Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 6

Gönlümün düştüğü yerden

kendim düşsem parçam kalmaz.

Atasözü

Nüveyre’yle telefonundan iki gün sonra buluştular. Kolaylık olsun diye saçının rengini, ne giydiğini ayrıntılı olarak tarif etmişti arkadaşı ama buluşacakları kafeye girdiğinde onca emeğe gerek olmadığı anlaşıldı. Koskoca mekanda bir yıldız gibi parlıyordu Nüveyre… Hem çok farklı hem de hiç değişmemiş. Yüz hatları epeyce incelmişti üniversite yıllarına göre, biraz da kilo almıştı ama başka türlü bir incelik ve parıltı eklenmişti görünüşüne. Dimdik öz güven dolu bir duruş, bir olgunluk… O da hemen tanımıştı Edibe’yi. Etrafa aldırmadan kucaklaştılar. Arayı kapatmak için görüşmedikleri yılların bir özetini yaptılar karşılıklı. Edibe okulu bitirir bitirmez evlendiği için okul arkadaşlarıyla bağlantısı kesilmişti ama Nüveyre bazılarıyla hala görüşüyordu. Onların dedikodusunu yaptılar biraz, telefondan fotoğraflar gösterdiler birbirlerine. Saatler sonra en kısa zamanda yeniden görüşme sözüyle ayrıldıklarında konuşmaktan yorgun düşmüştü ikisi de…

Edibe eve yorgun ama tazelenmiş, umutlanmış döndü. Nedenini nasılını kestiremese de Nüveyre’nin yaşamına yeni bir yol çizeceğini hissediyordu.

Ertesi sabah kahvaltı hazırlarken kapıda Melis’in uyku mahmuru yüzü belirdi.

“Buon’giorno mamma. Come stai?”

“Günaydın canım. Ben iyiyim ama İtalya’yı unut.”

“Sen öyle san. Bu sene bitsin ben pırrr…”

“Yüzünü yıka da gel kahvaltı et. Otlu omlet yapıyorum.”

Gözleri parladı kızın. Çabucak gidip geldi. Yerine oturup tabağını tepeleme doldurdu. Anne babası bilmiyor olsa da Milano’daki üniversiteye başvurduğu için o da sevinçli, heyecanlıydı. Kabul edilirse ne yapıp edip kapağı İtalya’ya atmanın bir yolunu bulacak.

Edibe kızının lokmaları birbiri ardına atıştırmasını keyifle seyretti.

“Çok iştahlısın bu sabah.”

“Siz de çok neşelisiniz efem. Come mai?”

“Çünkü bundan sonra böyle.”

“Bundan sonra derken…”

Edibe bir an dudağını ısırarak bekledi, ardından bombayı patlattı.

“Kitap yazacağım.”

Kaşı gözü, sivri çenesi, konuşurken saçlarını eliyle arkasına savuruşuyla annesinin biraz daha koyu tenli bir kopyası olan Melis sandalyesinde donup kaldı. Edibe kızının şaşkınlıktan büyüyen gözlerine gülümserken bu benzerliğe bir kez daha şaştı. Tek evladına her baktığında kocasının güçlü karakterine karşı kendi çekinik genlerinin baskın çıktığını görüp garip bir zafer duygusuna kapılıyordu.

“Evet, yanlış duymadın. Yazar oluyorum. Dün mezuniyetten beri görüşmediğim bir arkadaşımla buluştum.”

“Eeee?”

“Okuldayken kimsenin dönüp bakmadığı o silik kız gitmiş yerine tam bir iş kadını gelmiş. Joel Starly giysiler, Malcolm çanta…”

“Çakmadır belki…”

“Yoo, kontrol ettim. Hepsi orijinal. Sadece o değil, oturuşu kalkışı her şeyi değişmiş. Abisiyle ortak oyuncak üretiyorlarmış. Evlenmemesine rağmen çok mutlu görünüyordu.”

“Bence tam da bu nedenle mutludur.”

Bunu söylerken hınzır hınzır gülümsüyor.

“Saçmalama, olur mu hiç öyle şey.”

“Mesela dedim annecim, anlat sen.”

“Şimdilerde çocuk kitabı işine girme kararı almışlar. Benden masallar, öyküler yazmamı istiyor. ”

“Mamma mia! İyi fikir.”

Duraksadı.

“Eeee yapabilecek misin?”

İrkildi. Buluşma heyecanına, Nüveyre’nin övgülerine kapılıp işin o yanını hiç düşünmemişti.

“Edebiyat okudum ben. Yaparım elbette. ”

“Okumakla yazmak farklı şeyler mamma.”

Neşesi pır diye uçup gitti.

“Başaramaz mıyım dersin?”

Annesinin sesinin solduğunu, pamuk ipliğine bağlı öz güveninin yerle bir olduğunu fark edemeyecek kadar kendi planlarıyla meşguldü kızı. , Umursamazca omuz silkti.

“Dene canım, ne kaybedersin ki?

“Şu dilimi bitirir misin, tıkandım.”

“İstemem, doydum. Ben kaçıyorum anne.”

Kız Napoliten bir şarkı mırıldanarak çıkarken Edibe saati kontrol etti.

Uyanmıştır, iş kadını o, bu zamana kalmaz.

Nüveyre’nin numarasını bulup ekrana dokunacakken durdu. Tereddütlü… Adını bir kitabın kapağında görme hayalinden vazgeçmekte zorlanıyor.

“Yazarlık kim ben kim, cürete bak.”

İşaret parmağı ekranda öfkeyle kaydı.

“Günaydın canım nasılsın?”

“Çok iyiyim. Ben de tam seni arayacaktım. Müsait olduğun bir gün atölyemizi gezdirmek istiyorum. Mütevazı bir oyuncak müzemiz de var. Seversin.”

Kestirip atmalıyım. Ne haddime? Nüveyre nereden bilecek benim ne kadar köreldiğimi?

“Canım şu yazma işi var ya…”

Sesine kararlı bir ton katmaya çalışmış ama tam bu noktada çatallanıp duraksamasına engel olamamıştı. Boşluğu Nüveyre doldurdu.

“Evet, çok iyi olacak göreceksin. Çocuk edebiyatı yetersiz ve çeviri ağırlıklı. Bize ait, tamamen yerel hikayeler peynir ekmek gibi satar. Çizimler için de piyasanın en iyisiyle anlaşmak üzereyiz.”

“Ama ben…”

“Ana okullarından, yuvalardan çok talep var Edibe. Pazar hazır yani.”

Piyasanın en iyi çizeri bana, yazarların en olmazına çizim yapacak.

Kararını bir solukta bildirdi.

“Ama ben yazamayacağım. Zamanım yok.”

“Vakit alacak bir şey değil ki. Kızına anlattığın masalları yazıya dökeceksin. Birkaç saatlik iş. ”

“Öyle mi dersin?”

Nüveyre’nin güveni bulaşıcıydı. Kendisiyle birlikte karşısındakini de onurlandıran özel bir kişiliği vardı. Edibe’nin reddetme konusundaki kararlılığı Boğaz’ın sisi gibi inceldi, buharlaştı.

“Sen yapamazsan hiç kimse yapamaz. Azıcık üstüne düşsen şimdiye çoktan meşhur bir yazar olmuştun. Okul ödevlerini düşünsene, bütün sınıfa örnek gösterirdi hocalar. Bir denemeni İnci Hoca sınıfta yüksek sesle okutmuştu. Düşün İnci Hoca… Dur bakayım neydi adı, hah; Kayanın Sonsuzluğu.”

“Bilmem, hatırlamıyorum. ”

“Öyle çok yazıyordun ki unutman normal. Ama kaya metaforuyla duyguların hiçbir belirti vermeden aşınıp yıpranışını, sonra beklenmedik bir anda aniden yok oluşunu anlattığın o yazıdan hepimiz çok etkilenmiştik. Neyse bunları buluştuğumuzda uzun uzun konuşuruz. Ne zaman uygunsun?”

Yer ve saat belirleyip kapattılar.

Kızının yerle yeksan ettiği güveni yeniden canlanmıştı. Tabağın kıyısına bıraktığı tereyağlı ekmeği bitirdi. Bir bardak çay daha içip ütü yapan temizlikçiye seslendi.

“Fidan. Gel de şu sandık odasına bir çeki düzen verelim.”

Başkalarının hayatından ders alın. İnsan bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

Eleanor Roosevelt

Nüveyre’yle buluşmak için çıkarken güneşe aldanıp otomobilini almamıştı. Ekim ayı için alışılmadık ayaz daha apartman kapısında yüzünü yalayınca pişman olduysa da geri dönmeye üşenip kabanına sıkıca sarındı.

Beşiktaş meydanı her zamanki gibi kalabalıktı yine. Otobüs, vapur, motor yakalamak için koşturanlar, çevrelerinde olup bitenden kopup kendi dünyalarına gömülmüş çiftler, çığırtkan satıcılar, çay bahçelerinin günden güne yayılıp meydanı kaplayan hasır taburelerinde pinekleyenler, heykelin çevresinde paten kayanlar…

Sahile doğru yürürken denize küsmüş gibi yan duran Kaptan-ı Derya’yı alıcı gözle inceledi.

Kendinden utan Edibe, şu adam senin yaşındayken Akdeniz’i avcunun içine almıştı. Hem de yüzyıllar önce, en ilkel koşullarda… Sen bir hikaye yazmaktan acizsin.

İri bir martı kıyıdaki teknelerin üstünden süzülüp Barbaros Hayreddin Paşa’nın tepesine kondu.

Aldı da ne oldu, şuracıkta bir avuç toprağa döndü o da…Yalan dünya!

Heykele arkasını dönüp öfkeli adımlarla Üsküdar motoruna yürüdü.

Senden bir halt olmaz kızım, boşuna debelenme.

Birkaç simit alıp motorun kapalı bölümüne girdi. Türbanlı sevgilisinin kulağına bir şeyler fısıldayan delikanlıya kaçamak bir göz atıp, rahatlarını bozmamak için birkaç sıra geriye oturdu. Sakalı göbeğinde, kalın kumaştan şalvarı yüzünden olduğundan da şişman görünen orta yaşlı bir adam aynı çifte ters ters bakıp yüksek sesle “la havle” çekerek geçti.

İşte sana hikaye: Sakallı, kızı uzaktan tanıyor olsun. Motordan iner inmez bire bin katıp babasına müzevirlesin. Öfkeli baba kızını öldüresiye dövünce zaten baskıdan iyice bunalmış olan kız bardağı taşıran bu dayağın ardından evden kaçıp…

Böyle çocuk hikayesi olur mu? Saçmaladım.

Motor gök gürlemesini andıran bir sesle hareket edince cama yanaşıp giderek genişleyen boğaz manzarasına, uzayıp giden sahile verdi dikkatini.

Ölüye bile roman yazdırabilecek bir şehirde yaşıyorum ama…

“Taze çay, neskafe, meyve suyu, var mı isteyen?”

Elindeki kaşığı tepsinin altına vurarak dikkat çekmeye çalışan adama bakarken ani bir kararla kağıt kalem çıkardı.

Şehirler de insanlar gibidir. Onların da başı, gövdesi, kolu bacağı vardır. Ve kalbi…Her şehrin nabzı merkezinde atar. New York’un kalbi Times Square’de, Paris’inki Champs-Elysees’de…Peki ya İstanbul? Taksim midir onun kalbi, Sultanahmet meydanı mı? Beşiktaş belki, neden olmasın?

İstanbul’u belden aşağısı bitişik çok gövdeli bir hilkat garibesine benzetip, tarif edecek sözcükleri ararken motor iskeleye yanaştı. Bir kıtadan öbürüne geçmeleri on dakika bile sürmemişti. İtişip kakışan kalabalığa karışmamak için geride kalınca garsonun satamadığı çayları demliğe, neskafeleri kısık ocağın üstünde duran bir kaba boşalttığını fark etti.

Al bir hikaye daha! Ortalık konu kaynıyor, yeter ki yazacak yetenek olsun.

Nüveyre iskelede bekliyordu. Meydanın kalabalığını aşıp az ilerdeki benzin istasyonuna bıraktığı arabaya bindiler. Kuzguncuk’u Beylerbeyi’ni geçip Çengelköy’den içeriye, yukarıya doğru kıvrıldılar. Sahilden uzaklaştıkça binalar yükseldi. Dev bir alışveriş merkezini geçtiler. Az sonra bir tane daha… İlerledikçe yüksek katlı binalar seyrekleşti. Bakımsız, gecekondu görünümlü evlerle dolu bir mahalleye ulaştılar. Pencere önlerine dizilmiş teneke kutulardaki cılız bitkilere, balkon demirlerden sarkan rengi atmış çamaşırlara kaygıyla bakan Edibe ensesinden kuyruk sokumuna inen serin ürpertiyle titredi, büzüldü.

“Nereye geldik? Daha çok yolumuz var mı?”

Nüveyre arkadaşının korkusundan habersiz, neşeyle yanıtladı.

“Az kaldı canım. İşte benim büyülü sarayım! ”

Birbirine yaslanmış evlerin biraz ötesindeki binanın önünde durup alçıdan yapılmış Pamuk Prenses ve Yedi Cüce figürleri yerleştirilmiş minik bahçeyi geçtiler. Eğri gövdeli bir çamın gölgelediği taş döşeli yol, yan tarafında renkli harflerle Oyuncak Evi yazılı kapıda sona erdi.

Yüksek tavanlı, cam tuğlayla örülmüş dar uzun pencereli ferah salon daha önce gördüğü hiçbir yere benzemiyordu. Nüveyre kapının yanındaki panoya sıralanmış düğmelere bastıkça yumuşak, sıcak bir ışıkla aydınlandı ortalık. Edibe asma kata çıkan piyano tuşları biçiminde boyanmış basamakları, tırabzanlardan salkım saçak sarkan bebekleri, tüylü hayvancıkları merakla gözden geçirirken Nüveyre de hoşnutlukla arkadaşının yüzünü inceliyordu.

“Ne güzel bir yer burası.”

Yerden asma kata kadar uzanan raflarda tarihlerine, materyallerine göre sınıflandırılmış oyuncaklar. En kıymetliler kapaklı dolaplarda…

“Gel bak! Bu tarafa ilk günden beri ürettiğimiz tüm oyuncakların birer örneğini koyduk. Bu ilk bebeğimiz.”

“Çok güzel!”

“Bu pisiciği de melek olan tekirimizin anısına yaptık.”

İçeriye adım attıkları andan itibaren daha da canlanıp, gözleri ışıldamıştı Nüveyre’nin. Eline aldığı her oyuncağı özenle, incitmekten korkarak tutuyor, hikayesini ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Oyuncak rafları bitince üst kata çıktılar. Burası canlı renklere boyalı duvarları, özenle seçilmiş mobilyalarıyla şık bir anaokulundan farksızdı. Çocukların boyuna göre ayarlanmış bir masanın üzerinde resim malzemeleri, boyalar, defterler, hemen yanındaki raflarda boyama kitapları… Halı kaplı zeminde çocukların oturabileceği büyüklükte koltuklar, minderler.

Hayvan leşiyle oynayan çocukların karanlık, bomboş bakışlarını anımsayınca eliyle alnını ovuşturarak o sahneyi zihninden silip atmaya çalıştı.

“Böyle bir mahallede burayı yapmak nereden aklınıza geldi?”

“Kendiliğinden gelişti aslında. Başlangıçta atölyemizdi burası. Özel günlerde mahallenin çocuklarına oyuncak dağıtmayı gelenek haline getirmiştik. Arife günleri, yılbaşı, karne zamanı falan… Kapının önüne lokma, pilav kazanları kurup yiyecek de dağıtıyorduk bir yandan. Yetişkinler de geliyor, mahallede tam bir şenlik havası esiyordu. İş büyüyüp de arkadaki fabrika binası inşa edilince burayı hem müze hem de çocuklar için bir oyun alanına dönüştürmek geldi aklıma. ”

“İyi düşünmüşsünüz.”

“Şu kitap işini hale yola sokar sokmaz buraya benzer yerleri çoğaltmayı planlıyorum. Özellikle kenar mahallelerde…”

O mezbelelikte işe yarar mı? Yok canım, bir günde talan ederler.

Yeniden alt kata indiler.

“Her şey açıkta duruyor, hırsızlıktan korkmuyor musunuz?”

“Kameralı güvenlik sistemi kurduk ama gereksizmiş. Şimdiye kadar bir tek oyuncağımız bile zarar görmedi.”

“Oyuncak üretmek nereden aklınıza geldi?”

“Annemin bebeklerinden… İnanılması zor ama gerçek.”

“Anlatsana.”

“Kahvelerimizi içerken anlatırım. Vaktin var değil mi?

“Bu akşam davet yok, rahatım.”

“Bu vitrinde gördüklerinin hepsini gittiğimiz ülkelerden topladık, hala da nereye gidersek gidelim oyuncak avına çıkarız. Artık eş dost da getiriyor. Müzemiz giderek zenginleşiyor.”

“Bilseydim ben de alırdım bir şeyler. ”

“Sağ ol canım, oyuncak kolay. Sen yaz yeter. ”

Girişin sağ tarafındaki geniş bir masada dağları, nehirleri, incecik kıvrımlı yollarıyla kocaman bir maket var. Üstünde istasyonları, raylarıyla görkemli bir elektrikli tren… Nüveyre bir fişi takıp düğmeye basınca tren harekete geçip camından el sallayan yolcularıyla birlikte bir tünelde kayboldu.

“Buna benzer bir oyuncak bizde de var. Vedat ben hamileyken almıştı.”

“Sonra kendisi oynadı değil mi? Babalar hep öyle yapar. ”

“Yoo, kız doğurduğumu görünce kutusuyla birlikte tavan arasına kaldırdı.”

Bir rafta yukarıdan aşağıya irili ufaklı yüzlerce otomobil, bir başkasında oyuncak müzik aletleri… Minicik kemanlar, plastik gitarlar, saksafonlar, hatta komple bir bateri takımı… Bir duvar boydan boya bebekler, peluş oyuncaklarla kaplı. Her rafın önünde durup hiç sıkılmadan, en ufak bir yorgunluk belirtisi göstermek şöyle dursun gitgide heyecanlanarak hikayesini anlatıyor.

“Oturalım mı biraz, topuklarım yordu da.”

“Af edersin canım, burada kendimi unutuyorum. Kusura bakma”

Arka taraftaki bir kapıdan kafe olarak düzenlenmiş kış bahçesine geçtiler.

“Merhaba Gülbeyaz Hanım, nasılsın? Şu köşeye otur sen, kahven nasıl olsun?”

Tezgahın arkasında bardak kurulayan kına kızılı saçlı iri yarı kadın kahvelerle birlikte bir tabak da elmalı, cevizli kurabiye getirdi.

“Bu sabah yaptım, afiyet olsun.”

Ağır gümüş tepsi, incecik porselenden şık fincanlar, gül desenli peçeteler… Bir fabrika binasında böylesine zarif bir biçimde ağırlanacağını hayal bile edemezdi. El işlemesi kırlente yaslanıp iki binanın arasındaki bakımlı çimleri, çiçek tarhında tomurcuklanan kasımpatıları hoşnutlukla, biraz da imrenerek inceledi.

“Eeee anlat bakalım şu oyuncak hikayesini.”

“Kamran abimin işi oto sanayii aslında. Yıllarca otomobillerde kullanılan bazı plastik parçaların üretimini yaptı. Başlangıçta çok iyiydi işleri. Müşteri hazır, sıkıntı yok. Ama zamanla durum değişti. Sürekli ekipman yenilemesi, pahalı cihazlar alması gerekiyordu. Eskinin borcu bitmeden hop başka bir teknolojiye geçiliyor, yeni makineler yeni uygulamalar… Bir gün kara kara işlerin nereye varacağını düşünürken annemin benim için diktiği, atmaya kıyamayıp büfeye kaldırdığımız bebeklerden birine takılıyor gözü.”

“Annen sana bebek mi dikmişti?”

“Sadece bebek mi? Kedi, köpek, neredeyse tüm hayvanlar alemi. Bir de canlı yapardı ki. Adını Melemik koyduğum bir kuzum vardı mesela gören gerçek sanırdı.”

“Ne yetenekliymiş, hayret…Nasıl becermiş?”

“Aşkın gücü sanırım, bizimkilerin sevdası malum.”

Dört yıl boyunca dinlediğim hikayeyi nasıl unutabilirim.

“Kaç yıl oldu babanı kaybedeli?”

“Tamı tamına on iki yıl. Kazadan sonra bakım sayesinde yirmi yıl dayandı ama sonunda kalbi iflas etti. Koca adama bebek gibi baktı Edibe, inanamazsın. Ben küçüktüm zaten faydam dokunmazdı ama başka kimseyi de yaklaştırmadı yanına. Her ihtiyacıyla kendisi ilgilendi.”

“Eeee oyuncak hikayesine dönelim.”

“Abim bebeğe bakarken elindeki ham madde stoklarını oyuncak yapımında değerlendirebileceğini düşünüyor ve araştırmaya başlıyor. Annemden de değişik modeller çizmesini istiyor. Öyle, böyle derken fabrikayı elden çıkarıp tamamen oyuncağa döndü. Dikiş atölyesinin başına da beni geçirdi. Baştan mırın kırın ettim ama alıştım sonradan. Zamanla iş büyüyüp ihracata başlayınca atölye dışındaki işlerle de ilgilenmem gerekti. Okulda homurdana homurdana öğrendiğimiz Eski Türkçe de bir işime yaradı ki sorma…”

“Ne açıdan?”

“Satışımızın çoğu Arap ülkelerine. Tamamen farklı bir dil ama alfabeye yatkınlığım sayesinde kolay söktüm. Şimdi çatır çatır satış yapıyorum.”

“Bravo sana. Ben beceremezdim.”

“Olur mu, tabii ki yaparsın. Hadi gel fabrikayı gezelim, sonra da kitap işini konuşuruz. ”

Nüveyre’nin kahve fincanını eliyle hafifçe itip kalkışındaki doğallık, adımlarındaki güven, kararlılık, her hareketi, her kımıldanışı içinde adını koyamadığı duygular uyandırıyor. Kıskançlık değil; olsa olsa imrenme, özenme…

“Basında epey tanıdığım var. Burada yaptığın çalışmaları duyurabiliriz. Satışlarınıza katkı sağlar.”

“Bu taraftan canım. Sağ ol ama bu bizim büyüme politikamıza aykırı. Talep hızlı bir artış gösterirse kaliteden ödün vermek zorunda kalırız ki bu da bizi sadece kar amaçlı bir üreticiye dönüştürür. Bu hiç arzu etmediğimiz bir sıradanlaşma.”

Sevinçle karşılayacağından kuşku duymadığı öneriyi elinin tersiyle iten arkadaşına gücenip suskunlaştı bir süre. Yıllardır içinde yaşadığı çevrede alışık olmadığı bir yaklaşımdı bu. Kazancı her şeyin önünde tutmak ekonominin en önemli prensibiydi. Öyle duymuş öyle görmüştü hep.. Fabrikanın dar koridorunda önü sıra yürüyen Nüveyre arkadaşının suskunluğunu fark etmedi.

Dönüşte yine aynı köşeye oturdular. Kınalı saçlı kadın taze demlenmiş çay getirdi.

“Yazma konusuna gelelim şimdi.”

Edibe arkadaşının başardıklarını gördükçe küçülmüş, iyice kabuğuna çekilmişti. Bir an evvel alıştığı düzene, kendini bir böcekten daha yararlı hissedebildiği tek yer olan evine dönmek istiyordu.

“Profesyonel biriyle anlaşsanız daha iyi olmaz mı? Yıllardır tek satır yazmadım.”

Arkadaşının yüzü değişti. Edibe’yi üzgün, biraz da kaygıyla inceledi.

“Edibe, ne oldu sana? Neden bu kadar kötümsersin? Neden haksızlık ediyorsun kendine? Eskiden daha fazla güvenirdin.”

Sustu. Parmağındaki pembe taşlı yüzükle oynadı bir süre

“Profesyonel birini istemiyorum. Bu ticari amaçlı bir girişim değil, gönül işi. Yazacaksın. Çok da güzel olacak. Kızına masal anlatmadın mı?”

“Çok. Her akşam başka bir hikaye uydururdum.”

“Eeee daha ne?”

“Hophop tavşanla, yaramaz keçiyle olmaz ki! Basılacaksa, altına imzamı atacaksam daha iyi bir şeyler yazmalıyım.”

“Doğru bir yaklaşım. Neden bir yaratıcı yazarlık seminerine katılmıyorsun o zaman?”

“Öyle seminerler mi var?”

Edibenin şaşkınlıkla açılan gözleri Nüveyre’yi güldürdü.

“Hangi dünyada yaşıyorsun canım sen? Dur bakalım.”

Çayından bir yudum alıp çantasından akıllı telefonunu çıkardı. Arka arkaya birkaç sayfa açtı.

“Sana yakın iki tane var. Biri Nişantaşı’ında öbürü Ortaköy’de. Bakalım hocaları kimmiş? Aaaa Ortaköy ’de Orhan M. Toygar ders veriyor. Harika!”

Kaydettiği numarayı aradı hemen. Karşı taraftan gelen çıngıraklı, gülücüklü sesle uzunca bir konuşma yaptılar.

“İki hafta sonra başlayacak bir kursları varmış, Cumartesi sabahları saat 11.00- 14.00 arası. Uygun mu?”

Arkadaşının hızından serseme dönen Edibe başıyla onayladı. Nüveyre konuşmayı sürdürüp gerekli evrakları, ücreti, ödeme biçimini de öğrendi.

“Sekreterleri böyle cana yakınsa hoca nasıl kim bilir? Çok şanslısın Edibe. Aslında kurs geçen hafta başlayacakmış, kontenjan da doluymuş ama hocanın yurt dışı seyahati nedeniyle ertelenince kayıt yaptıranlardan biri vazgeçmiş.”

“İlginç.”

“Bu kurs senin kısmetinmiş canım. Gör bak neler yapacağız birlikte? Sen karşıya geçer geçmez kayıt işini hallet, vazgeçmek yok. Sakın ha!”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir