

Dosya burada bitiyordu. Bir not, ek bir bilgi bulabilir miyim diye baktım. Yoktu. En baştaki bana yazılmış mektubu bir kez daha okudum. İlk okumadan farklı olarak bir vasiyeti andırıyordu yazdıkları. Giderayak eserini bana emanet etmişti. Ders saatlerindeki halini hayal etmeye çalıştım. Normal görünüyordu ama bu yazdıkları, bu son…Gerçekten bu kadar umutsuzluğa kapılmış olabilir miydi?
Mektubu bir kez daha okudum. Bakışlarımı özenle yazılmış satırlarda gezdirirken açıklanması güç bir kedere, suçluluğu andırır tatsız bir duyguya kapıldım. Yazmak soyunmaktı evet. Soyunup bütün kusurları apaçık gösteren bir aynanın karşısına dikilmek, ruhun en karanlık köşelerine ışık tutmak demekti ve böyle olduğu için de tehlikeliydi hiç kuşkusuz. O derslerde, o salonlarda ne yaralar deşilmiş, ne cerahatler akıtılmıştı. Yıllarca kendilerinden bile gizledikleri, gizlemeyi başarabildikleri gerçeklerle karşılaşınca dehşete kapılırdı çoğu öğrencim. Bazıları kendi kendisiyle yüzleşmenin şokuyla baş edemeyip kursu yarım bırakırdı. Kolay değildi kendini bilmek, hem de hiç kolay değildi. Neler yaşamıştık o derslerde, ne dramlar, ne trajediler… Ama yine de böylesine hiç tanıklık etmemiştim.
Zavallı Edibe!
Bazen yüzleşmemek daha doğruydu belki de. Gerçekleri kabullenmek cesaret isterdi çünkü, o cesaret de her insanda bulunmuyordu ne yazık ki! Kahraman değildik bizler; ne geçmişte, ne şimdide, ne de gelecekte kahraman olmamız da beklenmemeliydi. Bize dayatılan o hayatları çoğu zaman bir kambur, sırtımıza ebediyen vurulmuş bir yük gibi taşımalıydık, taşıyacaktık da.
Son cümleyi bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha… Tek bir adım, ne demekti? Ne anlama geliyordu? O çok sevdiğim yazara, Virginia Woolf’a mı özenmişti? Bunu düşünmek bile istemiyordum. Ne yapmıştı peki? Başının çaresine bakabilecek biri değildi o, hiçbir zaman da olamayacaktı. Gitmişti. Gittiğinden en ufak bir kuşku duymuyordum ama nereye? Kime sığınmıştı? Bu cüretkâr terk edişte benim de payım var mıydı? Varsa ne kadardı? Bilmeden, istemeden bir yıkılışa mı sebep olmuştum? O saf kadını farkında olmadan hiç yabancısı olmadığım anlatamamaların tuzağına düşürüp, mahvedici bir başkaldırıya yeltenmesine mi yol açmıştım?
Kucağımdaki, yok oluşun birinci elden tanığı gibi duran dosyaya gözlerimi dikip kendimi acımasızca sorguladım uzun süre. Karım bütün geceyi burada, çalışarak mı geçirdiğimi sorup ardından da kahvaltının hazır olduğunu söylemese daha da sorgulayacaktım belki. Az sonra geliyorum, deyip telefona uzandım. Uzandım uzanmasına da elim boşlukta asılı kaldı. Numarasını bilmiyordum ki?
Onun grubundan bir tek Hikmet’le görüşmeyi sürdürüyordum ama bu durumda o, arayabileceğim son kişiydi. Çöpe attığım kurye zarfını kontrol etmek geldi aklıma. Masanın altındaki tel sepeti önüme alıp gönderici adresinin altındaki numarayı görünce derin bir oh çektim. Sabit bir numaraydı, muhtemelen ev telefonu… Olsun; bir başlangıç noktasıydı yine de. Yazmanın büyüsüne kapılıp hayatını belki de geri dönülmesi olanaksız bir biçimde altüst eden Edibe’nin felaketin neresinde durduğunu anlayabilecek miydim o numarayla? Yüreğime çöreklenen endişeden kurtulup rahatlayabilecek miydim? Neden bu kadar etkilendiğimi çok da kestiremeden bu olayın tam ortasında bulunduğumu düşünüyor, olan bitenden bir nebze de olsa kendimi sorumlu hissediyordum. Kim yanıtlayacaktı beni ? Telefonu kocası açarsa ne diyecektim? Epey çaldıktan sonra açıldı telefon. Yaşlı, bezgin bir ses, alo dedi.
“Edibe Hanım’’la görüşebilir miyim efendim?”
Duraklayışı korkularımı katladı. Asırlar gibi gelen o bekleyiş anında daha önce aklıma gelmeyen bin bir felaket kurguladım.
Bir skandalı duyurmaktan ancak o olayın tamamen dışındakiler hoşlanır. Aileden biri olmalıydı karşımdaki, belki de annesi, Bedriye Hoca. Nasıl göründüğünü, bana vereceği yanıtı düşünürken yüzünün aldığı şekli hayal ettim. Ağırbaşlı kızı apansız ortadan kaybolduysa çılgına dönmüş olmalıydı kuşkusuz.
“Edibe telefona gelecek durumda değil, ben yardımcı olayım, annesiyim.”
Yalanlar… O, dara düşünce en dürüst olduğunu iddia edenimizin bile sığındığı, sığınmak zorunda kaldığı, çoğu zaman buna mecbur olduğunu düşünerek kendini temize çıkardığı, suç saymadığı yalanlar… Beyaz, pembe, yeşil, rengi ne olursa olsun yerine göre hepimizin cankurtaranı olan beylik bahaneler… Edibe gittiİ; evini, yuvasını terk etti diyemiyordu Bedriye Hanım. Yakıştıramıyordu kendine bu yenilgiyi, kabullenemiyordu. Giden bir yabancı değildi çünkü. Yetişmesinden birebir sorumlu olduğu evladıydı. Bu gidişte kendinin ne kadar payı olduğunu hiç düşünmeden, gerçekle yüzleşmesini sağlayacak iç sesine kulak vermeyi reddederek sürdürüyor olmalıydı yalanlarını. Nereye kadar? Hep başkalarını suçlardı böyle insanlar. Gerçekleri görmezden gelip tehditkar bir biçimde salladıkları işaret parmaklarıyla hep başkalarını gösterirlerdi. Bedriye Hanım da hayatın önüne bol bulamaç yığdıklarını, herkesin gıpta ettiği yaşam olanaklarını elinin tersiyle itip ortadan kaybolan nankör kızına verip veriştiriyor olmalıydı şimdi. Karısına evdeki elektrikli bir aletten daha fazla değer vermeyen sonradan görme damadının bir dediğini iki etmeyerek, Edibe pişman olup döndüğünde (asla dönmeyeceği olasılığını aklına getirmemeye çabalayarak) hiçbir şey olmamış gibi davranması için ikna etmeye çabalıyor olmalıydı.
“Sağ olun efendim ama mutlaka kendisiyle görüşmeliyim. Çok önemli.”
Şimdi ne diyecekti bakalım. Hasta, uyuyor, banyoda, başka? Belki de benim şu an aklıma gelmeyen bahaneler de üretmişti Edibe gittiğinden beri. Bir kaçışın izini sürmek için yaptığım bu konuşmanın benim için bir oyuna dönüşmesinden hoşnutsuzdum bir bakıma ama ahizeden gelen öfkeli solukların sahibine için için gülmekten de kendimi alamıyordum. Edibe’yle birlikte saklanıp annesini ebe yaptığımız, yaşlı kadını çaresizlikle fır döndüren bir saklambaç oyununun içinde olduğumu hissediyordum. Uzayan suskunluk normal süresini aşıp giderek garipleşirken bir tıkırtıyla birlikte ikinci bir cihaz açıldı.
“Alo, Hocam merhaba. Anneciğim kapatabilirsin.”
Gitmemişti. Ama o zaman…
“Edibe, iyi misin?”
“Çok iyiyim Hocam. Siz nasılsınız? Aldınız mı dosyamı?”
“Aldım, bir solukta da okudum. O yüzden aradım seni.”
“Bir solukta deyişinizi övgü sayabilir miyim?”
Neşeli, cıvıl cıvıl… Sevinecek gücü bulamıyordum kendimde henüz, çünkü şoktaydım.
“Evet say, sayabilirsin. Haklısın. İyisin değil mi Edibe, bir sorun yok.”
“Çok iyiyim. Bavul hazırlıyordum da o yüzden bakamadım telefona ama sizin aradığınızı anlayınca…”
Daha hesaplı, planlı bir gidiş mi söz konusu?
“Bavul mu?”
“Evet. Görüşmeyeli çok güzel gelişmeler oldu Hocam. Çocuk kitaplarımın sayısı beşe çıktı. İlkinin üçüncü baskısı yapıldı. Anaokullarından, yuvalardan çok talep var. Bizzat gidip çocuklara okumalar yapıyorum. Görseniz, öyle keyifli oluyor ki o okumalar. Para da kazanıyorum az çok ama o önemli değil tabii. Bugün yine birkaç okuma için Antalya’ya uçacağım. ”
Bütün o okuduklarım… O anlayışsız koca, o korkunç yalnızlık…
“Tebrik yok mu hocam?”
“Haa…Aaa evet evet. Tebrikler. Canı gönülden kutluyorum. Şey aslında doğrusu biraz şaşırdım Edibe.”
Kahkahası ahizeden taşıp odamın her köşesine yayıldı.
“Başardım demek. Hikayemi, karakterlerimi inandırıcı kılmayı becerdim. Lamia Hanım’ın mektubu gerçek ama. Dilerseniz gösterebilirim.”
“Peki senin gerçeğin? Kızın, ailen …”
“Melis Milano’daki okula kabul edildi, gün sayıyor. Nüveyre de annesinin yası biter bitmez sevgilisiyle evlenecek. Nikah şahidi olmamı istedi benden. ”
“Lamia Hanım öldü mü yani?”
“Aa evet. O gün onu son görüşümmüş. Size daha da ilginç bir şey söyleyeyim mi? Annesinin yaptıklarını öğrenince Nüveyre hiç şaşmadı. Tam da anneme yakışır bir intikam, dedi.”
Duraksadı.
“Hikmet’le Sevgi’nin izinlerini almıştım önceden. Okuduklarında da çok güldüler. Vedat’a gelince…”
Kahkahayı bastı. Çıngıraklı, intikamın eşsiz lezzetiyle iyice tatlanıp gevrekleşmiş bir kahkahaydı bu seferki.
“Eee biraz bozuldu tabi… Ben babamın şantiyelerine adım atmamak için kimyacı oldum şu senin yaptığına bak, dedi.”
Ardından alçak sesle ekledi.
“Asıl sıkıntıyı annemle yaşadım. Benim gibi bir kadına bunu nasıl yaparsın deyip küstü bana. Ben de sizden öğrendiklerimi anlattım.”
“Öğrendiklerim derken…”
“Hayatı birebir kağıda dökmek edebiyat değildir, olayları sıkıştırıp yoğunlaştırmak, karakterlerin ayırıcı özelliklerini kalın çizgilerle göstermek gerekir diyordunuz ya hep.”
“Anladım. ”
“Sen annelerin bir tanesi olduğunu bilmiyor musun dedim, nazlanmayı sürdürünce de isimleri değiştireceğime söz verdim.”
Sesini iyice alçaltıp, fısıldayarak devam etti.
“Laf aramızda, dosyayı okuduktan sonra ikisi de muma döndü. ”
Gülüştük.
“Dosyanı yayıncıma ileteyim mi? Kesin söz veremem ama beni kıracaklarını sanmıyorum.”
“Zahmet etmeyin hocam. Ben sizinle birlikte onlara da gönderdim. Hatta şansımı arttırmak için başka yayıncılara da ilettim.”
Bir kahkaha daha attı. Yazmanın hayatında köklü bir değişikliğe yol açtığından hiç kuşkum kalmamıştı. Biraz daha sohbet edip telefonu kapattıktan sonra elimdeki dosyaya bir kez daha göz attım. Çalışma masamın üzerine yayılmış müsveddeleri, kalemlikte sabırla iş koşulmayı bekleyen dolma kalemlerimi bakışlarımla okşayıp kalktım. İçim rahatlamış, hafiflemiştim ama Edibe’nin oyununa alet olmaktan dolayı buruktum da biraz. Haddini aşmıştı ama olsun, hayatta ve mutluydu. Bir kişinin daha hayatına dokunmuş, güzelleştirmiştim.
Edebiyat dünyayı değiştirmese de değiştirmek isteyenleri yüreklendiren büyülü bir sanattı ve ben onun bir parçası olmaktan bir kez daha gurur duyuyordum.
Karımın yanağına bir öpücük kondurup kahvaltıya oturdum.


Bir yanıt yazın