Press ESC to close

BİR AVUÇ DENİZ

Hep aynı soru, hep! Neden deniz kenarında yaşamıyorsun? Lafa bak, kıyısında yaşanacak deniz mi kaldı? Uçsuz bucaksız su birikintisi kalan. Kokusu gitti, rengi döndü. İçi ayrı çöplük, dışı ayrı… Plastik torbalar, şişeler, sebze meyve artıkları… Balık dışında ne ararsan var. Küsüp başka yerlere mi gittiler, kökleri mi kurudu, Allah bilir. Eee hani deniz, hangi deniz ?

Ben suda doğdum, doğmuşum yani! Yok öyle sosyetelerin heves ettiği küvete doldurulmuş ılık su falan değil, düpedüz denizde. Babamın balıkçı teknesinde tutmuş annemin sancıları. Ağları kaldırıp kıyıya gelene kadar dayanamamışım. Göbeğimi balık ayıkladıkları bıçakla kesmişler. İlk kundağım da teknedeki yastığın kılıfıymış. Rahmetli ninem başımı memelerinin arasına sıkıştırıp saçlarımı okşar, biz kıyıda balık beklerken bir de baktık sen geldin diye anlatır, gülerdi. Adımı Yunus koymuşlar. Başka isim koysalar şaşardım. Şimdi sen diyeceksin ki karnı burnunda gebenin balıkçı sandalında ne işi var? Haklısın, ben de olsam aynı şeyi sorardım. Sordum da! İnsanın işine akıl erer mi? Annem rahmetli deliydi biraz. Yani herkes kadar! O gece tutturmuş, içim daralıyor, ben de gelip deniz havası alacağım diye…Babam da sertti rahmetli, kadın sözüne uyacak adam değildi ama o dakika kıyamamış demek. Yüklü kadın, bir ayağı buradaysa öbürü öte yanda deyip almış yanına. Neyse uzatmayayım, ben deniz çocuğuyum.

Gözümü denizde açtım , denizde kaparım diye düşünürdüm hep. Bizim oralarda öyledir. Çiftçinin oğlu çiftçi, balıkçının oğlu balıkçı… Salıncağım eskimiş ağlardandı. Koyu kırmızı, barbun ağı. Adaşlarım kopara kopara canını çıkarmışlar, yamanacak hali kalmamış. Bana salıncak olmak düşmüş kısmetine. Say ki, emekli olup denizden elini eteğini çekmiş. Kışın iki pencerenin arasına köşeleme asılı dururdu, yazın avludaki badem ağacının dalında… Koca oğlan olduğumda bile onun üstünde uyurdum. Ağda uyuyunca insanın rüyası da denizli olur. Büyümüşüm uzun yol kaptanı olmuşum mesela. Bazen de kocaman balık tekneleri görürdüm. Babamınki gibi değil. İçi ev misali geniş, dayalı döşeli, yirmi-yirmi beş işçinin çalıştığı koca tekneler. Ağlar vinçle çekilir, balık tonla gelir. Reisi olurdum teknenin, ağzımda sigara, sağa sola emir yağdırırdım.

Bi oğlan vardı, bizden az büyük. En derine o dalar, en iri midyeleri o çıkarırdı. Çok kıl olurdum ona…Bütün çocuklar kıl olurdu ama belli etmezlerdi. Sırf ondan daha hızlı yüzmek için biran önce büyümek isterdim. Bir gün dalma yarışı yaparken az daha boğuluyordum; bayılmışım suyun dibinde, zor çıkardılar. Çıkardılar da o günden sonra bu kulağım az işitir oldu. Ondan mı bilmem, belki de olacağı vardı. Bizim deniz de dalınmayacak gibi değildi ki! Yüzerken üç boy derinlikteki deniz yıldızının izini görürdün diyeyim, sen anla. Dibe doğru soğurdu su. Fazla dalarsak dudaklarımız morarırdı. Çıkar biraz kurunurduk güneşte, ısınınca yine atlardık. Uzun yol kaptanı falan olamadık tabii, nerde o şans bizde…Doğduğum yer büyüyünce ekmek teknesi oldu bana. Aynısı değil, yalan olmasın. Ben ilkokula giderken onu satıp az büyüğünü yaptırdıydı babam. Tekneler de insan gibi bir yerde, onların da ömrü var sonuçta.

Komşunun kızı, beşik kertmem; biz de öyle adet yoktur da, şakacıktan öyle derdik. Çocukluktan beri istiyorduk birbirimizi. Zamanı gelince güzel bir düğün yaptık. Aldık kızı. İki ayrı çalgıcı ekibi tutmuştu babam. Biri kadınlara biri erkeklere… Üç gün üç gece gündüzlü geceli çaldılar, içki su gibi aktı. Zamanı derken, askerliğimi yapıp gelince yani. Bizde adettir, izine gelince nişan, tezkereyi getirince düğün yapılır. O yıl babam mektupta demişti: Yunusum, dua et, bu yıl bereketli geçsin, şu kızı alalım artık. O sene bir balık olmuş hakikaten, nah böyle kolum gibi palamutlar, dolma gibi sardalyalar…

Sen hiç gece yarısı, uykundan kalkıp balık yedin mi? Hey güzel Allah’ım, nelere kadirsin. Ağları toplar geliriz kıyıya. Ağlar ayıklanırken biri gider kıyıda ateşi yakar. Çalı çırpı akşamdan hazırdır zaten. Köz hazır oldu mu, dökeriz üstüne sardalyayı olduğu gibi. Düdüğü çaldık mı canı çeken gelir. Yataktan çıktığı gibi, pijamasıyla, gecelik entarisiyle…Yer misin yemez misin? Ekmek yok, salata yok, tuz yok, çatal yok. Öylece, Allah’ın verdiği gibi….O balığın tadı hiçbir şeyde yoktur bilir misin? Düşünsene, beş dakika önce suda yüzüyordu, şimdi ağzında. O kadar taze! Adı biraz kabadır bunun, ayıptır söylemesi “boklu kebap”. Hani içi falan temizlenmeden pişiyor ya ondan. Adına bakmayacaksın, yemeye doyulmaz. Artık hiçbir balıkta tat kalmadı ki! Nasıl olsun, deniz değil çöplük. Bizimki, yengen, ara sıra hamsi alır, canı çekiyormuş. Ağzıma koymam. Yap bana bir tarhana, balığın senin olsun, derim. O haysiyetsiz suyun içinde yetişen yenir mi?

Leğen neden mi kırmızı? Haklısın, mavi olması lazımdı. Yıllar oldu geleli ama buralara bir türlü alışamadım, bizim sokaktan öteye geçince kayboluyorum. İstesem öğrenirim de içimden gelmiyor. Her yer bina , yer gök beton… Üstüme üstüme geliyorlar. Birbirinin tıpkısı her yer. Sokaktan geçen plastikçiye bana mavi leğen getir diye kaç kere tembihledim, oralı olmadı mendebur herif. Mecbur kaldım buna… Dibindeki taşları da sürte sürte ancak bu kadar düzeltebildim. Deniz kıyısındaki taşlar nerede. Ne güzeldir onlar! Hele suyun içindeyken… Yüzük taşı, kolye yapıp takasın gelir. Benim bir kolyem vardı, yengeç bacağından. Kendim yaptıydım. Eritip kurşun döktüm içine. Taş gibi sapasağlam oldu. Göğsüme takar, gömleğin düğmelerini de açardım ki of offf! Kızlar gözlerini alamazdı. Yanlış anlama, zamparalığım yoktur benim, yengenin üstüne gül koklamadım. Bizimkisi göz hovardalığı. O da gençlikteydi zaten, geçti gitti. O kolyemi saklarım hala. Evde bir yerlerdedir, akşam gelince kaşık düşmanına sorayım, o bilir. O her şeyin yerini bilir o. Çok akıllıdır. O olmasa ne yapardım bilmem? Nerde mi, nerde olacak işte. Evlere temizliğe gidiyor. Ben neden mi çalışmıyorum? Sen de bir tuhafsın, burada ne yaptığımı sanıyorsun?

Şunu görüyor musun, şu büyük olanı? O çok eskidir, babamın eseri… Daha ben okula başlamadan çam kabuğundan yontmuştu. Çok özenmişti rahmetli. Önce kabuğu oydu. Sonra bir şeyleri karıştırıp zamk yaptı; bir kabuk daha yapıştırıp, ikinci katı çıktı. Kaptan köşkünü yani… Yelkenleri, dümeni falan da vardı ama taşınırken kırılmış onlar. Bak nasıl süzülüyor, görüyor musun? Şimdi az dalga yapayım gör manevraları… Çok kıvrak teknedir, batmaz korkma. Ne balıklar çekti, ne fırtınalar atlattı! Öteki ufaklar komşu balıkçıların. En büyük , en sağlam benimki. Şu arkayı görüyor musun? Üç ton balık almışlığı vardır. Okullar açılınca öteki balıkçılar gelemez olur, ben yılın her günü aksatmadan çıkarım balığa.

Bazen çocuklar naylon torbada balık getiriyorlar, denizimde yüzdürüyoruz. Parmak kadar, balıktan başka her şeye benzer tuhaf şeyler; allı morlu, çizgili, benekli… Şaşıp kalıyorum. Benim denizimde yoktu öyleleri. İyi ki de yoktu, yenmez onlar. Zehirlidirler Allah bilir.

Çocuk mu? Çocuğumuz yok. Eskiden vardı, üzüm gibi kara gözlü, meraklı bir oğlan. Peşimden ayrılmaz, nereye gitsem gelir. Bir gece, teknedeydik ikimiz. Hava çırpıntılıydı biraz, ağlara dalmışım. Dedim ya kulağım ağır işitir. Bir baktım, zifir karanlıkta bir ben bir tekne…

Ne oldu, neden kalktın? Az bekleseydin, ağları birlikte atardık.

Comments (4)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir