henüz yirmi sekiz yaşındaki oğluna ait şirket inşa etmişti.
Düzenbaz soyguncular…Öbür malzemeler de boyaları gibiyse ilk depremde bum! Yazık bu milletin parasına…
Kubilay’a anlatmalıyım bunları.
Eciş bücüş karalamalarla, tekme izleriyle kaplı bahçe duvarının dibine park edip çıktılar. Başkan yine öne geçip bir görevlinin koşarak açtığı demir kapıdan azametli adımlarla yürüdü. Kadınlar da narin topuklarını kollayarak peşi sıra…Okulun beton kaplı bahçesinde sıra olmuş öğrencilerin yanından geçip, girişteki basamaklarda dikilen öğretmenlere doğru ilerlediler. İçerlek girişte beklemekte olan iki kameraman, selamlaşma bitince harekete geçip mikrofona pat pat vurarak konuşmaya hazırlanan müdüre zoom yaptılar.
Seyrek saçlarını geriye tarayıp sıkıca başına yapıştıran, böylelikle haşmetli burnunu iyice ortaya seren müdür, övgü konusunda Belediye Başkanından çok daha yetenekliydi. Pek sayın ve alicenap Belediye Başkanımız, diyerek başlayıp teşekkür ve minnettarlık sözleriyle noktaladığı on beş dakikalık konuşmasını bitirdiğinde Melis beynini lapaya çeviren ağdalı üslup yüzünden bayılacak haldeydi. Betonun serinliğiyle kendine gelmeyi umarak geriye kayıp sırtını, ellerini duvara dayadı. Öbür kadınlar nutuk dinlemeye alışkın olduklarından bakışları pürdikkat, duruşları dimdik…
Ortalığı çınlatıp, dallara tünemiş kuşların havalanmalarına sebep olan alkışlar dinince mikrofona gelen bir öğretmen isimleri okunan öğrencilerin ileri çıkmasını emretti. Ses çıkarmaksızın ama itişip kakışarak geldi çocuklar.
“Şu tarafa, minibüse doğru tek sıra ilerleyin. Haydi, sallanmayın.”
Demir şirketler grubunun servis aracını o ana kadar fark etmemişti Melis. Dernek üyeleri minibüsün arka kapısına dizilip sırayla adları okunan öğrencileri giydirmeye koyuldular. Şahika Hanım ucuz polyesterden anorakları parmak uçlarıyla tutup çocukların kollarını geçirmesini bekliyor, kızı üstüne atkı sarıyor. Armani Kadını kazak, şişmanlardan biri pantolon, öbürü çorap veriyor. Lastik çizmeleri çocukların eline tutuşturma işi annesine düşmüş.
Bir örnek montlara bürünmüş, elleri kolları torbalarla dolu çocuklar öğretmenleri sınıflarına gitmelerini emredinceye kadar sırayı bozmadan beklediler. Minibüsün dip tarafındaki kırtasiye malzemesi dolu koliler iki görevli tarafından içeriye taşınırken Müdür mikrofonu yeniden aldı. Belediye Başkanına, dernek üyelerine ve emeği geçen herkese uzun uzun teşekkür ettikten sonra, sözü öğrencilere yöneltti. Yardım alanlar yardımseverlere dua etmeli, öbürleri de ihtiyaç duymadıkları için Allah’a şükretmeliydiler. Yardımseverlerden söz ederken eliyle hala minibüsün yanında durmakta olan kadınları işaret edip alkışlatmayı da ihmal etmemişti. Kadınlar gönülsüz alkışları kocaman tebessümlerle, ellerini yüreklerinin üstüne koyup başlarını hafifçe eğerek karşıladılar.
Gösterinin bir parçası olmaya daha fazla dayanamayan Melis başı önünde kapıya doğru ilerlerken, Müdür yardım yapan şirketlerin isimlerini tek tek okuyup alkışlatıyordu.
Otomobilin kapısı kilitliydi. Taksi bulma umuduyla sağa sola bakınarak köşeye kadar yürüdü. Zaman zaman hızlanan esintinin kuytulara savurduğu pet şişe, sigara paketi, plastik torba kalıntılarıyla dolu sokakta duvar dibine dizilmiş, okul bahçesinde olan biteni seyreden birkaç avare dışında kimsecikler yoktu. Delikanlıların arsız bakışlarından rahatsız olup döndü. Otomobilin öbür yanına geçip sırtını duvara dayadı.
Öğrencilerin sınıflara girmesinden epey sonra, öbür kadınlarla birlikte yaklaşan annesini dikkatle izledi. Yüzünde, tavırlarında keder değilse bile tedirginlik, az buçuk sorgulama belirtisi görmeyi umuyordu. Halbuki o, bir görevi daha yerine getirmenin huzuruyla gülümsüyor, yanakları pembe pembe…
Nefretle, tiksintiyle bir kez daha kasıldı midesi.
Kızının tekinsiz suskunluğunu epey sonra, otoyola çıktıklarında fark etti Edibe.
“Neyin var, bir şey mi oldu?”
Sesinde bir parça rahatsızlık olsa, neşe saçan cıvıltılı bir tonla konuşmasa kendini tutabilecekti belki. Odasına kapanıp kendisiyle baş başa kalana kadar suskunluğunu korumayı başaracaktı. Yapamadı.
“Senden nefret ediyorum. NEFRET EDİYORUM.”
Tükürür gibi çıkmıştı ağzından sözcükler. Otomobil savrulup emniyet şeridinde sert bir frenle durdu.
“Ne dedin sen?”
Cin şişeden çıkmış, Melis kendini kontrol edebileceği sınırı çoktan aşmıştı. Ne dediğinin, ne yaptığının farkında olmadan bastı çığlığı…
“Hiç mi utanmanız yok sizin. Zerre kadar insanlığınız kalmadı mı? Bu, bu yardım mı bu? İyilik mi? Size kim yardım etsin? Kim bir parçacık arlanma, haysiyet versin? Yardımınız batsın. Tiksindim hepinizden, yerin dibine girdim. Babamdan da betersiniz siz, iğrençsiniz. Tek kelimeyle iğrençsiniz evet. Babam kim olduğunu gizlemiyor hiç değilse ama siz, siz… O zavallıcıkları incitme hakkını nereden alıyorsunuz? Ne haddinize? Arkadaşlarının önünde utandırdığınız yetmedi, tek tek ellerinizi öptürdünüz bir de. Üç kuruşluk şeyler için minnet duymalarını istediniz. Bu mu yardımınız, iyiliğiniz? Rezilliğiniz yetmedi, bir de kameralar… Sinemalarda da gösterin oldu olacak, tüm dünyaya rezil edin zavallıcıkları.”
Gözünün yaşı sümüğüne karışıyor, saçı başı dağılmış… Titreyen parmaklarıyla torpido gözünü açmaya çabaladı. Beceremeyince kapağa bir yumruk patlattı.
“Al, bununla sil.”
“İstemem. Hiçbir şeyini istemiyorum senin. Sahtekar!”
Annesinin uzattığı ıslak mendili aldı yine de. Yüzünü temizledi, alnına yapışan saçları geriye attı. Ellerini silerken gözgöze geldiler. Edibe de ağlıyor.
“Bugün gördüğüm kadın değilsin sen, olamazsın. Nasıl yapıyorsun, sürekli rol yaparak yaşamayı nasıl becerebiliyorsun anne?”
Ana kız gözyaşlarını silmeyi unutarak öylece oturup birbirlerine baktılar. Karmakarışık duygularla yüklü bakışlar otomobilin içinde şimşekler çaktırarak, sessiz fırtınalar kopararak gitti geldi. İkisine de asırlar kadar uzun gelen bu bakışmanın ardından Edibe el frenini çekip dışarı çıktı. Emniyet şeridi boyunca hıçkırıklarla sarsılarak yürüdü bir süre. Melis oturduğu koltukta kıpırdamadan annesinin uzaklaşmasını endişeyle seyretti.
Hıçkırıkları dinince geri dönüp yerine oturdu, motoru çalıştırdı. Eve dönünceye kadar tek kelime etmediler. Eve döndükten sonra da… Melis hemen odasına girip kapıyı kapattı. Yetmedi, kilitledi de… Edibe tava, tencere kalabalığında kaybolmak için mutfağa daldı.


Bir yanıt yazın