Press ESC to close

Zeus Ne Yapsın 3

Asklepios , Yunan mitolojisinde sağlık tanrısı (Zeus’un Apollon’dan olma torunu:))

Hera’nın ulu Zeus’un yanından öfkeyle ayrılmasının ardından birkaç gün- Dünya zamanıyla birkaç yıl- geçmişti. Yeryüzüne inip insan kılığında kalabalığa karışan tanrıçanın keyfi yerine gelmiş, siniri yatışmıştı. Zeus’un insanlığı adam etme projesinin ne kadar doğru olduğunu merak ediyordu. Gerçekten insanların huzurunu dert ediyor muydu o kendinden başkasını düşünmeyen kart zampara, yoksa ikide bir ortadan kayboluşu için bir kılıf mıydı? Beklenmedik bir zamanda ani bir baskın yapmaya karar verdi.

Işıltılı buklelerini havalandırıp dudaklarını diliyle ıslattıktan sonra kapıyı tıklattı, girdi. Bilgisayar ekranına gömülmüş adam başını bile kaldırmayınca kaşları çatıldı.

“Aç gözlü zampara, pornoya mı daldın yine?

Hışımla bilgisayara yapışıp ekranı kendine çevirdi. Birbirine dolanmış dişi, erkek bedenler umarken isimlerle, rakamlarla dolu excell tablosu…

Hıçkırıkla inleme arası bir ses çıktı sıkılı dişlerinin arasından, birkaç kez üst üste yutkundu.

“Bu ne ayol? Muhasebeciliğe mi heves ettin? Neyin çetelesini tutuyorsun?

Belini kütürdeterek arkasına yaslanan Zeus bezgin bakışlarla uzun uzun süzdü karısını. Gözlerini yumup ovuşturdu bir müddet.

“Sana da günaydın. Kaç kere dedim kadın, odama selamsız sabahsız dalma diye. Yalnız olmayabilirdim. Dingo’nun ahırı mı burası?”

Tanrıça, kocasının yine tersinden kalktığını anlamıştı. Peşine düştüğü bir kadından yüz bulamadığında tıpkı şimdiki gibi vara yoğa söylenirdi Zeus. Suyuna gitmek gerekirdi.

“Af edersin tatlım, haklısın. Gel demeni beklemeliydim. ”

Eğilip Zeus’un yağlı ensesine bir öpücük kondurdu. Tiftiklenmiş saçlardan gelen keçi kokusu içini kaldırmıştı ama tuttu kendini. Hera’nın alttan alan tavrıyla yumuşadı Zeus.

“Otursana, ambriosa doldur. Taze getirdiler.

“Teşekkür ederim, almayayım diyetteyim.”

Karısını tepeden tırnağa hayretle süzdü Zeus.

“Yaşına göre fıstık gibisin kız, ne diyeti?”

Kahkahayı da patlattı ardından. Kendi yaptığı esprilere gülmeyi severdi oldum olası. Hatta bir tek kendininkilere gülerdi. Başka kim ulu yüce Zeus’un huzurunda böyle ucuz espriler yapabilir ki? Gözlerinden yaş gelinceye kadar güldü de güldü. Kocasının bedeninden ayrı bir varlık gibi hoplayıp zıplayan göbeğine tiksintiyle karışık bir acımayla bakıyordu Hera. Bunamaya başladığından kuşkulanıyordu epeydir. Böyle berbat bir lafa bunca keyiflenmesini izlerken endişelenmekte haklı olduğunu düşündü. Bunak bir tanrı… Ne büyük felaket!

Gülmekten nefesi daralan, alnında boncuk boncuk ter damlaları biriken Zeus göğsünü tutarak bekledi bir süre. Soluk alışı normale dönünce karısına oturmasını işaret etti. Zeus’un yanında fazla zaman geçirmek istemese de isteğine uyup oturdu o da. Neyle ilgilendiğini merak ediyordu.

“Geçende söylediklerini düşündüm de canımın içi, aklım yattı. Bütün ölümlüleri birden düzeltmeye çalışmaktansa seçme bir grup getirip kurtarayım diyorum. Sen geldiğinde sayı belirlemeye çalışıyordum.”

“Yer ayarladın mı? Buraya, yanımıza almayı düşünmediğini umuyorum. Ayağımın altında dolaşmalarını istemem.”

Islak kaldırımda salyangoza basmış gibi yüzünü buruşturmuştu bunu söylerken.

“Yok canım, onlar için ayrı bir yer hazırlayacağım. Mavi gezegenime benzeyen ama daha renkli bir yer. Dünyanın bir üst segmenti… Bol yeşillikli, çiçekli, altından ırmaklar akan çayırlıklar, güzel villalar, dört mevsim bahar, yiyecek gani… Kuşlar, kelebekler…”

Karısının diline düşmemek için planının seksle ilgili bölümünü atlamıştı.

“Kulağa hoş geliyor. İnsan yaşamı için optimum koşulları sağlayan bir mikrokozmos oluşturacaksın yani.”

Zeus bakışlarını karısına dikti. Şaşırmıştı.

“Ooo hayırdır, mikrokozmos falan… Bu ne entellik.”

Gülümseyerek omzunu silkti Hera.

“Ne sandın ya? Ölümlülerle sadece fingirdeşmek için ilgilenmiyorum ben. Değişik gruplarla takılıyorum. Toplantılarına falan gidiyorum.”

Koltukta her an ayaklanıp kaçacakmış gibi dururken arkasına yaslandı. Bir bardağa içecek doldurup yudumladı.

“Bir görsen… Çok komikler. Egolar tavan, bir afra tafralar, bir havalar…”

Sadece üyelerin ve sınırlı sayıda misafirin alındığı son toplantıda gördükleri aklına gelmişti. Koca koca adamlar garip pozlarla selamlaşıyor; dışarıda birbirinin gözünü oyanlar orada can ciğer kuzu sarması… Birbirlerine biraderim diyorlar. Kel kafalı bastıbacak bir tintonun etrafında üstadım üstadım diye dolanıyorlar. Hele o şişko konuşmacının yaylana yaylana, boynunu horoz gibi uzatarak höykürmesi… Dünyayı onlar kurtaracakmış falan… Cüneyt Arkın bile kurtaramadı ayol, filmi yapan şirket battı, siz ne diyorsunuz, dememek için zor tutmuştu kendini. Sende bile yok o kadar böbürlenme diyecekti, demedi. Dese düpedüz yalan olurdu Hiçbir yaratık Zeus kadar kendini beğenmiş ve ukala olamazdı. Hakkıydı belki de… Hakkı mı? Yok canım, Eşref-i mahlukat olarak insanoğlunu seçtiğine bakılırsa hiç de bile… Gerçekten adına layık bir tanrı olsa insanı bu kadar saçma sapan bir donanımla yaratmazdı. Yazılım dersen daha da feciydi. Neyse, dobralığın sırası değildi şimdi. Bu konudaki düşüncelerini, kendine sıradan bir ölümlü süsü vererek katıldığı, dünyadaki toplantılarda açıklamaya bırakıp konuşmayı sürdürdü.

“Nelere kafa yoruyorlar şaşarsın. Bazan acaba sınırlı zamanları olduğunu bilmiyorlar mı diye düşünüyorum. Her gün cenazeler kalkıyor gözlerinin önünden, umurları değil.”

“Bilmez miyim?”

“Eee yok mu buna bir çözümün? Yapsana zavallılara bir güzellik!”

“Yapmadım mı sanıyorsun.”

Güzel gözlerini kısıp kocasına doğru eğildi Hera.

“Ne yaptın mesela?”

“Eşsiz ve biricik oldukları duygusunu verdim. Ayrıcalıklı yaratıldıklarını… Bu sayede mezar kazıcılar bile her gün birilerini gömdükleri halde ölümün kendilerine bir torpil yapacağını düşünüyor içten içe.”

Hera kendini tutamadı.

“Bu muydu elinden gelen? Vay canına! Ulu büyük Zeus kullarına nasıl büyük bir teselli bahşetmiş. Hay senin sakalına tüküreyim, Dionysos bile daha iyisini yapardı. ”

Karısının hakaretle yetinmeyip kendisini boka bakar gibi süzüşü dokundu Zeus’a.

“Dur daha bitirmedim kadın. Çemkirme de kulak ver. Öbür dünya diye bir masal uydurdum, bizim çocukları yollarken de sıkıca tembihledim anlatın güzelce diye. Efendim işte bu dünya yalan, asıl eğlence öbür tarafta, burada bulamadıklarınız orada gani gani falan…”

“Hadi ya, inandılar mı peki?”

“Ne diyorsun? Hem de nasıl? Yahu bir tanesi de demiyor ki orada zebil gibi şarap varsa burada neden yasak, ya da öbür tarafta bütün gün gül memeli bakirelerle fingirdeyeceksek burada neden yan gözle bile bakamıyoruz? Bazıları da şarabı efendimizin kanı diyerekten yudumluyor. Yamyam mısınız lan? Efendinizin kanını içmek de neyin nesi?”

“Hepsi mi inanıyor bu palavralara?”

“Haklarını yemeyeyim. Aklı başında olanlar inanmıyor. Onlardan kimseye zarar da gelmiyor zaten. Bütün fırıldaklar öbür tarafa inananların arasından çıkıyor. Her bokluk onlarda… Ahmaklar! Ay Hera inanamazsın canımdan bezdiriyorlar bazan. Yahu yüzlerce yıldır anlatıyorum, bir arada yaşamanın birinci şartı şu; kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayacaksın. Empati, empati, empati… Bu kadar basit. Yok ben öyle dememişim, aklın yolu bir değilmiş. Kimisi gidip kara sakallı birine suçunu anlatıyor, o da şu kadar Ave Maria oku tamamdır deyip salıyor gitsin. Öbürü falanca gece sabaha kadar dua ederseniz yaptığınız bütün kötülükler bağışlanır diyor. Başkası ahanda şu heykele altın yapıştırırsanız öbür tarafta en şahane yer sizin bilmem ne…”

Olan biten şimdi, gözünün önünde olup bitmiş gibi sinirlenmiş, soluk soluğa kalmıştı. İçkisinden bir yudum aldı.

“Ay şiştim yine, ben bunları toptan yok edeyim en iyisi ha, ne dersin?”

Hera kaşlarını çattı.

“Aklı başında dediklerine yazık olacak o zaman.”

“Doğru, onlara kıyamam. Yok edeceksem bile onları ayırmalıyım. Bak şimdi; ben bunların hepsine akıl verdim yahu. Neden kullanmıyorlar?”

“Üşeniyorlardır belki ne bileyim.”

“Öyle mi diyorsun. Üşeniyorlar ha!”

Gözlerini ufka dikip sakalını kaşıdı uzun uzun.

“Hadi ben yalanın boyunu büyük tuttum. Havuç çok lezzetliydi yuttunuz diyeyim. Bunlar gözlerinin önündeki palavracılara da kapılıyorlar Hera. Adamın biri bana bir milyon verin ben size altı ay sonra iki milyon olarak iade edeceğim diyor, veriyorlar. İnanmazsın ama veriyorlar, VE-Rİ-YOR-LAR. Evlerini arabalarını satıp veriyorlar üstelik. Altı ay sonra adam dünyanın öbür ucundan selfi çekip gönderiyor bunlara. Boynunda göbeğine kadar altın zincir, kolunda cıbıldak bir dişi…

Saçlarını savurup elindeki elmadan bir ısırık aldı Hera.

“Hiç acımam. Oh olsun enayilere…”

“Biri çıkıyor kürsüye, beni seçerseniz size iki anahtar vereceğim diyor, ona da inanıyorlar.”

“İki anahtar ne ki?”

“Ne olacak? Hayal fukarası garibanın yegane mutluluk umudu: bir ev, bir araba anahtarı.”

Elmadan hatırı sayılır bir ısırık daha aldı.

“Vermiyor tabii.”

“Vermediği gibi seçilir seçilmez her şeye zam yapıyor.”

“Niye?”

“Seçilmek için saçıp savurduklarını geri almak için. Sonra da tatlı geliyor para, gelsin yatlar, gelsin yalılar, villalar, çiftlikler… Yürekli bir babayiğit kelleyi göze alıp nereden buldun derse de cevap hazır. Düğünümde takılan altınlar, oğlanın sünnetinde gelenler falan… Yersen!”

“Anlattığına göre yiyorlar sanırım.”

“Yahu hadi yaparken bazılarınızın gri maddesi biraz eksik gelmiş diyelim. Bir kere inanır iki kere inanır, üçüncüde azıcık şüpheye düşer insan değil mi?

Kadehini masaya bırakırken başını salladı Hera.

“Yani…”

Zeus anlattıkça kızmış, içtiği ambrosialar gaz yapıp geğirtmeye başlamıştı. Kalkıp aşağı yukarı yürümeye başladı.

“En çok da dişilerine çektirdiklerine kızıyorum biliyor musun? Ne yapıp ettiler onları ikinci sınıf yaratık olduklarına inandırdılar. Kimisi dedi senin aklın ermez, kadını aptal etti. Kimisi dedi sen çiçeksin, mücevhersin, narin olduğundan korunmalı, herkesten uzak tutulmalısın; kadını dört duvara hapsetti. Halbuki yüklerini göze alıp daha güçlü yaptıydım dişileri.”

Hera’nın gözleri parladı. İşaret parmağını Zeus’un göğsüne nişan alıp salladı.

“Demiştim sana, hatırla. Şunların hormonunu kıs biraz. Bütün yıl azıp durmasınlar. Seks hayatları kediler gibi sezonluk olsun Onca testosteronu basarsan elbet akılları şeylerinde olur. Dinlemedin ki!”

Suçlamayı duymak işine gelmedi. Kaldığı yerden sürdürdü.

“Kadın hizmetçi, kadın seks aleti, kadın köle… Orospuluk diye meslek icat ettiler yahu. Kadınları zorla ya da tuzağa düşürüp evlere kapatıyorlar, sonra da para verip sevişiyorlar. Hay ben sizin zevkinize tüküreyim. Diyorum ki topla bütün kadın cinsini dünyadan, başka yere yerleştir. Birbirlerini dürtükleyip dursunlar. Burunları sürtülsün bir iyice.”

“İyi fikir, hemen yap bence.”

“Fikir iyi de senin gibi cadılar da var aralarında, onları ne yapacağız?”

Hera’nın ateş saçan gözlerini görmezden geldi.

“Yok yok, ben şu seçme işini bir an evvel bitireyim. Sonra irice bir taş, gümmmm!”

Hera’nın aklı başka bir şeye takılmıştı. Kadehini başına dikip ağzını elinin tersiyle kuruladı. Gözleri parlıyordu.

“Dişiler demişken ey ulu Zeus, sakın erkekler senden feyz alıyor olmasın? Senin de kadınlara ilişkin karnen parlak sayılmaz.”

Zeus bu çıkışı hiç hesaba katmamıştı. Ters ters süzdü karısını, ne diyeceğini bilemediğinden gırtlağına bir şey takılmış gibi boğazını temizledi. Bu sırada Hera hınzır bakışlarını adamın gözünün içine dikmiş cevap bekliyor. Ok gibi delen gözlere daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı Zeus. Binlerce ekranın aşağıda olup biteni yansıttığı duvara doğru yürüdü. Bir süre izledikten sonra hışımla döndü. Bulmuştu.

“Sen beni nasıl onlarla bir tutarsın kadın? Ben tanrıyım yahu! Elbette canımın istediğini yaparım. Sen insanların kurallarına uyuyor musun sanki? Olimpos’tan aşağı en güzel kadına diye altın elmayı yollayıp, ortalığı birbirine katarken iyi miydi?Andavallı Paris senin yüzünden el alemin karısını kaçırıp koca Truva’nın yıkılmasın sebep oldu yahu”

Abovvvv bu iyice kafayı sıyırmış dedi içinden Hera.

“Elmayı gönderen ben değildim bir kere. Nifak tanrıçası Eris yolladı onu. Athena’ vla Afrodit de elma için kapışınca hadi oradan yellozlar, o benim hakkım diye daldım aralarına. Paris salaklık edip Afrodit’i seçince de olan oldu. Ne olurdu beni seçseydi? Koskoca Asya imparatorluğunu vaat etmiştim ona. Afrodit’e de maşallah yani! Pezevenkliğe kalkışıp beni seçersen Menelaus’un karısını vereceğim sana dedi. Bir de ballandıra ballandıra övdü kadını, yok efendim söyle güzel böyle tatlı falan. Karı düşkünü Paris de anında tuzağa düştü tabii.”

Hikayenin doğrusunu anlatmaya çalışırken soluk soluğa kalmıştı. Kadehini yeniden doldurup amber renkli sıvıyı bir yudumda bitirdi.

“Bazı şeyleri yanlış hatırlasam da sevgilim, sonuç olarak biz tanrılar sonu nereye varırsa varsın istediğimizi yaparız. Okey?

Bu söze verecek cevabı yoktu Hera’nın. Kalkıp kapıya yürüdü. Zeus arkasından iki eliyle birden zafer işareti yaparken yumuşak bir sesle konuştu.

“Niye gelmiştin sen canımın içi? Bir şey mi isteyecektin?”

Kapının aralığından ayıplar gibi bir bakış fırlattı kocasına.

“Aşk olsun. Hatırını sormak için uğramıştım sadece.”

Hera’nın koridorda gitgide hafifleyen ayak seslerini dinlerken yumruğu havada sıçrayıp tepinerek zaferini kutladı Zeus. Uzun zamandır karısına karşı kazandığı ilk zaferdi bu. Aynadaki görüntüsüyle karşılıklı kadeh kaldırıp kutlamayı bir süre daha sürdürdü. Sonra çözmek zorunda olduğu mesele geldi aklına. Boş kadehi bırakıp dışarı çıktı.

Yürüyerek düşünmek istiyordu biraz da… Birkaç bulutun üstünden atlayıp azıcık aşağı indi. Elini öğle güneşinin keskin ışığına siper edip yarattıklarını izledi biraz. Daldan dala atlayan maymunlara güldü. Yakaladığı tavşanı çiğnemeden yutan bir yılanı merakla, sanki sonucun ne olacağını bilmezmiş gibi izledi. İnsanların yaşadığı taraflara göz atmak gelmiyordu içinden. Bakarsa tadı kaçacaktı. Bu ara iyice dağıtmışlardı yine. İşler çığırından çıkmıştı. Ne güzeldi bir zamanlar. Birbirlerinin gırtlağına sarılmaktan yılınca devlet diye bir şey icat etmişlerdi. Birileri idareyi alıp ortalığı yatıştırmış, dünya biraz huzura kavuşmuştu. Ama ne kadar sürmüştü bu huzur? Göz açıp kapayana kadar… Tepedekilerin biraz biti kanlanınca höt zöt etmeye başlamış, ahali bir olup onu indirmiş yerine yenisini getirmişti. Sonra haydi yeni baştan… Koltuğa oturanın var olan aklı da gidiyor olmalıydı ki bir süre sonra zırvalamaya başlıyordu. Koltuğun sahibi değişirken o patırtıda okkanın altına giden de yine gariban takımı oluyordu ister istemez… Velhasıl ne devlet kurup dünyayı parsel parsel bölmek işe yarıyordu ne demokrasi dedikleri ne idüğü belirsiz sistem… Tanrıdan el aldığına inandırıldıkları asil kandan gelen krallık sistemi belki de daha bile iyiydi. Yönetici takımının mavi kana sahip olduğuna inandıklarından beyimdir, ne yapsa yeridir diye tevekkül içinde boyun eğiyordu ahali. Demokrasi öyle mi ya? Sandıktan ne çıkarsa bahtına… Halkın sağduyusu diye bir palavra sıkmıştı birileri… Ötekiler de yemişti. İşine öyle geldiğinden yer gibi yapmıştı ya da. Neyin sağduyusu, hangi sağduyu? Sen yiğidi bir lokma ekmeğe muhtaç et, sonra da sağduyu bekle… Aç ayı oynar mı? Oynasa da o kadar oluyordu işte. Akşama ne yiyeceğini düşünen adama bir paket çay at, bir paket de makarna; ondan sonra ömür boyu peşinde koşsun.

Sinir geldi üstüne. Maymunların birbirinin bitlerini ayıklamasına bile gülecek hali kalmadı.

Açsın, gıdasızlıktan kafan çalışmıyor anladık da, o makarnayı yerken insan yahu ben o kadar çalışıp didiniyorum neden bir paket makarnaya muhtacım diye sormaz mı? Seçim zamanı hizmetkarınızım diye el pençe divan duranlar seçildikten sonra neden saraylarda yaşıyor diye düşünmez mi? Nerede görülmüş efendinin sıvasız gecekonduda yaşayıp hizmetkarın altın varaklı koltuklarda oturduğu? Hiçbir şey akıl edemiyorsanız, hizmetkarlık buysa biraz da biz size hizmet edelim deyip saraya siz taşının bari değil mi?

Bir de ötekiler var, koca kıtayı yerli ahaliden temizleyip üstüne yerleşenler… O sarı peruklu kuklayı yeniden seçtiler ya akıllarına sıçayım. Adam göçmen çıtırı takmış koluna, göçmenleri atacağım buradan, bu ülke yeniden büyük olacak diye kıçını yırtıyor. Ahali de alkış kıyamet! Tamam vakti zamanında dünyanın altı üstüne gelmişken büyüktü bu ülke ama geçti şeyin pazarı…Neyin pazarıydı yahu? Bak unuttum yine…Hera burada olsa bilirdi.

Ayıyla güreş tutan biri var. En geniş arazilerden birine sahip olan devletin başında ama düpedüz manyak. Onun hık deyicisi desen daha da beter. Hap kadar memleketin başına geçmiş, halkına azap çektiriyor. Benin sevmeyen ölsün hesabında… Adam, içeri girdiğinde ayağa düzgünce kalkmadı diye amcasını astırdı yahu.

Hele o kenafir gözlü herif… Daha yakınlarda soyu tüketilmekle tehdit edilmemiş gibi aynısını komşusuna yapıyor. Tamam, özel üretim fırınlarda yakmıyor insanları ama çoluk çocuk demeden bomba sallıyor üstlerine. Ne okul dinliyor ne hastane…

Yok yok adam olmayacak bunlar…

Çok sinirlenince bir felaket salıyorum üstlerine azıcık kendilerine geliyorlar ama zamanla eskisinden de beter oluyorlar. Verdikleri zarar kendi türleriyle sınırlı kalsa hadi neyse, yiyin birbirinizi deyip geçeceğim de ya öbür zavallılar… Hırsları yüzünden bazı hayvanlarla bitkilerin kökünü kuruttu bu zibidiler.

Ellerindeki tüm malzeme sivriltilmiş taşlarla, zehirli oklardan ibaretken önlerini kesmek nispeten kolaydı. Şimdi öyle mi? Koskoca makinelerle dalıyorlar ormanlara, ağaçlar, sincaplar, ceylanlar ne ki; birkaç günde koca dağın ruhuna ave maria… Ne göl bırakıyorlar kurutmadık, ne dere, ne çay… Ne uğruna? Birkaç kağıt parçası daha biriktirmek için…

“Ulan ne yapacaksınız o kadar parayı sefil hergeleler? Kalmış şurada üç beş yılınız… Hay keçi sakalım! Yahu ben sahiden bunların beynini yanlış yere mi koydum acaba?”

Sessizce düşündüğünü sansa da basbayağı bağırıyordu artık.

“Hayırdır patron, ne bu öfke? Kime söyleniyorsun?

Ellerini arkasına bağlamış, otların arasına saklanmış taşları ayağının ucuyla tekmeleye tekmeleye ilerlerken hop diye ensesinde bitivermişti Asklepios.

“Ödümü koparttın lan, ne o öyle hırsız gibi…”

“Seslendim ama duymadın. Neler planlıyorsan artık…”

Pis pis sırıtarak konuşması canını sıksa da üstüne gitmedi ikinci sınıf tanrının. Büyüklük kendinde kalsındı. Bu yavşaktan iyi bir fikir çıkardı belki…

“Bir şey planladığım yok Asklepios. Doğrusunu istersen bu insan denen yaratığı ıslah edecek her yolu denedim. Nasıl bir tür yarattıysam artık çarelerimi de bitirdiler.”

“Kendini suçlama patron. Sen onları yarı mamul olarak saldın, gerisini kendileri getirdiler. Bak maymunlara? Onlar bozuldu mu? İnsan zamanla evrildi, mutasyona uğradı falan fıstık… Aman bırak ne halleri varsa görsünler. Bu gidişle erkenden sonlarını getirecekler zaten.”

“İyi hoş diyorsun da aslanım. Güzelim gezegene yazık. Şunun zarafetine bak. Onca taş, kaya parçasının içinde mücevher gibi parlıyor, O canım okyanuslar, zümrüt ormanlar, öbür canlılar… Dünya benim ustalık eserim evlat, ona kıyamıyorum.”

Ağzını buruşturup dudaklarını bir o yana bir bu yana çevirdi Sağlık Tanrısı.

“Yap o eski numaralarından birini yine. Salla bir mikrop aşağıya, zengin fakir, soylu asil demeden kırıp geçirsin ortalığı. Yarısı yok olsun geri kalanlar da silkinip aklını başına devşirsin. Bu arada benim kıymetim de ortaya çıkar yeniden.”

Yürümeye ara verdi Zeus. Uzanıp yakınındaki lavanta çalısından bir dal kopardı. Dalı parmaklarının arasında ovalayıp burnuna götürürken gözlerini kısıp ufka dikti.

“İyi fikir. Evet yaa bence en iyisi bu. Hayvanlarla bitkilere zarar vermeyecek bir mikrop, temiz iş, ohhh mis.”

Asklepios önerisinin kabul görmesine sevindi.

“Hadi patron yap şu işi. Eğlenelim biraz. ”

Sakalını sıvazlayarak düşünceye dalan Zeus cık cık etti.

“Bu yöntemi çok denedik Asklepios, kendimi tekrar etmek istemiyorum. Bakalım, biraz daha düşüneyim. Daha parlak bir çözüm bulamazsam why not?”

Asklepios zoraki bir selam verip yoluna devam ederken dişlerinin arasından sunturlu bir küfür fırladı. Kulağına gitti mi diye arkasına baktı sonra. Öfkesinden korkulurdu bunağın. Yeniden düşünceye dalan Zeus ellerini ardına bağlamış ağır ağır uzaklaşıyordu.

“Daha yarattıklarına sahip çıkamıyorsun ama afra tafraya gelince üstüne yok. Ben senin yerinde olacaktım ki… Ne gök taşı, ne tufan ne zelzele; bir mikrop ya, minnacık bir virüs… Bak nasıl hizaya sokuyor hepsini. ”

Comments (1)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir