Press ESC to close

Zeus Ne Yapsın 10

Bitişikteki evden yine çığlıklar yükseliyordu.

“Ben polisi arıyorum Mike, yeter artık. Her gece, her gece.”

Televizyonun sesini biraz daha açan adam omzunu silkti. Kocasının aldırışsızlığıyla daha da canı sıkılan Betty hışımla telefona gidip polis merkezinin numarasını tuşladı. Şikayetini söyleyip adres verdikten sonra ön bahçeye bakan camın önünde beklemeye başladı. Noel’e daha bir aydan fazla olmasına rağmen yolun karşısındaki bazı evlerin önünde ışıklı geyikler, pencereye tırmanan Noel babalar, yanıp sönen renkli ışık zincirleri vardı. Tam karşıdaki evin önünden kenarları ışıklandırılmış bir bayrak sallanıyordu.

“İçip içip kadına sarıyor aylardır. Çocukları da dövüyor mu dersin?”

Daha sözünü bitirmeden yan bahçenin duvarındaki karaltıları fark edip kapıya gitti. Çimenliği geçip yanlarına yaklaştı. Telaşından tüylü ev terliklerinin çimlerin nemiyle ıslandığını bile fark etmemişti. Komşunun biri beş öbürü sekiz yaşındaki kızları birbirine sokulup kulaklarını tıkamışlar; yasemin çalısının dibinde öylece oturuyorlar.

“Kızlar, Liza, Lesley, ne yapıyorsunuz orada? Gelin içeri, üşüyeceksiniz.”

Çocuklar ellerine kulaklarından çekip birbirlerine baktılar.

“Hadi gelin, size süt vereyim. Kocaman birer dilim de elmalı turta… Aç mısınız?”

Büyük kız, Lesley hayır der gibi başını salladı ama turta lafını duyan küçüğünün gözleri parlamıştı. Hemen ayağa fırladı.

“Hadi canım sen de gel.”

İstemeye istemeye kardeşinin peşine takıldı o da. Başı önünde, omuzları çökük…

Betty çocukların sorguya çekilmekten ürken bakışlarını görmezden gelip, her şey yolundaymış gibi yemek masasına oturttu. Birer bardak süt doldurup koydu önlerine. Masanın üstünde duran kekten birer dilim kesip verdi.

“Bitirince yine veririm. Çikolatalı kurabiye de var, ister misiniz?”

Liz, küçük kız kekini iştahla çiğnerken başıyla evet dedi. İçi burkuldu Betty’nin. Akşam yemeği yememiş olmalıydılar. Belki de evlerinde yiyecek bir şey yoktu. Göz yaşlarını tutamamaktan korkarak yutkundu.

Bitişikteki eve iki yıl önce taşınan Foster’lar başlangıçta iyi insanlar gibi görünüyordu. Adam sabah erkenden fabrikaya gidiyor, ardından karısı çıkıp kızları okula bıraktıktan sonra yarım gün çalıştığı markete… Önce kadınlar tanışıp verandada kahve içmişler, sonra birkaç kez hep birlikte arka bahçede barbekü yapmışlardı. Adele ufak tefek, çekingen bir kadındı. Kocası Jack’sa iri yarı, kaslı kollarını sergilemekten zevk alan biri… Beraberlerken kibar davranmaya özen gösterse de evin içinde küfürlü konuştuğunu biliyorlardı. Betty kaç kez kocasından çocukların yanında bu şekilde konuşmaması için komşusunu uyarmasını istemiş ama Mike aldırış etmemişti. Kimsenin özel hayatına karışamayız diyordu her seferinde. Var mı bize bir zararı?

Geçen yılki krizde çalıştığı fabrika kapanınca bunalıma girmişti Jack. Bütün günü ya verandada ya da köşedeki birahanede geçiriyor, içmeye daha yataktan kalkar kalkmaz başlıyordu. Ayağının altında dolaştıkları bahanesiyle çocukları azarlıyor, olur olmaz nedenlerle hır çıkarıyordu. Adale, çocuklarının evde babalarıyla yalnız kalmalarını istemediği için marketteki işini bırakmış evde ufak tefek dikiş işleri yapmaya başlamıştı. Fermuar dikme, paça düzeltme gibi tadilatlar çok kazançlı değilse de mutfak giderlerini karşılıyordu en azından. Zaman geçip Jack’ın işsizlik maaşı da kesilince iyice dara düşmüşler; dayak faslı da o zaman başlamıştı. Artık günün tamamını birahanede geçiriyordu adam. Dikiş makinesinin sesine dayanamadığını bahane ederek gözünü açar açmaz dışarı atıyordu kendini. Eve döndüğünde de sudan sebeplerle kavga çıkarıyordu.

Polis arabasının yanar döner ışıklarını görünce kapıya çıktı Betty.

“Arayan bendim memur bey.”

Başıyla selam veren memur yan kapının zilini çaldı. Gelen olmayınca ikinci kez, bu defa daha da uzunca bastı zile. Betty içeri girip kapısını sessizce kapattı ama dibinden ayrılmadı. Camlı bölmenin perdesini aralayıp izlemeyi sürdürdü. Sürücü koltuğunda oturan polisi ve açılan kapıdan çimlere yayılan ışığı görebiliyordu sadece ama konuşmaları duyuyordu.

“Hakkınızda şikayet var. Karınızı dövüyormuşsunuz.”

“Kim demiş, uydurma, yalan… Yok öyle bir şey. Televizyonun sesidir o.”

“Eşiniz nerede? Onunla konuşmalıyım.”

“Yok bir şey dedim adam. Ne yapacaksın karımı?”

Polisin ne dediğini duyamadı Betty ama az sonra Jack’ın dışarı çıkıp çimenliğin önünde volta atmaya başladığını gördü. Kapı kapanmış, polisin gölgesi yok olmuştu. İçerden mırıl mırıl sesler geliyordu.

“Biraz daha turta alabilir miyim Betty teyze. Sütüm de bitti.”

“Tabii canım, hemen geliyorum.”

Betty çocukların tabaklarına birer dilim daha koyup kurabiye tabağını önlerine yaklaştırdı. Tabletinden bir çizgi film bulup onu da masaya, ikisinin de görebileceği şekilde yerleştirdi.

“İsterseniz bu gece bizde kalın. Ben annenizden izin alırım.”

Küçük kız olup bitenin farkında değil gibiydi ama Lesley evlerine bitişik duvara gözünü dikmiş, orada olup biteni görebilecekmiş gibi bakıyordu. Çocuk dünyasının bütün içtenliğiyle, korkusunu ve nefretini gizlemeye gerek duymadan… Betty bu duruma bir son verilmesinin şart olduğunu düşündü. Neler olabileceğine ilişkin bir öngörüde bulunamasa da

bu çocukları gelecekte iyi şeyleri beklemediğini hissediyordu. Jack bu gidişe son vermeli, hayatını düzene sokmalıydı. Yoksa…

Çocuklar filme dalmıştı. Yeniden kapıya dönüp gözetlemeyi sürdürdü. Kapı açıldı. Polis dışarı çıkıp Jack’ın yanına gitti. İçeriyi gösterip işaret parmağını sallayarak bir şeyler söyledikten sonra çakarlı ışıkları yanıp sönen arabaya bindi. Sürücü koltuğunda oturan arkadaşıyla bir şeyler konuştular. Ağır adımlarla evine girerken yan komşusunun bahçesine yumruğunu sallayan Jack içeriye girip kapıyı kapattıktan sonra uzaklaştılar.

Ertesi sabah Jack evden çıkar çıkmaz yan kapıya koştu Betty. Adale morarmış gözünü saklamaya çalışarak karşıladı komşusunu. Kızları okula götürememişti bu sabah. Salonda televizyon seyrediyorlardı. Mutfağa geçtiler.

“Kahve yapayım diyeceğim ama hiç kalmamış. Markete de gidemedim bu halde”

Komşusunun yürürken aksadığını o zaman fark etti Betty. Adam neresine, nasıl vurduysa sağ kolunun dış tarafı da baştan başa morarmıştı.

“Dün alışveriş yaparken fazla almıştım. Bu paket sizin. Biraz da çikolatalı kurabiye… Kızlar çok sevdi dün akşam, ben de kalanını getirdim.”

Elindeki kağıt torbayı mutfak masasının üstüne koyup içinden kahve paketiyle kurabiyeleri çıkardı. Torbanın içindeki makarnayla meyveleri o gittikten sonra görsün istiyordu.Adele tıpkı komşusu gibi gözyaşlarını yutkunarak savuşturup kahve hazırladı. Dünyanın hemen hemen her yerindeki kadınlar gibiydiler. Yutkunarak yaşıyorlardı. Arzularını, hayallerini, isteklerini boğazlarına boğum boğum dizerek…

Ne oldu diye sormadı Betty. Kahvelerini sessizce, arka bahçedeki solmuş çimlere, kuru dalları bir daha hiç canlanıp yeşermeyecekmiş gibi duran ağaca bakarak içtiler. Puslu bir gündü. Kurşuni gökyüzü yakında yağacak karın habercisi…

“Dün gece, polis gittikten sonra, bana bir daha el sürmeyeceğine söz verdi Jack.”

Ansızın sessizliği bozup, bir çırpıda söyleyivermişti bunu. Komşusunun yüzünde bir rahatlama belirtisi aradı Betty ama yoktu. Anlaşılan Jack’ın sözünün bir anlamı kalmamıştı karısı için. Defalarca verilip tutulmamış vaatlerin kaçınılmaz sonucu… Yine de biraz umut olmalıydı. Başka türlü nasıl yaşanır ki?

“Kendimden çok kızlar için endişeleniyorum Betty. Ya onlara da…”

Daha fazla tutamamıştı kendini. Güz yaşları yanaklarından iplik gibi süzülüyor. Göğsü bastırmaya çalıştığı hıçkırıklarla sarsılıyor.

“Yok canım. Babaları o, kıyamaz. Bak sana da söz vermiş. Gerçekten de aklı başına gelmiş olmalı.”

Adele’in gidecek yeri, yardımcı olacak kimsesi yoktu. Konuşmuşlardı daha önce. Annesiyle babası daha o bebekken boşanmışlar, babası şehri terk edip gitmişti. Onu hiç hatırlamıyordu. Annesi yeniden evlenmiş, Adele üvey babanın evinde büyümüştü. Kötü biri değildi üvey baba. Elinden geldiğince babalık etmeye çalışmıştı beş yaşında evine gelen kıza. Derli toplu, sakin bir yaşamları vardı ama kısa sürmüştü bu huzurlu dönem. Ağır, sancılı bir hastalığın ardından önce üvey babasını, ardından bir trafik kazasında annesini kaybetmiş; on beş yaşında kimsesiz kalmıştı. Eğitim hayatı da sona ermişti böylece. Kiralık odalarda kalıp geçici işlerde çalışarak ayakta durmaya çalışırken Jack çıkmıştı karşısına.

Adele kahveleri tazeledi.

“Umarım dediğin gibi olur ama…”

Cümlesini tamamlamadan durup alt dudağını ısırdı. Bakışlarını Betty’nin yüzüne çevirdi. Kızarmış gözlerinde merhamet dilenen bir yavru köpek bakışı…

“Bana bir şey olursa kızlara göz kulak olur musun?”

Dehşete kapıldı Betty. Uzanıp komşusunun elini tuttu.

“O nasıl söz canım? Ne olacak sana? Aklına böyle kötü şeyler getirme lütfen. Ah bir iş bulsa kocan… O zaman her şey yoluna girer ama…”

Adele yeniden ağlamaya başlamıştı. Başını umutsuzlukla iki yana salladı.

“Sen yine de söz ver ne olur. Yetim yurduna bile gönderilseler gözün üstlerinde olsun. Seni çok seviyorlar, yalnız olmadıklarını bilsinler hiç değilse.”

Hıçkırarak, kesik kesik söylemişti bunları. Betty’nin ellerine sarılıp, yalvaran bakışlarını gözlerine dikerek…

“Ben de onları seviyorum. Sana söz, asla yalnız bırakmam onları ama sen de kendini topla. Hiçbir şey olmayacak sana. Jack özünde iyi adamdır sen benden daha iyi biliyorsun. Dün akşam gereken dersi aldığından eminim. Hadi canım git yüzünü yıka, kendine çeki düzen ver. Çocuklar seni böyle görmesin. Daha çok üzülürler.”

Betty paniklemişti. Aklına geleni söyleyerek komşusunu sakinleştirmeye çalışırken kendini de ikna etmeye çalıştığının farkında değildi. Adele banyoya gidince soğumuş kahveleri lavaboya döküp fincanları çalkaladı. Kuruyan boğazını rahatlatmak için bir bardak su içti. Banyodan nispeten sakinleşmiş olarak dönen komşusuyla biraz da havadan sudan konuşup evine döndü.

Bir hafta, tam yedi gün sonra yine aynı saatlerde bitişik evden gürültüler, bağrış çağrış sesler gelince kulak kesildiler. Hatta bir ara Betty polisi aramak için telefonu eline aldı ama daha o numarayı tuşlamadan ses kesildi. Bu sefer kısa kestiler, hadi sen de bırak şu telefonu da uyu dedi karısına Mike. Betty yattı ama aklı bitişik evde kaldığından bir süre uykuya dalamadı. Her an yeni bir ses, bir çığlık bekleyerek döndü durdu yatağında. Sabaha karşı sızdığında da korkulu rüyalar gördü.

Sabah kalkıp evin işlerini yoluna koyduktan sonra bitişik kapıyı çaldı. Evin perdeleri sımsıkı kapalıydı. Süt şişesi hala kapıda… Saatine baktı, on ikiyi geçiyor. Kapıyı yeniden çaldı, bu sefer uzun uzun… Yine çıt yok. Normal değildi bu sessizlik. Kaygıyla eve dönüp kocasına anlattı durumu. Belki ailece bir yere gitmişlerdir, neden telaşlanıyorsun ki diyen adama içinden bir küfür savurup telefona sarıldı.

Gelen polisler de yanıt alamayınca kapıyı kırıp girdiler. Salon akşamın dağınıklığıyla öylece duruyordu. Mutfak boştu. Yatak odasında Jack’i buldular sadece. Körkütük sarhoş, açılmamış yatağın ayak ucunda sızıp kalmış. Adale ve kızlar ortadan kaybolmuştu. Hiçbir eşyalarını almadan, öylece yok olup gitmişlerdi. Buharlaşmışlardı sanki.

Uzun çabalarla ayılttıkları Jack geç geldiği için bir parça tartıştıkları dışında hiçbir şey hatırlamıyordu. Geri dönmeleri umuduyla günlerce, haftalarca bekledikten sonra umudunu kesip o da gitti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir