Press ESC to close

Zeus Ne Yapsın 14 son

Filozofların kuşkularına inat yeni dünyada her şey yolunda gidiyordu. İnsanlar evlerinde sevdikleriyle birlikte huzurla yaşıyor, dışarı çıktıklarında komşularıyla keyifli saatler geçiriyorlardı. Jakuziden çıkıp havuza atlıyor, masaj yaptırıyor, gün batımı saatlerinde deniz kıyısında uzun yürüyüşlere çıkıyorlardı. Uçsuz bucaksız bir tatile dönmüştü yaşamları. Çalışmadan duramayan karınca tipliler için de her türlü olanak hazırdı. Örgü, dikiş atölyeleri, marangozhaneler, bahçecilik kursları, hobi olarak akla gelebilecek her şey… İsteyenlere en cinsinden en güzelinden ev hayvanı da temin edilmişti.

Boşalan dolaplar kendiliğinden doluyor, kırılıp dökülen anında yenileniyor, masadaki yemeklerin biri bitmeden öbürü geliyor, yaşam kusursuz bir düzen içinde sürüp gidiyordu.

İlk günler ekran başından ayrılmayan Zeus her şeyin yolunda gittiğinden emin olduktan sonra yeniden eski tasasız günlerine dönmüştü. Kusursuz bir dünya yaratmanın gururuyla Olimpos’da kasıla kasıla yürüyor, hoşuna giden her dişiyle oynaşırken bunun en doğal hakkı olduğunu düşünüyordu. Sadece tanrı olmakla kalmamış, insan kulları için on numara beş yıldız bir yaşam yaratmayı da başarmıştı. Artık bilgisayarın başına daha seyrek uğruyordu.

Günlerden bir gün yeni dünyadaki sokakların birinden alışılmadık bir ses yükseldi. Tedirginlik verici bir esintiyle birlikte geliyordu ses. Denizden çıkanlar havlularıyla kurulanarak, kaymakta olanlar kayaklarını omuzlamış, kimi dondurmasını yalayarak, kimi örgüsünü koltuğunun altına kıstırmış, ayaklarında şıpıdık terliklerle o tarafa yöneldiler. Karşılıklı iki kişinin sesi yükseliyordu bir sokaktan. Meraklı kalabalık sokağı doldurdu, geride kalanlar meydanlara taştı. Arkada kalanlar ön taraftakilere neler olduğunu soruyor, kısa boylular zıplayarak olan biteni görmeye çalışıyordu. İtiş kakıştan söylenenleri anlayamıyorlardı ama tatsız bir konu olduğu belliydi. Bağrışanlar bahçe kapılarına dayanınca mesele netleşti. Evlerden birinin bahçesindeki ağacın gölgesiydi konu. Buraya geldiklerinde küçük bir fidan olan ağaç büyümüş, karşıdaki evin bahçesine gölge yapmaya başlamıştı. Bu gölge yüzünden bitkilerinin yeterince çiçek açamadığını iddia eden komşu, ağacın kesilmesini istiyordu. Ağacın bulunduğu bahçede oturansa komşusunu yeşil düşmanlığıyla suçlayıp, onun dalına zarar gelirse ortalığı ayağa kaldırmakla tehdit ediyordu.

Karşılıklı bağrış çağrış itişip kakışmaya dönüşünce araya girdi birileri. İki tarafa da sakin olmalarını söylediler. Bu kadarcık bir mesele için olay çıkarmaya da, Cemen’i çağırmaya da gerek olmamalıydı. Ayıptı, yazıktı. Şu cennet gibi yerde bir eli yağda, bir eli balda yaşayıp giderken böyle saçma sapan nedenlerle huzuru kaçırmak akıllı işi değildi. Evlerden birinden çıkarılan sandalyelere oturtulup birer bardak da limonata içirildikten sonra yatışmış görünen komşuları kendi halinde bırakıp dağıldı kalabalık. Herkes işinin, eğlencesinin başına döndü.

Az sonra her zamanki huzurlu atmosfer geri gelmişti.

Ertesi sabah tartışmaya konu olan ağacı sokakta boylu boyunca yatar durumda gördüklerinde koptu kızılca kıyamet. Bağrış çağrışa koşanlar ağacın solmakta olan yapraklarına bakarak ikiye bölündüler. Kalabalığın bir kısmı kökünden kesilen ağacı için ağıt yakan, karşı eve ağız dolusu tehditler savuran adamdan yanayken bir kısmı da açamayan çiçekler için yanıyor, bahçesinin üstüne titreyen komşuya hak veriyordu. Ağız dalaşına iki evin kadınları da karıştı bir süre sonra. Söylenmekle öfkelerini yatıştıramayınca saç saça baş başa kavgaya giriştiler. Zeus’un yeni dünyası Türk televizyonlarında onlarca sezon gösterilen dizideki Cennet mahallesine döndü. Üstelik en kıvrak oyun havaları da yetmiyordu bu kavgayı yatıştırmaya. Olay büyüdü. Önce sokağı sardı sonra bütün mahalleyi. Kısa sürede ikiye bölündü yeni dünyanın insanları. Ağacı kesenden yana olanlar kendilerine baltayı amblem olarak seçtiler. Kesilenden yana olanlar açık yeşil üzerine koyu yeşil yapraklı bir ağacı bayraklarına işlediler. Evler taşındı, mahalleler iki taraf arasında paylaşıldı. Ağaçlılar baltalıların olduğu bölgeye giremez, baltalılar ağaçlılara selam veremez hale geldi. Sonra bir gün…

Epeydir yeni dünyayı izlemeyi ihmal etmiş olan Zeus’un gözü bir nedenle ekrana takılınca şaşkına döndü. Bilgisayarını kapatıp tekrar açtı. Yanılmıyordu. Ekrandaki dehşet verici görüntüler her bir köşesini özenle yarattığı yeni dünyaya aitti. Sokakların istiridye desenli döşenmiş parlak kesme taşları sökülmüş, boşalan çukurlara çamurlu solar dolmuştu. Yeşilin

binbir tonunu taşıyan ağaçlar yerle bir edilmiş, çimler yolunmuş, rengarenk çiçek öbeklerinin yerinde yeller esiyordu. Pasta gibi süslediği evlerin büyük bir bölümü yıkılmış, ayakta kalanlarsa viraneye dönmüştü. Titreyen elleriyle görüntüyü genişletip çevreye göz gezdirirken dehşete kapıldı. Yaşadıkları çevreyi talan etmekle kalmamıştı insan kulları. Dağları delip kocaman çukurlarla doldurmuşlar, nehirleri kurutmuşlar, denizlerin güzelim mavisini boz bulanık bir siyaha çevirmişlerdi. Yaratırken en çok özendiği, içinde mercan rengi balıkların nazlı nazlı yüzdüğü, bembeyaz kuğuların süzüldüğü, etrafındaki ağaçların zümrüt rengini ayna gibi yansıtan minik göllerin de yok olduğunu görünce aklı başından tamamen gitti.

Yeri göğü inleten haykırışlarına koşan Dioniysos ve filozoflar ulu Zeus’u neyin çıldırttığını anlayınca iç geçirip böyle olacağını biz biliyorduk diye düşündülerse de dile getirmediler.

İnsan denen canlıyı yarattığına bin pişman, kendini içkiye verdi Zeus. Bilgisayarını kırıp bir daha insan kullarına dönüp bakmamaya yemin etti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir