Press ESC to close

Build for eternity

Kral Midrahotep ellerini arkasında birleştirmiş, sarayın nehre bakan salonunda ileri geri yürüyor; veziri Benkaura tıknaz vücudunu hoplatarak ona ayak uydurmaya çalışıyordu. Günün sıcak saatleri henüz başlamadığı halde ikisi de terden sırılsıklamdı. Kral aniden durunca arkasından gelen vezir çarpmamak için yana kaydı. Az daha dengesini kaybedip yere yuvarlanacaktı. Kendi düşünceleriyle sarmalanmış olan kral durumu fark etmedi.

“Ben ki bu verimli toprakların sahibi, Kemet halkının kralı, yüce Amon’un oğluyum. Her şeyin en iyisi hakkımdır. Sadece bu dünyada değil, ebedi yaşamımda da böyledir bu.”

Bu sözleri benzer ifadelerle binlerce kez dinlemiş olan vezir başını sallayarak kralını onayladı.

“Elbette ulu Midrahotep, hakkınızdır.”

Onaylanmaktan hoşnut olan kral ensesini kaşıyarak sürdürdü konuşmasını.

“O zaman mezarımın asla soyulmamasını sağlayacak önlemleri şimdiden almalıyız.”

“Emir buyurun sizin için daha büyük bir piramit inşa ettirelim haşmetli kralım. Girişini daha kalın bir duvarla gizleyelim.”

“Yo Benhaura olmaz. Atalarımız bunu yaptılar ama işe yaramadı. Altının ve dahi değerli eşyaların kokusunu alan hainler kutsala el sürmeyi göze alıp her şeyi yağmaladılar.”

“Haklısınız haşmetli kralım. Binlerce ton ağırlıktaki taşlar bile durduramadı gözü dönmüşleri.”

“Benim bedenim mumyalandıktan sonra öyle bir yere yerleştirilmeli ki hiç kimse bulamasın. Buradan sonraki hayatıma başlamayı beklerken en değerli eşyalarımla birlikte huzur içinde dinleneyim.”

“Hakkınızdır ama nasıl yapmalı?”

“Ben ki bu halkın başıyım. Bu sorunu çözmek de bana düşer. Ve de buldum. Öyle bir mezar yaptıracağım ki ben yeniden hayata dönüp çıkana kadar kimsecikler keşfedemeyecek.Piramit yerine çölün ortasındaki bir tepenin içine oyulacak, girişi de kimsenin fark edemeyeceği biçimde kapatılmış bir labirent inşa ettireceğim. Böylesi çok daha güvenli olur.”

“Scarab yuvası gibi diyorsunuz.”

“Evet bir bakıma öyle ama bulmaca gibi oyulmalı kayalar. Hırsız tuzaklarıyla dolu upuzun bir tünelin en dibine yatırmalılar beni.”

“Çok akıllıca. Ne iyi düşünmüşsünüz soylu kralım”

“Ben ki yüce tanrı Amon’un oğluyum. Öbür hayatta da servetim yanımda olmalı, gücüm tanınmalı. Öbür dünyada da hüküm sürmeliyim. Yanımda giden tek bir eşyanın bile eksilmesini istemem.”

“Yerden göğe haklısınız yüce kralım. Aynen öyle olmalı.”

“ Sağ kolum havada olacak şekilde mumyalanmalı bedenim. İşaret parmağım göğü gösterecek şekilde ileri bakmalı. Öbür dünyanın sakinleri daha ben can suyuna kavuşmadan anlamalılar emretmek, hükmetmek için yaratıldığımı. Gözlerim açılmadan önümde diz çöküp biat etmeliler.”

“Çok iyi düşünmüşsünüz ulu kralım. Size de ancak böyle bir duruş uygun düşer.”

“Yazıcıları çağır Benkaura. Bu düşündüklerimin hepsi tek tek kayda geçsin ki ileride emri hak vaki olduğunda kargaşa çıkmasın. Mimar başını da haberdar et, planıma uygun bir dağ, tepe aramayı başlatsın. İnsan elinden uzak, piramit biçimli bir tepe bulsunlar benim için.”

Kafası karışan vezir bir süre parmağıyla burnunu ovaladıktan sonra kralın ne bekliyorsun der gibi baktığını görünce harekete geçti.

“ O zaman müsaadenizle.”

Vezir geri geri çıkarken dirseği mermer sütuna çarptı. Acıdan gözünden yaş gelse de önünde birleştirdiği kollarının şeklini bozmamayı başardı.

Nasıl bir zekaydı bu ulu Amon’un oğlundaki. Yüzlerce yıllık geleneği terk edip göğü delen bir piramitte muhafaza edilmektense yerin dibine gizlenmek. Mezar hırsızları avucunu yalayacaktı bundan böyle ama yine de… Gerçi kutsal böcek scarab da yumurtalarını, en değerli varlıklarını toprağa gömerek koruyordu ama ne de olsa böcekti o. Nil’in zümrüt rengi sularına bakarak bir süre aklını topralamaya çalışan Benkaura yazıcıları kralın huzuruna gönderip mimar başına da durumu anlattıktan sonra ay tasası bana mı düştü, koskoca kral, vardır elbet bir bildiği deyip günlük işlerine daldı. Yine de akşam çocukları yatırıp yanına gelen karısına kralın tuhaf planlarından söz etmeden duramadı.

“ Yerin dibine saklandığı yetmez gibi kolu da dışarıda kalacakmış, parmağı havaya bakacakmış. Tövbe tövbe daha neler! Kral dediğin kollarını göğsüne kavuşturarak yatar. Biz büyüklerimizden böyle gördük.”

“Bence iyi fikir. Hırsızlara engel olmasa bile hiç değilse daha az insan telef olur. Yazık o kölelere de, onlar da can taşıyor.Kayayı oymak tonlarca taşı tepelere taşımaktan daha kolaydır herhalde.”

“İyi hoş da yerin dibine gömülmek de krala yakışır mı? Kralın mezarı için ölmek kölelerin kaderidir. Şandır, şereftir bir yerde.”

“Ay saçmalama. Hangi şan şeref? Senin taptığın o adam kendinden öncekilerin tapınaklarındaki yazıları sildirip her yere kendi adını kazıtan kalpazanın teki. Söyletme beni şimdi.”

Vezir karısına dehşetle bakıp eliyle sus işareti yaptı. Konuşmaları duyulacak diye ödü kopuyordu.

Kadın kocasını küçümseyerek, neredeyse tiksintiyle süzdü. Taş altında ezilerek ölmeye şan şeref süsü vermek ancak bir insana can vermeyi beceremeyen ahmak bir erkeğe yakışırdı zaten. Ne bekliyordu ki! Bir şeyler daha söyleyecekken sustu, omzunu silkti.

“Aman sana ne be adam? Emir kulusun sen, he de geç.

Sonra bir an duraklayıp hızla yaşlanmakta olan kocasını tepeden tırnağa inceledi. Gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu şimdiden. Boynu kırış kırış, göbeği sarkık…

“Sen Kralın mezarını düşünmeyi bırak da bana söz verdiğin bileziği ne zaman alacaksın onu söyle. İkinci vezirin karısının kolları bilekten dirseğe altın. Bir de bana bak. Kadının yanında görünmeye utanıyorum artık.

***

İnsanlık az gidip uz gidip dere tepe düz gidip dönüp arkasına baktığında bir arpa boyu yol gittiğini anladıktan sonra… Yani binlerce yılın ardından

***

“Her yer kapkara, burası neresi anne?”

“Yavaş konuş çocuğum. Bak, köşede oturan amca kızıyor.”

Annesinin eline daha da sıkı yapışan çocuk sesini alçaltarak yineledi sorusunu. Anne çocuğun boyu hizasına eğilip kulağına fısıldadı.

“Burası müze Metecan. Bu gördüklerin de kralların mumyaları.”

“Mumya ne demek?”

“Eskiden bu ülkede krallar ölünce bedenleri birtakım işlemlerden geçirilip bozulması engellenirmiş. Bu gördüklerin de işte o kralların bedenleri.”

“Krallar ölünce böyle kapkara mı oluyor? Yoksa herkes de mi böyle? Dedem de kömür gibi olmuş mudur anne?”

Kadın dudaklarını büküp ağlamaya hazırlanan oğlunu teselli etmeye çalışırken el ele tutuşmuş genç bir çift girdi odaya. Az önce önünde “ build for eternity” yazan “shuttle bus” ların birinden inip öbürüne binerek bütün piramitleri dolaşmışlar, Sfenks’i öpüyormuş gibi poz verdikten sonra müzeye gelmişlerdi. Dışarısı kırk dereceyi bulmuşken müzenin alt katındaki serin odalarda dolaşmaktan hoşnuttular. Cam muhafaza içindeki mumyalardan birine yaklaşıp dikkatle incelemeye başladılar.

“Ay çok da ufakmış bu. Neredeyse cüce. Bir zamanlar bu cüsseyle mi binlerce insana hükmetmiş. Bir sıkımlık canı varmış bunun be.”

Delikanlı sevgilisinin omzunu sıkıp kulağına eğildi.

“ Rehber dedi ya, ahali onun tanrının oğlu olduğuna inanıyormuş. Boya kim takılır bu durumda?”

“Ahalinin de aklını seveyim. Tanrı bir oğul istese böyle kavruk bir şey mi yaratır? Şuna bak, şam şeytanı gibi… Ay ay kolunu da havaya kaldırmış şapşal.”

Eğilip mumyanın havada duran işaret parmağını dikkatle inceledi.

“Ben sana bir şey diyeyim mi? Burnunu karıştırmış bu minnak herif? Parmağının ucunda tatak var.”

Oğlan eliyle ağzını kapatarak kahkahasını durdurmaya çalıştı ama yine de basık tavanlı odada top gibi patladı sesi. Köşede oturan güvenlik görevlisinin esmer yüzü zindan gibi karardı. Genç çifte kötü kötü bakıp parmağını salladı. Gençler özür diler gibi başlarını eğdiler ama gülmekten kendilerini alamıyorlardı hala…

Delikanlı kızın kulağına iyice yaklaşıp fısıldadı.

“Asıl sen şu ayaklara bak. Biri küçük biri büyük… Ayağın tekini az ilaçladılar galiba. Dua dura çekmiş garip. Ay çok komik yaaa…”

Kız kahkahasını bastıramayınca yeniden azarlanmamak için kendilerini koşarak dışarı attılar. Müzeden çıktıklarında hala gülüyorlardı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir