
Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlardan korkun.
(Ünsüz bir Türk büyüğü)
Roman okumaya burun kıvıran herkese sesleniyorum. Kıvırmayın, çünkü insanın en hakiki gerçeği sahtesi üretilebilen belgelerde, kazananın bakışıyla yazılan tarih kitaplarında değil romanlarda, öykülerdedir. Hatta satır aralarına kulak verip altında yatanı kazımaya gayret ederseniz masallardadır.
Eric Emmanuel Schmitt ülkemizde pek tanınmayan iyi bir yazar. Adolf H. nin Diğer Yaşamı romanında Hitler Viyana sanat akademisine kabul edilseydi nasıl bir yaşamı olurdu sorusundan yola çıkarak şahane bir hikaye anlatıyor. Kitap iki ana hat üzerinde ilerliyor. Birinde Hitler’in akademiye kabul edilerek ressam oluşu anlatılırken öbüründe akademiye alınmayan zavallının dünyanın başına bela kesilişi ve sekiz milyonu Alman olmak üzere elli beş milyon insanın yaşamına mal oluşu…
Dünyanın görüp göreceği en büyük düşünürlerine yuva olmuş Alman topraklarının böylesine akıl almaz bir katliama neden oluşu bana çok ilginç gelmiştir. O yüzden bu konuyla ilgili ne bulursam okur, izler anlamaya çalışırım.
Yeri gelmişken anlatayım: Aklıma geldikçe hala güldüğüm bir anımdır. Yıllar önce kızım Dachau Konsantrasyon Kampını görmek ister misin dediğinde meditasyon yapmaya gideceğimizi düşünüp aa evet ne iyi olur demiştim. Benim dilimde onların adı toplama kampıydı çünkü. Konsantrasyon kampı deyimini bilmiyordum, kızım da toplama kampını… Gün gelip de yanımıza eşofman falan alacak mıyız dediğimde gerçek ortaya çıktı. Ne göreceğimi bilsem o kadar hevesli olur muydum bilmiyorum. Yaşananları çıplak gözle görmek ikinci el bilgiden çok daha sarsıcı çünkü…
İnsanlık tarihi vahşetle dolu aslında. Vahşi diye nitelendirdiğimiz çoğu hayvandan daha beter kötülükler yapabiliyoruz. Belki de insan olmaya yüklediğimiz olumlu nitelikler gerçeklikten uzak, hayalini kurduğumuz ve asla gerçekleşmeyecek bir ütopya. Bilemiyorum.
Nazi zulmü tek ve biricik değil. Soykırım girişimlerinin uzak geçmişte kaldığı da yalan. Halen sürüyor, öyle görünüyor ki insan var oldukça da sürecek. Nazilerin yaptıklarını dehşet verici kılan organizasyonun mükemmelliği, sistematikliği ve insanlık tarihinde kendilerini uygarlık timsali gösteren Avrupa’nın tam göbeğinde gerçekleştirilmiş olması…
Bugünlerde gösterimde olan Nüremberg filminde de açıkça görüldüğü üzere görev en ince ayrıntısına kadar planlanmış. İşin içinde olan herkes iyi kurgulanmış bir makinenin dişlileri gibi kendi payına düşen kısmını yerine getirmiş. O nedenle de savaş sonrası yakalanıp yargılananlar sadece emirleri yerine getirerek görevlerini yaptıklarını ifade ediyorlar. Bu arada film bir başyapıt değil ama Russel Crowe Hermann Göring rolünde oyunculuğunun doruklarında…İzlemenizi öneririm.
Hannah Arendt Kötülüğün Sıradanlığı kitabında Arjantin’de yakalanıp İsrail’de yargılanan önde gelen SS subayı Adolf Eichmann’ı anlatırken en büyük zulümlere neden olanların canavar ruhlu birer katil değil sıradan insanlar olduğunu iddia ediyordu. Katılmamak elde değil. Hemen her gün bir kadının öldürüldüğü, çocukların en yakınlarınca tecavüze uğradığı ülkemizde sokaklarımızda dolaşan, yanımızdan geçen, belki de ahbaplık ettiğimiz kişilerin birer katil olmadığından emin olabiliyor muyuz? Aklıma ilk gelen örnek sucu…Damacanayla su satan bir adamın özellikle inşa ettiği ses geçirmez bir odada onlarca çocuğu istismar ettiği günlerce konuşuldu. Umarım artık hiç çıkmamacasına hapistedir, başka kimsenin canını yakamaz. Ondan da emin olamıyorum çünkü tersine işleyen adalet sistemimiz suçluları salıp, masumları zindana atıyor.
Özetle iyilikle kötülük aynı bedende yan yana yaşayabiliyor. En ağır suçları işleyenlerin de bir ailesi, sevdikleri, suçüstü yakalanmadıkça zalimliği ortaya serilmeyen normal yaşamları var. Bu o kadar dehşet verici bir gerçek ki kabullenemiyor, onları insan ırkından uzak canavarlar olarak tanımlamayı daha akla yakın buluyoruz. (Züğürt tesellisi de diyebiliriz buna)
Roman dönersek, akademiye kabul edilen Adolf H. ünlü bir ressam olarak dönemin Paris’inde el üstünde tutulurken kabul edilmeyen Adolf adım adım ilerleyerek önce Almanya’nın sonra da bütün dünyanın başına bela kesiliyor. Bunları yaparken de kendince çok haklı… Çevresindekileri ve vatandaşlarını bu alt üst oluşa nasıl ikna ettiğine gelince yöntem hep aynı. Vatan, millet, şanlı ulus, muhteşem gelecek vs…
Yeter ki insan inanmak istesin. Yalan ne kadar görkemliyse inanmak da o kadar kolay oluyor. Kim demiş insan akılcı bir varlıktır diye? Asıl akıl almaz olansa o adım adım hayalini gerçekleştirirken çevre ülkelerin olan bitene seyirci kalması. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla mı, ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza bey ilgisizliği mi, yoksa olayların nereye varacağını kestirememek mi bilemiyorum. Tarihin bu kanlı sayfalarında en büyük zararı da birkaç ay önce saldırmazlık anlaşması yaptığı ülkeyle savaşıp milyonlarca evladını yitiren Rusya bana göre. Onca kayıp, onca mücadele ve sonuçta dünya kamuoyunda savaşı bitiren kim; O günden bu yana kendini dünyanın hamisi ilan edip aklına estikçe sağa sola demokrasi götürme bahanesiyle ortalığı kana bulayan Amerika…
Olan biteni dışarıdan izleyen bir uzaylı olsam insan denen yaratığın yapıp ettikleri bayağı eğlenceli aslında ama ne yazık ki değilim. Ülkemin ve sevdiğim insanların da bu garabetten çektiklerini acıyla izliyorum.
Konuyu iyice dağıttığımın farkındayım. Son söz olarak bu romanı okumanızı öneririm. Bir insanın adım adım nasıl bir ölüm makinesine dönüştüğünü merak ediyorsanız mutlaka okuyun. Derinliklerinizde gizli bir katil barındırdığınızı hissetmeseniz bile tadı damağınızda kalacak bir roman okumuş olursunuz.


Comments (1)
Deniz Uçarsays:
22 Mart 2026 at 14:42Kalemine sağlık Zerrinciğim.
Kötülüğün sıradanlığını ilk kez 12 Eylül döneminde paşaların tonton birer dede olarak torunlarını okşayan fotoğraflarını ana akım medyada gördüğümde algılamaya başlamıştım. Dün izlediğim “Just an accident” adlı İran filminde de bunun gölgesi vardı. İnsanlara kötülük yapmalarına imkan verecek kadar güç ve yetki vermemek gerekiyor bence.