
Kalabalıktı. Kımıl kımıl, iğne atsan yere düşmez bir kalabalık… Kırkı çıkmamış bebekler, çocuklar, yeni yetmeler, gençler, yetişkinler, yaşlılar… Bir kabustan kan ter içinde uyanıp yaşadıklarının gerçek olmadığını anlayınca gevşeyen bedenleri, rahatlayan yüzleriyle milyonlarca insan… Önceki yaşamları uykuyla uyanıklık arasındaki o kırılgan anların sis gibi dağılan bir rüyası artık. Tek anımsadıkları kucaklarındaki bebekle ya da elini sıkı sıkı tuttuklarıyla aralarındaki sevgi bağı.
Sonsuz gibi görünen çayırlıkta oturan, kalkan, o yana bu yana dönen insanların rengarenk bir denizanasını andıran görüntüsü aniden dondu. Denizanası uzantılarını toplayıp karnının altına çekti. Müzik başlamıştı. Hangi yönden geldiği anlaşılamayan bir arp sesi duyuldu baştan, ona kemanlar eşlik etti. Ardından viyolonseller aynı ezgiyi daha pes seslerle yineledi. Dansa davet eden coşkulu bir müzik değildi bu. Asansörlerde çalan melodram kokulu parçalara da benzemiyordu. Sakinleştiren, huzur veren, sonsuz mutluluk vaat eden bir melodi…
Meraklı bakışlar dört yanı tarayarak orkestranın nerede olduğunu anlamaya çabaladı. Nafile gayret… Son notalar sönerek göğe yükselirken gözler dört yanlarını saran bir ışıltıyla kamaştı. Sıcacık, yumuşacık bir ışıltı… Hemen ardından havada bir benek belirdi. Giderek büyüdü benek, insanı andıran bir şekle büründü. İpeksi saçlarını dalgalandırarak yaklaştı. Tüllere bürünmüş gövdesi kayarak ilerledi. Kumaş kıvrımlarının arasında beliren ellerini iki yana açıp başını eğerek selamladı kalabalığı.
“Hoş geldiniz”
Dudakları kıpırdamamıştı bunu söylerken. Tanıdıkları hiç bir enstrümana benzemeyen bir çalgının eşlik ettiği ses derinlerden, çok uzaklardan yankılanarak ulaşmıştı kulaklarına. Kalabalığa sesleniyordu ama orada bulunan herkesle birebir konuşur gibiydi. Hoş bir koku yayıldı önünde birleştirdiği ellerinden. Şaşkındı kalabalık… Bütün gözler hayranlıkla bu garip yaratığın bakışlarına odaklandı. Bütün renklerin açıklı koyulu tonlarına sahip bakışlar her birini tek tek okşadı. Hem sağdaydı hem solda; kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda… Tekti ama her yerdeydi. İnsana benziyordu ama değildi de aynı zamanda. Yürümüyor, süzülüyordu.
“Merhaba insanlar. Benin adım Cemen. Sizleri karşılamak, yardımcı olmak için gönderildim. Buraya başka bir gezegenden getirildiniz. Yeni dünyanızda ön yargısız, güzel bir başlangıç yapabilmeniz için bellekleriniz sıfırlandı. Bedenlerinizin yıpranmış bölümleri onarıldı. Yaşamınızın geri kalanını burada sürdüreceksiniz. Her türlü ihtiyacınız düşünüldü. Evleriniz hazır, yiyecekleriniz bittikçe yenileri kendiliğinden gelecek. Birbirinizi rahatça anlayabilmeniz için ortak bir dil programıyla donatıldınız. Burada rahat edebilmeniz için her şey düşünüldü. Yine de bir nedenle bana ulaşmak isterseniz adımı söylemeniz yeterli. Güzel bir yaşam dileğiyle hepinizi selamlıyorum. Esen kalın.”
Son bir bakışla herkesi tek tek okşadıktan sonra kayboldu. Cemen’in çekilmesiyle hava serinler gibi oldu biraz, renkler hafifçe soldu ama yine de çok güzeldi her şey.
Denizanasını andıran topluluk sersemlemişti. Kimse kıpırdayamadı bir süre. O güzel yaratığın yeniden görünmesini ya da bir başka mucizenin gerçekleşmesini beklediler. Gelen giden olmayınca denizanası dokunaçlarını çıkarıp uzattı, gerindi, merakla etrafı yokladı. Başlar sağa sola çevrildi. En cüretkarlar ayağa kalkıp çevreyi araştırmaya girişti Bulutsuz, masmavi bir gökyüzü vardı üstlerinde. İşini tutkuyla yapan bahçıvanların elinden çıkmışa benzeyen çiçek yatakları, mis kokulu çalılıklar, yemyeşil ağaçlar… Ağaçların bazısı iştah açıcı meyvelerle doluydu. Uzaktan kumsala vurup geri çekilen dalgaların sesi geliyor, ağaç öbeklerinin seyrekleştiği yerlerde evlerin kırmızı kiremitli çatıları belli belirsiz seçiliyordu.
Kimler yoktu ki bu şaşkın kalabalığın içinde! Doktor Bülent ve eşi, Yawande kızıyla, Fernando ve eylem yaparken yakalanan tüm arkadaşları, Sitara’yla Fawad, Adale kızlarıyla… Ananya tek başınaydı. Onun gibi tek başına gelen milyonlarca insan vardı. Çoğu kadın ve çocuktu kalabalığın.
Çayıra serilenlerin tümü ayaklandı zamanla, sevdiklerinin elini bırakmadan etrafı keşfe çıktılar. Birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde yapılmış evlerin kapısında kime ait olduğunu belirten minik levhalar vardı. Bazıları çevreyi keşfetmeyi sonraya bırakarak evlerine girdiler. Bazıları değil çoğu… Kadınlar için ev koca bir evrendi bir bakıma.
Olimpos’daki ofisinden olan biteni keyifle, heyecanla izliyordu Zeus. Hayatı boyunca sağlam bir çatı görmemiş kullarının evlerinin her köşesini gözyaşlarıyla keşfetmesinin, çul çaputla ömür geçiren zavallıların tıklım tıklım giysi dolu gardropların önünde şaşkınlıkla bakakalışının keyfini çıkarıyordu. Hele hele bir dilim ekmek, bir kase pirinçle gün geçirenlerin binbir çeşit yiyecekle dolu mutfak dolapları, yemek masaları önündeki mutlulukları… Dev ekranda olup biteni izlerken kendinden geçip ayağa fırladı. Yaşasın diye bağırdı. Bu sefer başardım. Artık hiç bir insan kulum eziyet çekmeyecek, mutlu olacak. Eh öyle olunca kimse kimseye de kötülük etmez. Ne savaş, ne yıkım… Hayatları bayram olur. Vay be! Neden daha önce düşünemedim bunu?
Uzunca bir süre daha ekrana yansıyan güzel görüntüleri seyrettikten sonra tutulan belini rahatlatmak için Dionysos’un çardağına doğru yürüyüşe çıktı. Yol buyunca göbeğini hoplata zıplata ilerledi. Hatta arada bir ara kendini tutamayıp sağa sola tekmeler atarak kendince dans bile etti. Şarkı söylemeye niyetlendiyse de çıkan sesten kendi kulakları bile rahatsız olunca yüzünü buruşturarak vazgeçti. Bütün yetenekleri de kendimde toplayamam ya. Kusursuz bir dünya yarattım işte, daha ne olsun.
Dionysos tezgahı kurmuştu her zamanki gibi. Etrafında yine filozoflar… Yaşamın anlamı üzerine konuşurlarken şarap testisi elden ele dolaşıyordu. Masanın altına atılmış boş şişeleri görünce duraladı. Bu sarhoşlar başarımın büyüklüğünü anlayamaz, saçma sapan yorumlarla tadımı kaçırırlar şimdi. Selam verip dönmeye yeltendiyse de bırakmadılar.
“Gel dostum gel. Hera da dizginlerini salıvermişken sohbetin keyfini çıkar. Sahi nasıl ikna ettin tanrıçayı, anlatsana.”
Filozoflar saygıyla karışık bir şaşkınlıkla Zeus’a diktiler bakışlarını. Kendileri düşüne düşüne bir çok bilinmeze yorum getirmiş olsalar da kadınlarla araları hiç iyi olmamış, olamamıştı. Onu boş verin de yeni kurduğum dünyaya bir bakın dedi Zeus Dionysos’un yanına otururken. Muhteşem bir iş çıkardım bu sefer, kusursuz… Kullarım birbirleriyle didişmeden, mutlu bir ömür sürecekler orada. Kavga yok, kıskançlık haset, güç çatışmaları, iktidar savaşları yok. Sadece huzur ve mutluluk…
Dionysos kutlama için kadeh kaldırırken filozofların şaşkın bakışları yerini soru işaretlerine bıraktı. İtiraza cesaret edemeden birbirlerini kuşkuyla süzdüler. Nietzche dudaklarını kemirerek Hobbes’a dikti bakışlarını. “Homo homini lupus” mu başaracak bunu der gibiydi. Hobbes teorisinin çökme riskinden dolayı tedirgin, karşısındakinin bakışlarını görmezden geldi.
“Eee ne duruyorsunuz dostlar, haydi Zeus’a ve yeni dünyasına içelim.”
Kadehler kalktı, içildi. Boşalan şişeler masanın altına atıldı, yenileri geldi. Şişeler boşaldıkça aklın dizginleri gevşedi. Mantığın bilinçaltına sürgün ettiği fikirler su yüzüne çıktı.
“Siz şimdi bu yeni dünyada insanların kavgasız gürültüsüz yaşayacaklarını mı düşünüyorsunuz ey ulu Zeus?”
Epeydir yemeden içmeden kesildiği için birkaç kadeh şarapla çarpılan Zeus dili dolanarak yanıtladı Hobbes’u.
“Aynen öyle biraderim. Bu dünyada sadece huzur ve barış olacak. Kavga yok, savaş yok; cinayet, yolsuzluk desen akıllarına bile gelmeyecek.”
Filozoflar birbirlerine baktılar. Kalın bir kuşku bulutu kapladı masanın çevresini. Suskunluğu epeydir dudaklarını kemiren Descartes bozdu.
“Ben şahsen böyle bir şeyin mümkün olabileceğinden emin değilim ulu Zeus. İnsan dediğimiz varlıktan rekabet ve farklılaşma güdüsünü çıkarırsanız motivasyon kaynağı kalmaz, saman torbasına döner. Bu güdüler de ister istemez çatışma ve dolayısıyla kötülük üretir. Kısacası kötülük bir amaç değil yan ürün olarak ortaya çıkar.”
Bu durum bana bir romanı anımsattı diye araya girdi Foucault. Yakınlarda filmini de izledim. Şarabı bol olsun Dıonysos dostumun cömertliği sayesinde kütüphanesinden de film arşivlerinden de istediğimiz kadar yararlanabiliyoruz. Siz de okumuşsunuzdur, kitabın adı Otomatik Portakal. Orada nedensizce, vahşi bir biçimde kötülük yapan ana karakter bir ameliyata alınır, beyninin kötülüğe yönelten lobu çıkarılır ve bu şekilde kötülük yapması engellenir. Sonunu biliyorsunuz.
“Bir dakika” diye itirazı bastı Zeus. Ama Descartes sözünün kesilmesin aldırmadan konuşmayı sürdürdü. Sözünü kesen baş tanrı bile olsa umurunda değildi. Ölmüş eşek kurttan korkmazdı ne de olsa.
“Rekabetin, farklılaşmanın, kısacası birey olarak kendini ortaya koymanın engellendiği yerde insanın bir zombiden farkı kalmaz. Yaratıcı gücünü yitirir. Mutsuz olur. Siz sanıyor musunuz ki insanı mutlu eden çevresi ve maddi olanaklarıdır ? Hayır efendim asla… asla ve katiyen bunlarla mutlu olmaz insan.”
Öbür filozoflar da başlarını sallayarak filozofa destek oldular.
“ Siz değil misiniz insan kulumu kendi suretimde yarattım diyen? Kendinize benzettiğiniz kullarınızın önüne bir lokma et konunca sevinçten kuyruk sallayan köpekler gibi davranacağını mı sanıyorsunuz? İnsan dediğin üretmek ister, yaratmak, yaşadığı dünyaya bir katkı sağlamak, fark yaratmak ister. Öyle armut piş ağzıma düş dünyasıyla bir yere varılmaz. Olmaz, olamaz.”
“ İyi de yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında, her şeyi gani gani sundum. Kim kimin nesini dert edecek? Fark yaratacaklarsa da her türlü imkan var. Canlarının istediğini yapsınlar.”
“Umarım siz haklı çıkarsınız ulu Zeus ama ben yine de bekleyip görmenizi öneririm. İçine ruh üflediğiniz canlıyı yeterince tanıdığınız kanaatinde değilim.”
Descartes’in sözüne başlarını sallayarak katıldı öbürleri de. Zeus geldiğine çoktan pişman olmuştu. Neydi bu adamların zoru? Yeni dünyadakilere haset ediyor olabilirler miydi? Konuyu yeniden filme çekmeye çalıştı.
“Otomatik portakalı örnek verdiniz ama yanlış bir benzetme bu. Orada bir kişi ameliyat edilirken diğer insanlar aynı kalıyordu. Ben burada yarattığım tüm insanlara aynı imkanları sunuyorum. Kimsenin bir başkasına özenmesine, haset etmesine ya da daha güçlü, farklı olmasına gerek yok ki.”
Sözünün kesilmesine fırsat vermeyecekti bu sefer, kısa bir soluk alıp devam etti.
“Ayrıca insan kullarımın mutluluğu için her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündüm. Hobi alanları var bol miktarda. Herkes geçim derdi düşünmeden gününü istediği biçimde geçirebilir. Okur, yazar, resim yapar, heykel, el sanatları, sporun her dalı, aklınıza gelen ne varsa… Yooo bu kez sonsuz barış ve mutluluk garanti. Ötesi yok!”
O gün masada ilk defa gördüğü gençten bir adam suskunluğunu bozup söz aldı.
“Her bir kulunuza kimsecikleri görmeden yaşayabileceği, mümkünse birkaç kilometrekare genişliğinde bir arazi verseydiniz projeniz işlerdi belki ama bildiğim kadarıyla öyle bir imkan yok. Yanılıyor muyum?”
Zeus dehşete kapılmıştı. Nasıl bir mantık yürütmeydi bu?
“Olur mu hiç öyle şey? İnsan toplumsal bir varlıktır, kendi türünden varlıklarla bir arada olmadan yaşayamaz.”
Adının Thoreau olduğunu söyleyen filozof bekle ve gör anlamına gelecek bir şeyler mırıldanıp kadehine sarıldı.
Her kelimenin üzerine tek tek vurgu yaparak Ben bu sefer mümkün olan dünyaların en iyisini yaptığımdan eminim diyen Zeus ayağa kalktı. Bu saçma sapan düşüncelerini ölünce bile terk etmeyen kulların arasında durmaya, büyük eserinin hafife alınmasına daha fazla dayanamayacaktı.
Geride kalanlar o daha uzaklaşır uzaklaşmaz bu yeni dünyanın çivisinin ne zaman çıkacağına dair iddiaya girdiler.


Bir yanıt yazın