Press ESC to close

Gelinlik Rüyası

(Tomris Uyar’ın anısına)

Daha boynuma sarılıp, “Anneciğim, salı günü birlikte gelinlik bakmaya gidelim mi?” dediğinde başıma gelecekleri anlamış ama bu kadarını ummamıştım. Salı sabahı, elinde dergilerden kesilmiş resimler, not kağıtlarına yazılmış adreslerle çıkageldiğinde daha kahvaltımızı bile bitirmemiştik. “Acelen ne yavrum, bu saatte hangi gelinlikçi açık olur?” deyip bir bardak çay içmeye güç bela razı ettim. Hazırlanmamı beklerken sıkıntıdan yenlerini kemiriyordu. İki ayağım bir pabuçta yola koyulduk. Nişantaşı’ndaki bütün butiklere, bir tane bile atlamadan girdik çıktık. Alelacele atıştırdığımız öğle yemeği dışında akşama kadar dolaştık. Ayaklarıma kara sular indi.

Kaç yıllık terzim var. İşinin ehlidir, her nazımı da çeker sağolsun. Alıp götüreceğim, o baktığı gelinliklerin hepsinden güzelini diktireceğim bana kalsa ama, adım büyük; kaynana. Giydi çıkardı, giydi çıkardı. Olmadı, hiçbirini beğenemedi. “ Yarın da gelip, Şişli tarafına bakalım.” deyince dayanamadım. “Kızım,” dedim, “insan hayatında bir kere gelinlik giyer. Beğen bir model, en iyi modaevi hangisiymiş araştır, gidip diktirelim. Ne yapacaksın hazır gelinliği?” Ne dese beğenirsiniz: “Zaten ben de özel dikilmiş gelinlik istiyorum. Bugün sadece fikir edinmek için gezdim.”

“O zaman neden beni dükkân dükkân dolaştırdın a zilli?” diyemedim tabii. İki gün sonra elinde dergiler yine tepeme dikildi. Çok iyi bir terzi bulmuş. Kadın sadece gelinlik dikiyormuş. Hem de çok ünlü kişilere, dizi oyuncularına filan… Bir sürü isim saydı, hiç birini tanımam etmem. Tamam dedim, gidelim bakalım. Bana göre hava hoş; açtık kesenin ağzını nasılsa…

Şişli’nin arka sokaklarında ikinci katta bir daireye geldik. Daha apartman kapısında sıtkım sıyrıldı bu terziden ama ne çare! Merdiven tırabzanlarında kurdeleler, boncuklar… Kapıda devekuşu tüyünden bir halka, ortasında şeker pembesi harflerle evdeyiz yazılı. Şirinlik yapmışlar güya. Zili çaldık, epey bir sonra bir zahmet açtılar. Kapının geç açılması bile tezgah, tam yerine düştük.

Kapıdan girer girmez içim kıyıldı, bayılacak gibi oldum. Her yer ama her yer pamuk helva pembesi… Koltuklar, halılar, masa örtüleri…Tavandan sarkan lenduha avizenin kristal boncukları bile pembe. Üstüme iyilik sağlık! Kapıyı açan kız – söylemeye gerek yok, pembe üniformalı- bizi pencerenin önündeki geniş kanepeye oturtup içmek için bir şeyler isteyip istemediğimizi sordu. Söğüşleneceğiz nasılsa, acısını çıkarayım deyip kahve söyledim. Müge diyet kola istedi. Kaburgaları sırtına yapışık zaten hala diyet peşinde sersem! Suç onda değil, benim şapşal oğlumda… Onca kız dururken sen git bu kakavana tutul! Of offf… Kahvemi beklerken başka bir hanım çıkageldi. Kırk yıllık ahbabını görmüş gibi bir sevinç, bir heyecan… Hal hatır faslı bitince nasıl bir gelinlik istediğimizi sordu. Gelinim makineli tüfek gibi, noktasız virgülsüz başladı anlatmaya. Seçtiği modelleri gösterdi, nasıl görünmek istediğini tarif etti. Ben susup oturuyorum ama kadın anasının gözü, paranın kimden çıkacağını biliyor. Müge’nin bir an susmasından yararlanıp bana döndü.

“Siz nasıl bir gelinlik düşünüyorsunuz hanımefendi?”

“Gelinim bilir. Onu güzel gösterecek bir model olsun da…”

“O konuda içiniz rahat olsun. Müge Hanıma çok güzel bir gelinlik dikeceğiz.”

Ne politikacı kadın, tam esnaf. Bu tavan süpürgesine ne giydirsen yakışmayacağını gördü, kibarca kıvırıyor.

“Gençlerin işine karışılmaz. Ben sadece ödemeyi yapmak için buradayım.”

Sersem kız, sevincinden boynuma atılacak oldu, engelledim. Benim gibi kaynanayı rüyasında göremeyeceğini aklı kesti, etekleri zil çalıyor haspanın ama böyle herkesin içinde de olmaz ki. Görgüsüz. Ah Okan ah, kafasız oğlum benim! Bula bula bu oturup kalkmasını bilmez kızı mı buldun evlenecek?

Karışmayacağıma ikna olan satıcı hanımın içi rahatladı. Beni pohpohlamayı bırakıp Müge’ye döndü. Bir ara ikisi de arkalarda bir yerlerde kaybolup az sonra geldiler. Müge’nin üstünde bir gelinlik.

“Bunu çok hatırlı bir müşterimiz için diktik, akşama alacaklar. Bir fikir versin diye giydirdim. Nasıl olmuş?

Hatırlı müşterinin gelinliğiymiş. Sen onu benim külahıma anlat. Öyle kıymetli bir şey olsa giydirir misiniz? Düzenbaz! Güya bize kıyak yaptı. Ağzımı doldura doldura gülümseyip, teşekkürler, çok yardımcı oluyorsunuz, dedim.

Müge bayram çocukları gibi aşağı yukarı yürüyüp kendi etrafında dönüyor, iki kapının arasına yerleştirilmiş geniş boy aynasında kendini süzüyordu. Kurum kurum kuruluşuna, ağzının kepçe kulaklarına vardığına bakılırsa gördüğünden hoşnuttu da. Ne demiş atalarımız: Şeytan bile kendini beğenmese çatlarmış.

“Çok güzel bence.”

Doğruya doğru, gelinlik çok güzel lakin içindekinde iş yok. Göğsü yok ki o yakayı taşısın; sahanda yumurta mübarekler. Allah leylek gibi iki bacak vermiş, başka da bir şey vermemiş. Ah Okan ah; alacaktım sana Müveddet Hanımın kızını da karı görecektin. Sapsarı, beline kadar saçlar, incecik bel, babadan bir de fabrika gelecek üstelik. Ah benim akılsız oğlum! Neresine takacağım ben bu kızın o canım pandantifi? Ele gelir bir yeri yok, kemik torbası. Takmam aslında, ikinciye saklarım ama benim şaşkın oğlum çenesini tutamaz ki. Kıza, annem düğünümüzde sana babaannemin benim doğumumda hediye ettiği kolyeyi takacak, demiş. Demekle kalmamış bir de göstermiş üstelik. Acaba diyorum bir benzerini yaptırıp, öyle yarı değerli taşlardan…Yok canım, olur mu hiç ele güne karşı? Gelin kara kuru ama nam bizim. Takacağım içim yana yana, mecburen… Kaynanamın yaptığını da kendime yakıştıramam. Bana taktıklarını daha ertesi sabah, kızım kaybeder üzülürsün, kasaya koyalım, deyip aldıydı elimden. Ben de saf saf verdim. Gençlik işte, cahillik… Gidiş o gidiş, bir daha yüzünü görmedim hiçbirinin. O zamanlar büyüklerin sözünün üstüne söz koymak kimin haddine. Gitti canım pandantif vesselam. Aman, üzüldüğüm şeye bak, gül gibi oğlum gidiyor ben kolyeye yanıyorum. Tövbe estağfurullah.

Kumaş örnekleri getirdiler önüme. Ben ne anlarım? Anlarım da, karışmam. Sadece esmersin, krem rengi bir şey seç, kar beyaz sende sırıtır, dedim. Tek cümle… Ona bile yüzünü buruşturdu. Esmerliği de kabul etmez haspam. Penelope Cruz’a benziyormuş. Halt etmişsin sen! Müveddet Hanımın kızı da Marilyn Monroe gibi ama ne fayda…

Yine kayboldular ortalıktan. Masanın üstündeki dergileri karıştırdım biraz. Hiçbiri Türkçe değil. Canım sıkıldı. Aralarından bir hikâye kitabı çıktı. Bir iki sayfa okumuştum ki pencerenin yanındaki, geldiğimizden beri kapalı olan kapı aralandı, bir baş uzandı. Ortalıkta kimseyi göremeyince yanıma geldi.

“Hoş geldiniz, sizinle ilgilenen oldu mu?”

Kırklarının başında olmalı ya da otuzlarının sonunda ama nasıl bir güzellik; öyle böyle değil.

“Evet, teşekkür ederim. Gelinlik bakıyoruz gelinime, içerdeler.”

“Gençler kolay kolay karar veremez. Odama gelin, bir şeyler ikram edeyim.”

Boş fincanı işaret ettim.

“ Kahve içtim, sağ olun.”

“ Olsun bir tane daha için, ya da soğuk bir şeyler. Bizim Fatma iyi fal bakar arzu ederseniz.”

Fala hiç dayanamam, akan sular durur. Büyülenmiş gibi peşi sıra yürüdüm. Ferah bir odaya girdik. Sade, iç açıcı… Kocaman bir masa, üstünde bilgisayar, arkadaki raflarda dosyalar… İçerdeki deli saraylı dekoruyla alakası yok. Duvardaki şık gelinlik posterlerinin arasında siyah beyaz, kenarları kıvrılmış eski bir fotoğraf… Onca şatafatın ortasında boynunu bükmüş, gariban gariban duruyor.

“Bu fotoğrafın özel bir anlamı var mı?”

“O mu? Evet, o benim doğup büyüdüğüm köyün fotoğrafı.”

“Hangi köy? Nerelisiniz?”

“Yaz Suyu hikâyesini okudunuz mu? Oradaki Aydın’ın karısıyım ben.

Nerden bileyim? Dizisi çekilmiş olsa… Başımı salladım, geçiştirdim.

“O kız sakattı biliyorsunuz. Ayağı aksıyordu.”

Yine başımı salladım. Bilgi yarışmasında mıyım neyim, anlamadım ki?

“Ameliyat oldum, izi bile kalmadı. Hey gidi günler, nereden nereye… Kocam ansızın sırra kadem basınca bize köye dönmek düştü. Ben diklendim, gitmedim. Bizimkiler de üstelemediler. İşlerine geldi. Ne yapsınlar köy yerinde topal bir dulu? Bir gelinlikçinin yanında yapma çiçek işi buldum. Para biriktirmeye başladım.”

Anlatmaya da ne meraklıymış? Çiçek yaparak ameliyat parası biriktirdim derse ben yapacağımı bilirim.

“Çalıştığım modaevinin üst katında yaşlı bir doktor vardı. Bana abayı yakmış, gördüğü yerde sıkıştırıyor. Ona bacağımı ameliyat ettirirsen seninle yaşarım dedim.”

Hah şimdi oldu.

“Genellikle çalışıp biriktirdim diyorum ama siz yutmazsınız. O yüzden gerçeği söylüyorum.”

“Nereden anladınız inanmayacağımı?”

“Sırtını başkasına dayayarak yaşayanlar birbirinin kokusunu alır. Haksız mıyım?”

“La havle…Müstecap bey benim resmi nikahlı eşimdir, sizin durumunuzla ne alakası var?

Allahı var, kızmadı. Aksine anlayışlı bir tavırla gülümsedi.

“Eşinizle parası için evlendiğinizi herkesten saklayabilirsiniz ama burada başbaşayız. Hem ben sizi suçlamıyorum ki ! Toplumun çifte standartlı ahlakı bunu gerektiriyor. Bizler sadece piyonuz bu oyunda.”

Ne demek istediğini tam olarak anlamasam da sesinin tonunda, tavırlarında sakinleştirip yatıştıran, neredeyse sempati uyandıran bir hal vardı. Yine de suratımı asmış olmalıyım ki üsteledi.

“Hadi canım, yapmayın. Biz bizeyiz şurada…Hem alan razı veren razı kime ne? Bizi dört duvara mahkum edip kişiliğimizi hadım edenlerde suç. Hadi ama, gülümseyin. Gerisini anlatmam sonra.”

Israrında samimiydi. Masasına biraz daha yaklaştım.

“Doktor civanım öyle mutluydu ki, hızını alamayıp Başka nereni düzelttirmek istersin, emret diye tutturdu. Doğuştan güzeldim ama fazladan zarar gelir mi? Ben de fırsattan istifade baştan aşağı yenilendim. Burun, kaşlar, kalçalar… Ben gençleştikçe doktor coştu, ben güzelleştikçe doktor coştu. Baktı ki herkesin gözü üstümde, kaptırması an meselesi; evlenelim diye tutturdu. Canıma minnet de nasıl olacak bu iş? Aydın çekti gitti ama kağıt üstünde hala evliyiz. Durumu olduğu gibi anlattım. Paranın gücünü o zaman iyice anladım işte. Nasıl buluruz bu serseriyi, ne yaparız demeye kalmadan, boşanmış buldum kendimi. Yıldırım nikahıyla da evlendik. Şimdi sıkı durun, asıl bombayı patlatacağım.

Anlattıkları çok makul de sanki.

“İnanmayacaksınız ama evlendiğimizin haftasına dul kaldım.”

Doğru, inanılır gibi değil, inanmadım da.

“Şansa bak, hem ihtiyardan kurtuldun hem de köşe oldun diyeceksiniz ama durum hiç de sandığınız gibi olmadı. Adam ölür ölmez o güne kadar ortalarda görünmeyen üç tane çocuğu çıktı ortaya. Sen öldürdün babamızı diye tutturdular. Hayda… Evlendiğime evleneceğime pişman oldum ama yapacak bir şey yok. İş mahkemeye döküldü. Zavallının cesedi çıkarıldı, kesildi biçildi. Paran varsa mezarda bile rahat yok sizin anlayacağınız. Sonunda mesele aydınlandı, temize çıkıp payıma düşeni de aldım ama bir sürü üzüntü…”

Ardından başka birini buldum diyecek şimdi. Allah’ım sen Müstecap Beye uzun ömür ver, başımdan eksik etme! Karıyı bulunca oğlanların gözü kimseyi görmez, ziyan zebil olurum. Mahkemelere düşeriz para pul için. Nerden geldim bu odaya? Ne saçma bir hikaye bu, kâbus gibi.

Omzumda bir el. Silkinip toparlandım. Geldiğimizde otorduğum koltuktayım. Pencerenin yanında kapı da yok, düz duvar. Elimdeki kitabı masanın üstüne bıraktım.

“Anneciğim, bakın bu modele karar verdik, ne dersiniz?”

“Ha, evet çok güzel. Çok güzel!”

Saatlerdir bizim kara çalıya gelinlik beğendirmeye çalışan kadın pazarlık için yanıma oturdu.

“Çok beklettik sizi, kusura bakmayın. Sıkıldınız mı?”

“Önemli değil. Şurada bir kitap buldum, ona göz atıyordum.”

Masanın üstündeki kitaba acele bir bakış fırlattı. Aklı parada…

“Geçen gün bir müşteri unutmuş. Ne güzel papatyalar değil mi? Neyse biz işimize bakalım. Müge Hanım kararını verdi, siz de onaylarsanız…”

“Siz fiyatı söyleyin. Rakam büyükse beyime sormam gerekir ama hallederiz. Yeter ki gelinim mutlu olsun!”

Müge yine boynuma atıldı. İçime doğuyor, sever gibi yapıp boğacak beni bu cadı.

Nisan 2007

Comments (2)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir