
Hannah Arendt , Martin Heidegger’in öğrencisi olarak Felsefe eğitimi almasına karşın kendisini siyaset kuramcısı olarak tanımlar. Seküler yaşamı benimsemiş Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Almanya’da doğup büyümüş, Nazi döneminde önce Paris’e kaçmış, orası da Naziler tarafından işgal edilince Amerika’ya yerleşmiştir.
1950 yılında ABD vatandaşlığına geçmiş birkaç yıl sonra da Princeton Üniversitesi’nde ilk tam kadrolu kadın profesör olmuştur. New York’taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi olmuş ve haftalık Aufbau dergisi için yazılar yazmıştır.
Arendt’in bilimsel çalışmaları otoriterlik, totalitarizm ve kötülük gibi konular üzerinde yoğunlaşmıştır. İlk büyük eseri“Totaliterizmin Kökenleri”isimli kitabıdır. Ancak asıl ününü sağlayan, Naziler döneminde Yahudilerin kamplara toplanması işini organize edenlerden olan ve 1960 yılında yargılanarak idam cezası alan Adolf Eichmann’ın davasını izleyerek yazdığı “Kötülüğün Sıradanlığı” adlı eseridir.
Kitabında büyük felaketlere yol açanların kötü yaratılmış caniler değil sıradan insanlar olduklarını iddia eder ve Eichmann’ın canavar ruhlu bir katil değil her gün karşılaştığımız kişilerden biri olduğunu savunur. Bu iddiası İsrail’deki dava sürecini yakından izleyen ve intikam ateşiyle dolu yakınları tarafından öfkeyle karşılanır. Soyuna ihanet etmekle suçlanır neredeyse. Bir düşünür olarak onun vurgulamak istediğiyse sıradan insanın koşullar değiştiğinde ne kadar kötü olabileceğini göstermek, bu durumun vehametini ortaya sermektir.
Holokost´u daha önce kimsenin yapmadığı şekilde yazma cesaretini göstermesi anında bir skandala yol açmış, rakipleri ve arkadaşları tarafından saldırıya uğrasa da düşüncelerinden bir adım geriye gitmemiştir. Hannah Arendt’in yaşadığı bu mahkeme süreci, diğer biyografik ögelerle beraber sinema filmine dönüştürülmüştür.


Bir yanıt yazın