Press ESC to close

Aynı Kurbağanın Laciverti 2

Değerli okur, ikinci bölümü yayınlarken gelen mesajlardan yola çıkarak bu romanımın kağıda basılmayacağını da bildirmek zorunda hissettim. Epey önce bitirdiğim bu romanın kaderi bir tefrika olmakmış. Dilerseniz yayınladıkça ana sayfadaki roman bölümüne tıklayarak okursunuz, dilerseniz tamamı yayınlandığında bir çırpıda… Keyif sizin

Abdal ata binince bey oldum sanır,

şalgam aşa girince yağ oldum sanır.

Atasözü

Kuruçeşme sırtlarındaki evde alışılmadık bir telaş var bu akşam. Bütün avizeler, aplikler yanıyor, Edibe mutfakla salon arasında durmaksızın gidip geliyor. İki dairenin birleştirilmesiyle alabildiğine genişleyen evin sarayı andıran salonu konuk ağırlamaya alışkın olsa da bu kez durum farklı.

Oturduğu yerden karısını izleyen Vedat masaya dizilen zeytinyağlıları dikkatle süzüyor.

“Margarin kullanmadın değil mi?”

“Hayır, dediğin gibi yaptım. Sıcakların hepsi sadece tereyağla pişti.”

Dereotuyla süslenmiş kereviz salatasını yerleştirince elini beline yayıyor Edibe. Masayı bir kez daha gözden geçiriyor.

“Yağı sertleştirmek için domuz ekstresi kullanıldığını da nerden çıkarmışlar ki? Saçmalık! Öyle olsa ne değişecek ayrıca.”

“Haklısın hayatım ama özellikle uyardılar. Biz işimizi sağlama alalım da. Şu tabloyu kaldırsak mı?”

“Neden? Onun ne kusuru var. ”

“Fonda çıplak kadın silüeti var, hoşlarına gitmez.”

“Yapma hayatım, belli belirsiz bir çizgi, farkına bile varmazlar.”

“O ihaleyi almam bu heriflerin elinde minnoşum. Bir tablo için işi riske atmayalım. Hadi alıver .”

“İyi de Vedat, Eros heykelini kaldırdım, yakası açık dedin diye Nadiye Hanım portresini indirdim. Bunu da çıkarırsak adamlar taşınıyoruz sanacaklar.”

“Abartma minik kuşum. Hadi, hatırım için.”

Edibe ağırdan alınca kalkıp kendisi indirdi. Günün geç saatlerine kadar gün ışığı alan duvarda belli belirsiz dikdörtgen bir leke vardı şimdi.

“Keşke Kabe desenli bir duvar halımız olsaydı. Yerine onu asardık.”

“Dalga geçme. Ekmek aslanın ağzından tespihin ucuna geçti, artık işler böyle yürüyor.”

“Aman Vedat, sanki ihtiyacımız var. Bu işi de başkaları alıversin, ne olacak?”

“O kadar basit değil güvercinim. Bu ihale şirketin geleceği açısından çok çok önemli.”

Edibe omzunu silkti. Başından beri kocasının işlerine zerre kadar ilgi duymayıp kendinden beklenenleri yerine getirmekle yetinmişti. İşyerinde olan biteni anlatan kocasını yarım yamalak dinlerken çoğu zaman ertesi günün yemeğini ya da ne giyeceğini düşünürdü.

Kayınpederi kalp krizi geçirip doktorlar tarafından çalışma hayatından men edilince iyi bir üniversitenin inşaat bölümünü bitirdiği halde babasının yanında getir götürden başka bir iş tutamayan Vedat’a gün doğmuş; bitmez tükenmez bir enerjiyle çalışmaya koyulmuştu. Boynuz kulağı geçecek, çok daha iyi olduğunu cümle aleme ama özellikle de babasına kanıtlayacak.

Doksanlı yılların istikrarsız, bozbulanık ortamında doğru yerde doğru adamlarla bağlantı kurarak babasının yapsat işini büyütmüştü. Önce şehrin kıyısına köşesine karanlık merdivenli, nohut oda bakla sofa dairelerden oluşan apartmanlar dikmeyi bırakıp merkezdeki değerli arsalara el atmış, daha sonra milenyum modasına uyarak gökdelen işine girmişti. İnşaat sektörü hükümet tarafından ekonominin lokomotifi ilan edilince gözünü daha da yükseklere, daha büyük ihalelere dikmişti.

Bu baş döndürücü yükseliş aile yaşamlarını da etkileyip değiştirmişti. Fındıkzade’deki aile apartmanının iki odalı dairesine sığamadıkları bahanesiyle önce Şişli’de ferah bir daireye taşınmışlar, oradan da Boğaz manzaralı bu dublekse geçmişlerdi. Tek çocukları Melis mahalle okulunda başladığı eğitimini pahalı bir kolejde tamamlamıştı. Kocasının işleri büyüdükçe Edibe’nin görevleri de değişmiş; mahallenin hanımlarıyla toplandıkları paralı günlerde kocasının dairelerini övmeyi bırakıp önce Melis’in okulunda okul aile birliğine, ardından çeşitli derneklere üye olmuştu. Vedat şirketi limitedden anonime döndürdüğünde o da balo ve kermesleri magazin dergilerini süsleyen daha gösterişli derneklerin yönetim kurullarında görev alıyordu.

Edibe’nin gözü duvardaki lekeye dalıp gitmişken salon kapısı hızla, ardına kadar açıldı, koşarak içeri dalan kızın rüzgarı uzun kollu şamdanlardaki mumların alevini titreştirdi.

“Yaşasın, babişko evde.”

Kız hiç hızını kesmeden babasının boynuna atıldı.

“Benim mininin bakım zamanı geldi baba. Ne zaman yaptırırsın?”

“Onunla da mı baban uğraşacak, ayıp. Kendin götür.”

Edibe diploma hediyesi olarak kızlarına otomobil alınmasını hiç istememiş ama elinden geleni yaptığı halde engel olamamıştı. Arkadaşlarına uyup çılgınca bir şeyler yapmasından korkuyor; kız ne zaman anahtarlarını şıngırdatarak kapıda belirse yüreği ağzına geliyordu.

Sarmaş dolaş duran baba kız başlarını aynı anda Edibe’ye çevirdiler.

“Ben biricik kızımı yorar mıyım hiç annesi?”

Vedat kızının yanağına kocaman bir öpücük kondurdu.

“Yarın aldırtırım tatlım, tamam mı?”

“Yarın olmaz. Kızlara söz verdim, Pazartesi bıraksam…”

“Tamam güzelim. Hatırlat ama, unutabilirim.”

“Oki doki… Hadi ben kaçtım.”

“Nereye, yemeğe kalmıyor musun?”

İstediği sözü alan kız çoktan gözden kaybolmuştu.

“Arkadaşlarıyla buluşacakmış, bırak gitsin. Bir patavatsızlık edip kıymetli ihaleni riske sokar falan.”

Vedat yanıtlamak için ağzını açmışken durdu. Büfeye gidip kapalı bölüme kaldırdıkları içki şişelerinden birini aldı. Küçük bir kadehin dibine azıcık koydu.

“Sen de ister misin biraz, rahatlatır.”

“İçtiğimizi anlarlarsa ihale pırrrr!”

Vedat omzunu silkip bir kadeh daha çıkardı dolaptan.

“Kokmaz bu, al.”

Yavaşça birbirine değdirdikleri kadehlerin çınlayışı duvarlarda dalga dalga sönerken göz göze geldiler.

“Bu gece istediğim gibi biterse sana Afitap’ınkinden daha büyük bir taş alacağım minik kuşum. Aman ha, ona göre…”

“Sen böyle dedikçe daha çok geriliyorum, yapma.”

Vedat gecenin selameti için gülümseyerek başını sallayıp boştaki eliyle karısının yanağını okşadı. Edibe yıllarını paylaştığı erkeğe sevgiyle, bağlılıkla baktı. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü bir kez daha. Tüm dilekleri gerçek olmuştu, mutluydu.

“Annem aradı bugün, akşama bize gelmek istiyorlarmış. Erteledim.”

“Keşke gelselerdi. Hacıağalara büyük aile fotoğrafı sergilemiş olurduk. Büyüklerimize saygı falan, anlarsın ya… ”

“Aman hayatım annemi tanımıyorsun sanki. Lafı döndürüp dolaştırır Atatürk devrimlerine getirirdi de bırak işi, selam bile alamazdın adamlardan. Geçen gün sırf şoföre Harf Devrimini anlatmak için iki kere Kartal Kadıköy seferi yapmış.”

“Gerçekten mi?”

“Yaaa… Nerden açıldıysa, harf devrimi gavur icadı, ecdadımızla bağımızı kopardı demiş adam. Onun da tepesi atmış.”

“Eeee sonra?”

“Sonrası ne olacak, annem açmış ağzını yummuş gözünü. Göktürklerden girip Osmanlılardan çıkmış. O dönemin okuma yazma oranı falan, anlatmış da anlatmış. Her gidiş dönüşte parasını da kuruşuna kadar ödüyormuş haaa. Öbür şerefsiz de alıyormuş utanmadan.”

“Eee ikna edebilmiş mi bari şoförü?”

“Bilmem ama anlatırken çok mutluydu. Yaptığıyla gurur duyuyordu.”

“Çatlak kızım senin annen. İyi ki ona çekmemişsin.”

Kadehinden bir yudum alırken Atatürk Devrimlerinden söz ederken kaplan kesilen annesinin ailesi söz konusu olduğunda bambaşka birine dönüşmesini düşünüyordu Edibe. Özellikle kendisine ve kardeşine verdiği öğütleri… Kadın dediğin geri durmalı, kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı falan.Aynı bünyede iki farklı karakter… Neydi bu çelişkinin sebebi? Kapı zilinin yumuşak melodisiyle koptu düşüncelerinden. Kocası kapıya koşarken Edibe şişe ve bardakları kapıp mutfağa götürdü.

“Aman efendim! Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz! Gözümüz yollarda kaldı.”

Dört kişiydiler. Son yıllarda palazlanan bir inşaat şirketinin sahibiyle sağ kolu ve eşleri… Telaşlı adımlarla gelip kocasının yanıbaşında yerini alan Edibe gelenleri dikkatle süzdü. Erkekler badem bıyıklı…Kadınların giysileri yere kadar, başları sımsıkı sarılı.

“Buyurun, hoş geldiniz! Evi rahatça bulabildiniz mi?”

Konuklar da ev sahipleri kadar hazırlıklıydılar. Soruları nezaketle yanıtladılar. Tanışma ve hal hatır sorma faslı yeni filizlenen ilişkilerinin kırılganlığı dikkate alınarak, incelikle yerine getirildi. Aperatif niyetine ikram edilen meyve sularını acele etmemeye özen göstererek yudumlarken manzaranın güzelliğini, salonun döşenişindeki ince zevki övdüler. Edibe boşuna gerildiğini, mönü hazırlamak için iki gününü gereksiz yere harcadığını düşünüyordu. Kılık kıyafetleri dışında her zamanki konuklardan farkları yoktu.

Neden bunca telaşlanıp ayaklarımı bir pabuca soktu ki?

Yeterince sohbet edildiğine karar verince herkesi masaya davet etti. Fidan’ın kapıya kadar getirdiği çorbayı servis etti önce. Ardından sırayla etli yemekler… Bol etli düğün çorbası tam kıvamında ısıtılmış, doldurulmuş kuzu kolu nar gibi kızarmış, zeytinyağlılar, salatalar diri, tadı tuzu yerinde… Sohbet de anlamsız suskunluklarla kesintiye uğramadan, tehlikeli konulara bulaşmadan sessiz sakin akıyor. Beyler Fenerbahçe’nin son maçıyla, hanımlar ılık giden havalarla oyalanıyor. Her şey yolunda…

Salonda akşamki gerginlikten eser kalmamış, iyice rahatlamıştı.

Afitap’ınkinden daha büyük taş geliyor, az kaldı.

Genç kızlığında Kaf Dağı’nın ardı kadar ulaşılmaz görünen tek taş hayalini fazlasıyla aşan mücevheri olmuştu Edibe’nin. Kocasının değişik bahanelerle hediye ettiği yakutlar, zümrütler, pırlantalar… Ama hemen hemen her hafta sonu bir davete katılmalarını zorunlu kılan yaşam tarzları daha fazlasını gereksiniyordu. Sürekli aynı taşlarla görünmek bir şeylerin yolunda gitmediği dedikodusuna yol açardı ki… Allah korusun. Yardımsevenler Derneği Yönetiminde birlikte çalıştıkları Afitap’ın pırlantasını düşünürken kulağına çarpan soruyla irkildi.

“Gelecek ay Umre’ye gidiyoruz azizim. Özel uçakla, küçük bir eş dost grubu. Bir aksilik çıkmazsa Bakan Bey de katılacak. Siz de gelsenize!”

Ekmek tespihin ucundan Kabe’ye geçti kocacığım. Hadi buyur, yanıtla bakalım.

Ateistliğiyle övünen kocasının atamadığı kahkahayı usta bir manevrayla öksürük krizine dönüştürmesini, politik bir yanıtla topu taca çıkarmasını bekliyor. Daha sonra birlikte anımsayıp gülmek için bütün sahneyi belleğine iyice yerleştirmeye hazır.

Hadi Vedat, konuş. Bu münasebetsizliği nasıl atlatacağını ben de merak ediyorum.

“Ne güzel tesadüf. Biz de kutsal toprakları ziyaret etmeyi çok istiyorduk. Bir türlü kısmet olmadı, değil mi Edibe? Gidiş dönüş tarihlerini söylerseniz işlerimi ona göre ayarlarım.”

Duyduklarına inanamadığı için donup kalan Edibe’ye döndü teklifi yapan.

“Siz ne dersiniz Edibe Hanım? Programınız uyar mı acaba?”

“Sormaya ne hacet canım. Eşimin en önemli görevi bana uymaktır. Değil mi hatun? ”

Yanlış duyduğunu sandı. Gözlerini kocasına dikip söylediklerini içinden sessizce yineledi. Konukların hepsinin gözleri üstüne çevrilmiş; merakla yanıtını bekliyorlar.

“Edibe hanım sizinle aynı fikirde değil sanırım.”

Yerdeki Şiraz halısına yığılmamak için ellerini masaya dayayıp kendini zorlayarak kalktı.

“Yo yo beyim haklı. Biraz daha pilav alır mısınız?”

Konuklar “Beyim” kelimesini kocasının başına çekiç indirir gibi vurguladığını anladılarsa da anlamazdan geldiler. Politika söyleniş biçimini değil sözcükleri yargılardı sonuçta. Yeri geldiğinde hepsi benzer manevralara başvurmuşlardı. Ev sahibesi doğru yanıtı, üstelik de tam onların kullandığı dille vererek sohbetin tehlikeli sulara sürüklenmesini önlemiş, ortamı sakinleştirmişti.

Edibe için gece o an sona erdi. O cümlenin ardından konuşulanlar, tatlı servisi, konukların kalkışı, vedalaşmalar… Hiç birini, hiçbir şeyi anımsamıyordu. Hatırlı misafirlerini otomobillerine kadar geçiren kocasının ıslık çalarak geri dönüşünden taşı hak ettiğini anladıysa da omuz silkti.

Boynuma kadar pırlantaya gömse neye yarar?

Etekleri zil çalan Vedat doğruca yanına gelip sarıldı.

“Oldu güvercinim, tamamdır bu iş. İhaleye birlikte giriyoruz. Bu ne demek biliyor musun? Rakiplerin arasından sıyrılıp sektörde üç beş sıra yükselmek demek. Başbuğ inşaat nal toplayacak, nal! Hah hah hay!”

Dans yeteneğinden zerre kadar nasiplenmemiş adamın salonun ortasında hoplayıp zıplamasını izlerken dayanamadı.

“Sevilla’dan aldığım kastanyetleri getireyim mi?”

“Ne demek şimdi bu?”

“Bunca sevinmeni anlayamıyorum Vedat. Daha ilk adımda inançlarını sattın, arkasından neler gelecek kim bilir? Bu işin sana ne kadar pahalıya mal olacağını görmüyor musun?”

Aklı tamamen işi kapmakla meşgul olduğundan yemekte devirdiği çamın farkına varmayıp karısının da kendisi kadar sevinçli olduğunu sanan VedatIn gözleri faltaşı gibi açıldı; dans etmeyi bırakıp Edibe’yi ilk kez görür gibi şaşkın bakışlarla incelemeye koyuldu. Eksiltilmiş eşyaları, kaymış minderleri, sehpaların üzerinde gelişi güzel duran kirli fincanlarıyla birkaç saat öncesinden çok farklı görünen salona bir anda tekinsiz bir sessizlik çökmüştü. Epey sonra küskün bakışlarını karısının yüzünde çekip ağır adımlarla büfeye yürüdü, bir kadehe içki doldurdu. Gırtlağını yakmasına aldırmadan bir yudumda başına dikti.

“Sana göre hava hoş. Bu konuma gelmek için ne mücadeleler verdiğimi bilmiyorsun.”

İkinci kadehi ağır ağır, dudaklarını kemirerek yudumlayan kocasına bu kez merhametle karışık bir kederle baktı Edibe. Tüm eklemleri sızılı; ölesiye yorgundu.

“Haklısın, bilmiyorum.”

“Ne büyük iş başardığımı anlamanı beklemiyorum elbette ama hiç değilse sevincime ortak olacağını umuyordum. Hakkım bu benim”

“Haklısın dedim ya. Efendisinin emrinde bir köleyim alt tarafı, aklım basmıyor.”

Adamın yüzü ışıldadı.

“Haaa anladım. O lafa takıldın sen. Dert ettiğin şeye bak minik kuşum. Durum icabı öyle demem gerekti anlasana. Yoksa adımı kılıbığa çıkarır bu hergeleler, rezil olurum.”

Gülerek yaklaştı.

“Aşk olsun hayatım, sen benim kraliçem olduğunu bilmiyor musun? Gel sarıl bakayım kahramanına, hah işte şöyle!”

Sımsıkı saran kolların verdiği güvenle gevşeyiverdi. Yorgunluğu uçup gitti. Yüzünü kocasının göğsüne gömüp yıllardır değiştirmediği parfümünü içine çekerken boş yere öfkelendiğini düşünüyordu. Vedat haklıydı her zamanki gibi, aşırı alınganlık edip gecenin tadını gereksiz yere kaçırmıştı. Yine de adını koyamadığı bir tatsızlık vardı içinde. Derin bir boşluk; yavan, kekremsi bir anlamsızlık…

Bütün geceyi uykusuz, kocasının inceden tıslamalarını dinleyerek geçirdi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir