Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 18

Kendi kendinin mutluluğuna engel olma yolunda insan, fevkalade beceriklidir.

Andre Gide

Evin soluğunu kesen havasından kurtulmak için apar topar sokağa fırlayan Melis koşar adımlarla sahile inip; nereye gittiğine aldırmadan Boğaz tarafına saptı. Günün son ışıklarıyla büyülü bir görünüme bürünen şehri görmeden, yanı başından uğuldayarak akan trafiği duymadan yürüdü, yürüdü. Derme çatma bir kafenin plastik sandalyelerine mıknatıs gibi çekilip, en yakınındakine yığılır gibi çöktüğünde hissetti tabanlarının sızısını. Paraya tapan babasına, karakter yoksunu annesine, adaletin zerresi kalmamış dünyaya, boktan hayatına söylenirken Ortaköy’ü geçip Kuruçeşme’ye kadar gelmişti.

Daha oturur oturmaz başına dikilen garsondan diyet kola istedi.

Kafamı kesseler dönmem…

İçeceğini yudumlarken karşı kıyıda tek tük beliren ölgün ışıkları seyretti. Gün soldukça lacivertten siyaha dönen suyun üstünde gidip gelen vapurları, motorları kör bakışlarla izledi.

İyi de nereye gideceğim?

Arkadaşlarımın hiçbiri olmaz. Yok ki aralarında ayrı eve çıkan; hepsi muhallebi çocuğu…

Tost yedi, bir kola daha içti. Eli telefona gitti birkaç kez, vazgeçti. Arasa hemen gelirdi ama bu darmadağınık haliyle, şişmiş, kızarmış gözlerle Kubilay’ın karşısına çıkmak istemiyordu. O düşünceleriyle boğuşurken hava iyiden iyiye kararmış, denizden doğru hafif bir esinti başlamıştı. Hırkasına sarınırken uzaktaki bir masada oturan pejmürde kılıklı adama ilişti gözü. Adam kendinden yana bakmıyordu bile ama yine de rahatsız oldu.

İyice karanlığa kalmadan uzaklaşmalıyım buradan.

Sahil boyunca yürümeyi sürdürdü. Yanı sıra giden otomobiller yavaşlamaya başlayınca pes edip otobüse bindi. En son seçeneğe gönül indirip anneannesine gitmeye karar vermişti. Kapıdan girer girmez maruz kalacağı soru bombardımanına katlanacaktı çaresiz.

Boş caddede slalom yaparak ilerleyen otobüsün arka koltuğunda sağa sola savrulurken, annemin hizmetçi gibi o megalomanın peşinde dolanışını görmekten bin kat iyidir, diye teselli etti kendisini.

Büyük annesi şaşkın bakışlarla karşılasa da hiçbir şey sormadı. Melis ikisinin de ellerini öpüp, sarıldı.

“Aç mısın yavrum? Ne ikram edeyim sana?”

“Yedim anneanne, teşekkür ederim.”

“Geç şöyle, karşıma otur. Evdekilerin burada olduğundan haberi var mı?”

Yaşlı kadının konuşmak istemediğini hissedip anlayış göstermesini umarak başıyla hayır işareti yaptı.

“Bu saatte çıka gelmenin bir sebebi vardır mutlaka. Anlat bakalım.”

Yol boyunca düşünüp uydurduğu hikaye kadının külyutmaz bakışlarının karşısında anlamını yitirmişti. Omuzlarını silkerek sustu.

“Annen yüzünden değil mi? Düşüncesiz, aptal şey. Kime çekti bilmem ki? Ne yaptı da böyle gece vakti sokaklara düştün sen evladım?”

Uyuyormuş gibi görünen yaşlı adamın top gibi gürleyen sesiyle irkildiler.

“Kendini bilen kadın gece vakti sokağa çıkmaz.”

“Ay, ödümü kopardın bey. Neden çıkmayacakmış? Kadın da insan, canı ne isterse onu yapar. Hapını içtin mi sen?”

Kalkıp eski model televizyonun üstünde duran köpek biblosunun yanındaki plastik kutuyu aldı, baktı.

“Hadi buyur! Akşam ilacını yutmamışsın yine.”

Masanın üstündeki sürahiden su doldurup hapla birlikte kocasına uzattıktan sonra torununa döndü.

“İyice bunadı artık. Her şeyi unutuyor ama çenesinin maşallahı var gördüğün gibi. Allahtan teyzen bu ilaç kutusunu getirdi de hangi hapı içti, hangisini içmedi anlıyorum.”

Büyük baba bir eliyle ağzının kıyısından süzülen damlaları silerken öbürüyle boş bardağı karısına uzattı.

“Sensin bunak. Bu kızcağız komşunun gelini mi? Pek de güzelmiş.”

Ya sabır çekerek bardağı masaya bıraktı Bedriye Hanım. Gelip yerine otururken kocasına laf yetiştirmeyi de ihmal etmedi.

“Horoz ölür gözü çöplükte kalır. Torunun ayol o senin. Tövbe, estağfurullah.”

Sustular. Müzik kanalındaki Geçmişten Nağmeler programı darbukaları, ince sazlarıyla salonun her köşesini ele geçirdi. Torununun ağzından kendiliğinden laf alamayacağını anlayan kadın taktik değiştirdi.

“Ne yaptım ne kadar uğraştıysam anneni istediğim gibi yetiştiremedim yavrum. Sessiz sakin bir çocukken -epeyce de pısırıktı laf aramızda- nankör, kadir kıymet bilmez biri oldu çıktı. Allahı var bak teyzen hiç ona benzemez. Terbiyelidir, büyük sözü dinler. E haliyle, gittiği yerde de el üstünde tutuluyor sağ olsun.”

Yaşlı kadın kızını yermeyi bitirip damadını övmeye geçtiğinde aklından geçenleri kusuvermekten korkan Melis çareyi uzun uzun esnemekte buldu.

“Bunları yarın konuşsak, çok yorgunum da…”

Daha sözünü bitirirken yaşlı kadın ayağa fırlamıştı bile. Küçük odadaki divanı el çabukluğuyla hazırlayıp seslendi.

“Hadi güzelce yat uyu sen şimdi, gerisini bana bırak.”

Yorganın ağırlığı altında gevşeyen Melis büyük annesinin neyi nasıl halledeceğine kafa yoramadan, rahatsız edici rüyalarla dolu bir uykuya daldı.

Uyandığında kahvaltı masası hazırdı. Büyük anne masaya not bırakıp gitmiş, dede televizyonun karşısında uyukluyor.

“Günaydın dede.”

Büyük baba zihninin pırıl pırıl olduğu nadir anlardan birindeydi.

“Günaydın Melis, iyi uyudun mu evladım.”

“Hem de nasıl. Kahvaltı ettiniz mi siz?”

“Çoktan… Annen de gelecek mi?”

Masanın üstündeki termostan çayını doldurup oturdu.

“Hayır, ben gideceğim.”

“İyi iyi selam söyle. Tavşanları var mı hala? Çocukluğundan beri çok severdi kerata. Bana hep tavşan masalları anlattırırdı.”

Bu konuyu daha önce hiç duymamıştı. Hangi yanıtın dedesini hoşnut edeceğini kestirmeye çalışırken o yeniden uyuklamaya başlamıştı bile. Yeniden tuhaf sorularla karşılaşmamak için bir şeyler atıştırıp çıktı. Ana caddedeki Starbucks’a girip filtre kahve aldı, gelen geçenden uzak bir köşeye oturdu. Bakışları bilgisayar ekranına kilitlenmiş gençleri, kıkırdaşan okul kaçaklarını, koşturarak geçenleri ilgisizce süzerken sıkıntı bastı içini. Üstünde adı yazılı karton bardağı ağzına götürmek üzereyken, eli havada kaldı.

Şunu bile onun kirli parasıyla aldım.

Ağzının tadı kaçmıştı. Buram buram kokan kahveyi masanın üstünde bırakıp kalktı. Kalın camlı kapıyı açar açmaz korna sesleri, satıcı bağrışları yüzüne tokat gibi çarptı. Gerisin geri oturduğu yere dönmek geçti içinden. Yapmadı.

Yok. Yok! Bu hayatta bana yer yok.

Hızla gelen otomobillerden birinin önüne atlamayı düşündü bir anlığına. Birkaç adım; küçücük bir hamle; sonra ebedi huzur…

Saçmalıyorum.

Kaldırımın asfaltla birleştiği çizgiye ürküntüyle bakarak dükkanlara doğru yanaşıp telefonunu çıkardı. Kubilay’ın numarasını buldu. Aramasını bekliyormuş gibi ilk çalışta açtı delikanlı.

“Merhaba, vaktin varsa görüşebilir miyiz?”

“Tabii. Sesin çok kötü geliyor, bir şey mi oldu?”

“Anlatırım. Ne zaman uygun olursun?”

“Dernekteyim, gel.”

Kubilay’ın sesini duyunca kendini daha fazla tutamayıp ağlamaya başlamıştı.

“Melis, neyin var canım? Korkutma beni. Neredesin söyle ben geleyim.”

“Geçen gün gittiğimiz kafede buluşsak. Kimseye görünmek istemiyorum.”

“Olur. Yarım saate oradayım. Sorun neyse hallederiz sakin ol, tamam mı?”

Çantasından mendil çıkarmaya çalışırken babasına fırlattığı yüzüğün kutusu düştü yere. Alıp ilk rastladığı çöp kutusuna fırlattı. Gözyaşlarını kurulayarak ilerideki taksi durağına yöneldi. Sonra ani bir kararla otobüse bindi.

Kubilay yüreğini hoplatan gülümseyişiyle kafenin merdivenlerinde göründüğünde fincanın dibindeki telvede geleceğini görmeye çalışıyordu. Kapkara, kabus gibi günler, haftalar, yıllar… Delikanlı telaşlı adımlarla yaklaşırken ayağa kalktı ama o uzanan eli görmezden gelip sımsıkı sarıldı.

“Neyse ki iyisin. Çok korkuttun beni.”

Yüzü delikanlının göğsüne gömülü bir süre kıpırdamadan durdu.

“İyi değilim. Değilim. Çok kötü şeyler oldu.”

“Tamam canım her neyse geçti, bitti. Bak yanındayım.”

Kubilay sırtını sıvazlayarak oturtup kendisi de karşısına yerleşirken elini sımsıkı kavramış, bırakmamıştı. Melis parmaklarından koluna, oradan bütün vücuduna yayılan sıcaklıkla gevşeyip arkasına yaslandı.

“Evi terk ettim. Onlarla birlikte yaşayamam artık.”

“Peki, tamam.”

“İyi de nereye gideceğim konusunda hiçbir fikrim yok. Dün geceyi büyük annemde geçirdim ama orası da tımarhane gibi.”

Tepelerine dikilen garsonu iki çay söyleyerek savuşturan Kubilay tuttuğu eli boştakiyle hafifçe okşadı.

“Olan biteni başından anlatır mısın? Sakin sakin, kendini üzmeden…”

Yüzüğü yerde bulduğunu başkalarına yutturabilirdi ama aşık olduğu erkeğe asla… Kasayı açışından başladı. Sonrası kendiliğinden geldi.

“O kadar çok yüzük vardı ki eksikliğini hiç değilse bir süre için fark etmezler sanmıştım ama daha ertesi gün anladılar. İnanamıyorum.”

“Çok doğal, bakış açılarınız farklı.”

“Nasıl yani?”

“O senin için sadece bir yüzük olabilir ama babana göre servetinin bir parçası. Ve onun gibiler malından zerre kadar bir parça eksilse etinden et kopmuş gibi hissederler; inan bana. Sahip oldukları her nesne bir parçaları gibidir. Bir şey sorabilir miyim? Ne yapacaktın o yüzükle? Paraya mı ihtiyacın vardı?”

Yüzüğün parasını teslim ederken delikanlının yüzünde belirecek mutluluğu pek çok kez hayal etmesine karşın şimdi tereddüt ediyordu. Ya kızarsa; ya babanın kirli, üstelik de çalıntı parasına mı kaldı davamız derse?

Suskunluğuna bir anlam veremeyen Kubilay üsteledi.

“İtalya için miydi?”

“Yo, yo… Gitmekten çoktan vazgeçtim.”

“Hah, bir bilmece daha. Milano’da okumak en büyük hayalindi hani?”

“Öyle ama…”

Soru dolu bakışlara daha fazla dayanamayıp bir solukta boşalttı içini. O konuştukça Kubilay’ın kaşları havalandı, yüzüne şaşkınlıkla karışık bir gülümseme yerleşti.

“Bize destek vermek istemen harika. Çok sevindim ama bu kadar risk alman…Anlamakta zorlanıyorum doğrusu. Ne gerek vardı?”

Kubilay’ın geriye kaykılıp kirpiklerini kırpıştırarak bakışına daha fazla dayanamadı.

“Vardı, çünkü beni sevmeni istiyordum.”

Cümleyi tamamlayamadan yüzüne ateş basmıştı. Başını önüne eğip yüzünü elleriyle kapattı. Masaya çöken suskunluk yan masalardan gelen bölük pörçük sözcüklerle daha da belirginleşti.

“Melis, kaldır başını yüzüme bak.”

Kız kıpırdamayınca delikanlı uzanıp ellerini tuttu, yüzünü kendine çevirdi. Gülüyordu. Sadece dudaklarıyla değil; kaşıyla, gözüyle, kirpikleri, burnu, yanakları, boynu, göğsü, elleri, tüm varlığıyla… Sevdiği adam baştan ayağa yekpare, sıcacık bir gülüş…

“Buna hiç gerek yoktu ki küçük şapşalım benim. Ben seni zaten seviyorum. Hem de daha sen benim varlığımdan bile habersizken.”

“Ne, nasıl yani?”

“Antep ekibinde oynarken görüp beğendim seni, izledim. Benim ekibe göndermesi için Halil Hocaya günlerce yalvardım.”

“Oyuna mı getirdiniz beni? Aşk olsun.”

Surat asmak istiyordu ama o kadar mutluydu ki beceremedi.

“Olsun ya! Aşk olsun tabii. Aşkla her güçlük yenilir.”

Arka arkaya gelen itiraflar yüzünden şaşkına dönmüş, sersemlemişti. Delikanlının yüzüne bakakaldı bir zaman. Kubilay gözlerinin içine bakmayı sürdürerek avuçlarının arasında titreyen eli öptü, okşadı.

“Seni neden bu kadar sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum, çok cesursun canım benim. Parayı almış kadar mutlu oldum inan.”

Melis konuşamıyordu. Başını sallamakla yetindi.

“İtalya hayalinden de bu yüzden mi vazgeçtin? Benden uzaklaşmamak için…”

Başıyla onayladı.

“Çocuksun sen! Senin için deli olduğumu anlamadığın gibi, mesafenin aşka engel olamayacağını da bilmiyorsun. Dünyanın öbür ucuna da gitsen gelir bulurum seni, acemi hırsızım benim.”

Daha bir saat önce yaşanmaz bulduğu dünya artık tamamiyle farklı görünüyordu Melis’e… Hayata kocaman bir çiçek dürbününün içinden bakıyor, ne yana dönse bir renk cümbüşü…

“Hadi gel derneğe gidelim. Hey millet, biz birbirimizi seviyoruz, diye bağıralım.”

Telaşlandı.

“Hayır hayır yapma, utanırım. Böyle iyi.”

“Sahile inelim o zaman. Dişi Robin Hood’uma balık ekmek ısmarlayayım.”

Melis ardı ardına yaşadığı heyecanlarla tıkanmış, tek lokma yiyecek halde değil. Yine de sevdiği adamı kırmamak için kalktı. Yürümeye başladıklarında elleri kendiliğinden birleşti. Daracık sokaklardan birine girerlerken ansızın durdu.

“Madem o kadar seviyordun neden açılmadın?”

“Çok açık değil mi; korktum.”

“Korktun mu, neden?”

“Sen hiç Yeşilçam filmi izlememişsin besbelli. Oradaki fakir ama gururlu gençten haberin yok. Koskoca Vedat Demir’in kızına aşık olmak benim ne haddime?”

Boştaki eliyle kızın yanağını okşadı. O tüy gibi dokunuşla tepeden tırnağa ürperdi Melis.

“Fark etmeni beklemekten başka çarem yoktu güzelim. ”

Melis gelip geçenlere aldırmadan delikanlının boynuna sarıldı.

“İyi ya dilediğin kadar sevebilirsin artık. Kimsesiz, beş parasız bir kızım ben.”

Parlak mayıs güneşinin altında ışıldayarak oynaşan suları, Tarihi Yarımada’nın yüzlerce yıllık görkemli geçmişini yansıtan kubbeleri, taş duvarları aşık bakışlarıyla okşayarak köprüyü geçip Eminönü’ndeki saltanat kayığı gibi süslenmiş balık ekmek teknelerinden birinde oturdular. İstanbul’un en pahalı balık lokantalarını avucunun içi gibi bilen Melis hiçbirinde böyle lezzetli bir balık yemediğine yemin edebilirdi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir