

Yazdıklarımdan mahalle yanarken saçını tarayan kadın figürü çıkarmak isteyenler için şöyle bir açıklama yapmak istiyorum. Dert çok, sorun diz boyu ve sebep olanların kılı kıpırdamıyorken ve işin vahimi o kıllar zevkü sefa içinde yaşayıp memleketin hiç derdi tasası yokmuş gibi davranırken ve de işin en acı yanı, sorunları yaratanlar çözme yetkisini de tamamen kendi ellerinde toplamışken ben bir gariban vatandaş olarak aklımı korumak için çabalıyorum. Bulduğum çare de sanata sığınmak. Kitaplar, filmler, müzik vs…
Benim mikroskobik karın ağrılarıma burun kıvıranlar okumayı burada bırakabilir. Çünkü bahsedeceğim konu büyük olasılıkla milletimizin beşte birini bile ilgilendirmiyor.
Önce tiyatroya uyarlanan Savaş ve Barış oyunundan söz edeceğim. Büyük umutlar ve heyecanla gittim oyuna. Büyük yazar Tolstoy’un bin küsür sayfalık romanının üç saatlik bir gösteriye dönüştürülmesi imkansız görünüyordu bana. Buna kimin cüret ettiğini ve nasıl başardığını merak ediyordum. Beklentim, destansı bir anlatıyla beynimize kazınan yüzlerce karakterden birkaçının öne çıkarılıp onları merkez alan bir oyun kurulmuş olması yönündeydi. Tiyatronun olanakları başka türlüsüne izin vermezdi kanımca.
Slovenyalı dramaturg Eva Mahkovic benim gibi düşünmüyor olmalı ki oyununda romanın önde gelen bütün karakterlerine yer vermişti. On iki saatlik bir zamana yayılsa belki her birinin derdini anlayabilir, eylemlerinin nedenini, nasılını yerli yerine koyabilirdik ama olmadı. O kadar kişinin hikayesi üç saate sığmadı. Saint Petersburg sosyetesini, Rus taşrasında yaşamını sürdüren bir ailenin dramını, Napolyon ordularıyla süren savaşı, savaş meydanında yaşanan trajediyi anlatmaya kalkışmak ne demek?
O mekanları sahneye taşımak bile çok zorlayıcıyken savaş alanındaki yıkımla saray yaşamının ihtişamındaki çapraz zıtlığı seyirciye aktarması mümkün olmuyordu. Dekor sorunu seyircinin irfanına bırakılarak halledildi desek bile oyun boyunca yaşananların nedenleri yeterince açıklanamadığı için karakterlerin tüm eylemleri havada kalıyordu. Gencecik bir adam hiçbir zorunluluğu yokken neden savaşa gider? Bir evlilik durup dururken neden biter? Napolyon’a kahramanca direnen komutan Kutuzov neden yuhalanır?
Beni en çok hayal kırıklığına uğratansa büyük ümitlerle Moskova’ya giren Napolyon’un tamamen yakılıp yıkılmış bir harabeyle karşılaştığında uğradığı hayal kırıklığına hiç yer verilmemesiydi. Oysa romanın en muhteşem bölümlerinden biriydi o . Büyük zaferinin mutluluğuyla sarhoş olan Napolyon Rus halkına ne kadar cömert ve yüce gönüllü davranacağının hayallerini kurmuştu yol boyunca. Artık benim himayemdesiniz , rahat olun diyecekti onlara. Askerlerine de yağma harekatına girişmemelerini tembihleyip saygınlığını iyice köpürtecek; huzurunda diz çöküp aman dileyenlerin canını büyük bir cömertlikle bağışlayacaktı. Oysa şehre girdiğinde büyüklüğünü gösterecek bir Allah’ın kuluna rastlamadığı gibi yiyecek bir çöp bile bırakmamıştı ordusuna Ruslar. İstediğin bu muydu, al senin olsun diyerek çekip gitmişlerdi. Sadece bu işgal bile bir oyun için yeterli malzeme sunarken koca bir destanın olay örgüsünü çuvala tıkar gibi bir oyuna sokmak bence anlamsız.
Son söz olarak şunu diyorum: Savaş ve Barış’ı okumadıysanız bu oyuna gitmeyin, çünkü pek bir şey anlamazsınız. Okuduysanız da gitmeyin, benim gibi büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız.
Yazmadan duramayacağım ikinci eser bir dizi: Yüzyıllık Yalnızlık
G.G. Marquez’in en bilinen, en sevilen ve okunan romanından uyarlanmış sekiz bölümlük bir Netflix ürünü. Dizi için bir eleştirim yok. Mekanlar, oyunculuk, senaryo… Bir diziyi izlenebilir kılan bütün unsurlar yerli yerinde ve başarılı. Beni en çok etkileyense, yıllardır beynimize kazınan güzellik ve yakışıklılık kavramlarının dışında oyuncularla çalışılması oldu. Estetik harikası, birbirinin kopyası yüzlerden sonra bu yanık tenli, sert hatlı, doğanın ve yaşamın tüm izlerini taşıyan oyuncular ilaç gibi geldi gerçekten.
Diziyi izlerken yaşadığım gelgitli duyguların nedeni tamamen kişisel; tamamen romana yüklediğim anlamla ilintili. Yüzyıllık Yalnızlık okuduğum romanların hiçbiriyle kıyaslayamayacağım başka bir büyüye sahiptir benim için. Romanın mekanı olan Macondo Kasabası yeryüzüne ait olmayan bir yerde, muhtemelen Kaf Dağının öte yanındadır misal. Romanın kahramanları da öyle. Onlar insan görünümlü ama insanın çok ötesinde yeteneklere sahip canlılardır. Ne yapsalar yeridir. Uçmaları, öldükten sonra diriler arasında yaşamayı sürdürmeleri, toprakla beslenmeleri, kısacası her şeyleri normaldir o kurgunun içinde. En garip olaylar bile Marquez’in kurgusunda son derece ikna edici ve mantıklıdır. Ursula’nın kuyruklu çocuklar doğurma endişesi son derece gerçektir. Jose Arkadio Buendia’nın yıllarca bahçedeki ağacın dibinde yaşaması olağandır. Güzel Remedios’un ölüp yeniden yaşama karışması aynı şekilde… Kısacası büyük yazar Marquez o canım tatlı diliyle hangi karakterine neyi uygun gördüyse başım gözüm üstündedir.
Ben romanı büyüklere yazılmış büyüleyici bir masal olarak gönlümde bambaşka bir yere oturtmuşken diziyi izlerken düş kırıklığı yaşamamam olanaksızdı. Maconda Kaf dağının ardından alınıp Güney Amerika’nın enlemi boylamı belli bir köşesine yerleştirilmiş; büyü en başta mekanla bozulmuştu. Karakterler bir masalın gerektirdiği gibi canavarlara yalın kılıç saldırmıyor son derece gerçekçi düşmanlarla mücadele ediyorlardı. İktidar sahipleri, din adamları, adalet dağıtmaktan nasibini almamış yargıçlar vs… Yazıyı uzatmamak adına söz etmemeyi uygun bulduğum daha bir çok gerekçeyle bu roman uyarlamasının hiç yapılmamasını yeğlerdim.
Edebiyatın sinemaya- görselliğin dayattığı gerçekliğe – uyarlanması çoğu zaman düş kırıklığıyla sonlanır. Yazının olanaklarıyla kıyaslandığında sinemanın dili oldukça kısıtlayıcıdır. Yazı pek çok şeyi okurun hayal gücüne bıraktığı için çok daha derinlikli ve etkileyicidir.
Yüzyıllık Yalnızlık gibi Büyülü Gerçekçiliğin zirvesi sayılan bir eserin diziye dönüştürülmesi ise benim gibi bir okuma delisi için tam bir felaket. Romandan sonra gözümde bir peri kızı olan Remedios diziyi izlememin ardından artık bir çocuk gelin benim için. Albay Buendia örneklerine her yerde rastlanan bir savaşçı ve Macondo Kolombiya’nın sıradan bir kasabası… Yazık çok yazık!



Bir yanıt yazın