
Mayıs 2008- İstanbul
KARINCALAR
Kendinden epey büyük bir tohumu yüklenmiş, ite kaka götürmeye çalışıyordu.
Dünyanın her yerinde aynılar diye düşünüp çevirdim başımı. Gözlerimi yumup tenimi gün ışığının okşayışına bıraktım. Sehpanın üzerine koyduğum kitabı alıp yeniden okumayı denedim bir süre sonra. Olmuyor, dikkatimi toplayamıyordum. Gözlerim satırlardayken aklım bir şeye takılıyordu, hop başa…
Sabah uçağıyla gelip, yerleşir yerleşmez havuz başına inmiştim. Uzun uçuşun yorgunluğu yetmezmiş bir de saat farkının sersemliği…Yanımda getirdiğim eğlenceli romana odaklamamamıştım bir türlü.
Ben okumaya çalışırken beş santim kadar ilerlemişti karınca. Serçe parmağım kalınlığındaki suyun başına gelene kadar da durmadı. Ön bacakları suyun oyduğu toprağın boşluğuna ulaşınca yükünü geriye çekip başını sağa sola oynattı. Sakınaklı adımlarla suyun oyduğu çukura girdi, ön bacaklarını suya değdirip geri çekti. Cılız bir sızıntıdan ibaret olan su onun için aşılması olanaksız bir nehir olmalıydı. Yukarı tırmanıp suyun üst başına yürüdü. Epey gittikten sonra – bir karış kadar – durup tekrar bakındı. Suyu takip ederek aşağıya ilerledi. Yakınlarda işine yarayacak bir geçit olmadığını anlayınca tohumun çevresinde bir tur atıp gerisin geri yürümeye başladı. Pes etmişti. Gözden kaybolunca kitabıma geri döndüm
Milletçe ekonomik sarsıntılara şerbetliydik ama bu seferki kötü vurmuştu. Sanayi sitesindeki bir çok sokak terk edilmiş gibiydi. Ufak tefek işler yapan tek tük atölye açıyordu kepenklerini. İki komşum pes edip dükkanlarını tamamen kapatmıştı. Ben de aylardır haftalıkları ödemekte zorlanıyordum. Mülk kendimindi neyse ki, baba yadigarı…Kira derdim yoktu ama onunla bitmiyordu ki masraf. Elektrik, su, muhasebe… İki seçenekten biri: Ya pes edip kapıya kilidi vuracak ya da borçlanıp kapasite arttıracaktım. Kredi için hazırlamam gereken evraklar, teminatlar, borç yükü yüzünden huzurlu uykulara veda ya da hayatını bu işe vermiş emektarlara kapıyı gösterip babamın kemiklerini sızlatmak…
Sakin kafayla karar verebilmek için ilk uçağa atlayıp Tayland’a geldim. Niyetim hiç bir şey düşünmeden bir hafta geçirmek, olan bitene biraz uzaktan bakmak… Sonrası Allah kerim…
Son duruma bakmak için eğilince şaşırdım. Bir sürü karınca toplanmış, suyun üstüne köprü kurmaya çalışıyor. Bir tahta parçasını itip çekerek kıyıya getirdiler. İkisi, daha ince bir kuru ot parçasını suyun üstünden aşırıp karşıya geçti. Tahtanın tam karşısına gelecek şekilde durup beklemeye başladılar. Bu yakadakiler çubuğu kaydırarak boşlukta ilerlettiler. Yarıdan fazlasını geçmişlerdi ki tahta devrilip suya battı. Sürüklenip karıncaların da boğulmasına neden olacak diye endişelendim ama su o kadar cılızdı ki korktuğum olmadı. Bir ucu suda öbürü havada asılı kaldı. Şimdi ne yapacaklar?
Karıncaların mücadelesine kendimi öyle kaptırdım ki yemek servisi başladığı halde kalkıp gidemiyorum. Tahta parçasının ucunda asılı kalanlar aşağı indi, karşıdakiler de bu kıyıya geçip toplandılar. Başlarını, ön bacaklarını telaşlı telaşlı oynatıyorlar. Tartışıyor olmalılar. Hep birlikte tohumun başına gittiler yeniden.
Kısa sürede çözüm üretemeyeceklerini düşünüp kalktım, klimayla iyice soğutulmuş restorana yürüdüm. Tepsilere yerleştirilmiş onlarca çeşidin arasında Çin usulü pişirilmiş jumbo karidesler iştah açıcı görünüyordu. Uzak doğu restoranı mı açsam? Bizim orada hiç yok, tutarsa iyi iş yapar. Kırmızı kâğıt fenerler, ejderha motifli duvar kâğıtları, döşemeler; şık bir restoran… Kapıda çekik gözlü zarif bir hanım konukları karşılıyor. Yerde sesi emen kalın tüylü halılar… Bir sürü personel gerekir. Aşçı, garsonlar, yamaklar… Yemeklerin tadını veren baharatlar, yöresel malzemelerin temini… Daha atölyeyi nasıl ayakta tutacağımı bilemezken bir sürü dert daha… En iyisi her şeyi satıp erken emekli olmak…
Yediklerimi bastırmak için bir zencefilli bira alıp geri döndüğümde gözlerime inanamadım. Tahta parçası battığı yerde olduğu gibi duruyor ama hemen yanına yeni bir köprü kurulmuş. Tohum da, karıncalar da görünürde yok. Daha yerime oturmadan çürümekte olan bir yaprağın altından yeni yüklerle çıkıp halinde köprüyü geçtiler. Az sonra taşıma işi iyice düzene girdi. Yüzlerce karınca kullanıyor köprüyü şimdi. Bir sıra karınca yüküyle giderken karşı yönden boş gelenlere değmeden geçiyor. İnanılmaz bir disiplin… Rüzgarın uçurduğu yonga parçasından köprüyü saatlerce izledim.
Dalgaların birkaç saniyeliğine boş bıraktığı ıslak, pürüzsüz kumsalda oraya buraya kaçışan kum yengeçlerine basmamaya çalışarak yürürken kuş gibi hafiflemiştim.
Dönüşte en iyi kararı vereceğimden hiç kuşkum yok. Hayatın olduğu yerde çözüm de var.


Comments (2)
Buketsays:
13 Kasım 2021 at 12:27Çok keyifle okunan bir yazı olmuş Zerrin abla. 7 gün duası’ mı okumuştum, anlatım çok akıcılaşmış. Çok beğendim 🌷
erolsays:
14 Kasım 2021 at 09:52Merhaba,karıncalar yazınızı okurken,o ortamda yaşadım sanki, onlarında kaderi varmıydı?böyle mi yazılmıştı? gibi sorular uçuştu kafamda. Resmen empati kurdum. ÇOK TEŞEKKÜRLER GÜZEL İNSAN.