Press ESC to close

Hayrullah Beyin Emekliliği

O gece Hayrullah Beyi uyku tutmamıştı. Kirpiğim kirpiğime değmedi dedi karısına ilk çayını yudumlarken. Dile kolay, yıllardır bugünü bekledim. Nesibe hanım ses etmeden başıyla onayladı eşini. İçinden hayırlara vesile olsun inşallah diye geçirdi. Kocasının sevincini paylaşmakla birlikte yaşanacak değişimden ürküyor, evdeki düzenin bozulmasından çekiniyordu.

“İş yerindeki son günüme şöyle damat gibi grand tuvalet gideyim ha ne dersin?”

“Git tabii. Akşam şehir kulübüne giderken üstünü değiştirmene de gerek kalmaz. Geçen doğum gününde oğlanın aldığı kravatı da tak ama. Sevinsin evladım. ”

Hayrullah bey koyu yeşil zemin üstüne pembe gonca desenli o kravatı hiç beğenmemiş, genç işi bulmuştu ama sesini çıkarmadı. Hayatının bu en güzel gününde hiçbir şeyin keyfini kaçırmasına izin vermeyecekti. Hatta aynada kendini incelerken karısı ceketinin göğüs cebine goncalarla aynı renkte bir mendil yerleştirdiğinde bile itiraz etmedi.

Dairedeki herkes hazırlıklıydı. Daha kapıdan görünür görünmez tezahürata başladılar. Oooo bu ne yakışıklılık Hayrullah bey, damat gibi olmuşsun dan başlayıp hayırdır, nikah mı tazaleyeceksiniz yengeyle’ye varan bir dolu iltifat… Tapu müdürlüğünün bu bölümündeki en yaşlı kişiydi. Kendisiyle birlikte işe başlayan son arkadaşı emekli olduğundan beri bölümün en kıdemli kişisiydi. Gülerek karşıladı bu tatlı sataşmaları. Ortalık yatışınca havı dökülmüş koltuğuna kuruldu.

“Eeee bugün beni çalıştırmazsınız herhalde. Şöyle okkalı bir kahve söyleyin de son günümün keyfini çıkarayım.”

Daha cümlesini tamamlamadan dairenin emektar çaycısı askısını sallayarak kapıda belirmişti bile. Kahveleri dağıtıp emekliliğiniz şimdiden hayırlı olsun beyim, diyerek çıktı. Bütün kata o baktığından her zaman telaşlıydı, hep koştururdu.

Gün şakalarla, sataşmalarla çabucak geçti. Mesai bitiminde daha önceden kararlaştırıldığı gibi yemeğe gidildi. Hayrullah beyin yıllar boyunca onlarcasına katıldığı rakılı, bol kahkahalı, duygusal anların bolca yaşandığı bir veda yemeği… Tayin ya da emeklilik nedeniyle aralarından ayrılan herkese verilen hediyenin kendisine de sunulduğu an gözyaşlarına hakim olamadı Hayrullah bey. Benzer sahneleri defalarca yaşadığı halde yine de duygulanmıştı. Onca yılını paylaştığı çalışma arkadaşları vazgeçilmez birer dost gibi görünüyorlardı gözüne. En çetrefilli dosyaları inadına kendisine veren müdür bile sevimli geliyordu. Hele Teoman, o fırlama velet… Bilgisayardan anlamadığını bile bile üstüne gelen, takıldığı bir yeri sorduğunda özellikle anlamadığı kelimeleri seçerek kafasının daha da karışmasına sebep olan zibidi… Bu akşam o bile şirin, sempatikti. Hele hele Kemancı masalarına geldiğinde adamın cebine para sokuşturup en sevdiği şarkıyı çalmasını istediği zaman sarılıp göğsüne bastırmak istemişti o dövmeli serseriyi. Nereden de biliyordu o şarkıyı sevdiğini?

Nereden sevdim o zalim kadını,

Bana zehretti hayatın tadını.

Kemancının peşisıra gezen çocuk şarkıyı söylerken hey gidi gençlik, nur içinde yat Selahattin Pınar üstadım diye geçirdi içinden.

“Hüzünlendin Hayrullahcığım, yengenin dışında bilmediğimiz bir zalim kadın mı var yoksa? Bilelim yani.”

Masadan gürültülü kahkahalar yükseldi. Burnunu çekip derin bir iç geçirerek yanıtladı Hayrullah.

“Yok Müdür bey, Allah korusun. Benimki Kürdili hicazkar tutkusu… Bir hikayesi yok bu şarkıyı sevmemin.”

Şarkı bitince şarkıyı söyleyen şoparla kemancıya yüklü birer bahşiş verdi. Pintiliğin alemi yoktu bu akşam, onca yılın ardından az biraz hovardalığı hak etmişti. Şehir kulübü tenhaydı o akşam. Bulundukları uzun masanın dışında ikili üçlü birkaç masa daha. Onlar da kalkınca bütün salon kendilerine kaldı. Epeyce ileri bir saate kadar yediler içtiler. Kalktıklarında otobüs seferleri çoktan sona erdiğinden çiçeği burnunda emekliyi evine dairedeki en yakın arkadaşı bıraktı.

Hayrullah bey arkasında arkadaşlarının adı yazılı kol saatini karısına göstermek için can atıyordu ama uyumuştu kadın. Kıyamadı.

Ertesi gün geç saatlere kadar uyudu. Karısı elektrikli süpürgeyi çalıştırmasa daha da uyuyacaktı belki. Onca yılın yorgunluğu, önceki gecenin ifrata kaçmış alkolü, dile kolay …

Kahvaltı etmemiş, kocasının uyanmasını beklemişti Nesibe hanım. Balkona hazırladı sofrayı. Hafta ortasında pazar keyfi…

“Bundan sonra hep böyle artık Nesibe Sultan, bana her gün tatil, her gün pazar. Kahvemi de içtikten sonra çıkıp biraz dolaşayım. Eksik bir şey varsa söyle, alırım gelirken.”

Caddeye çıkan uzun sokağı ağır adımlarla, gördüğü her şeyin tadını çıkararak yürüdü. Yıllardır telaşla, koşturarak geçtiği sokak gözüne bambaşka bir yermiş gibi görünüyordu. Çöp kutularının dibinde oynayan kedi yavruları, iki taşın arasından fışkırıp çıkmış çiçek… Her şey ne güzeldi. Kaldırımın kıyısında duran plastik şişeye tekme savuracak oldu, gören olursa diye vazgeçti son anda. Mutluluğunu o kadar da dışa vurmanın alemi yoktu canım. Ya maazallah nazara gelirse…

Durağa gelen ilk otobüse bindi. Nereye giderse gitsin, hiç önemi yoktu. İki durak ötede trafik sıkışınca homurdanmaya başlayan yolculara omuz silkti. Aynı yerde iki saat de bekleseler ne gam! Yeter ki prostatı sıkıştırmasın. O iş aklına gelince indi otobüsten. Hep önünden geçip bir gün ben de burada öylece oturup gelen geçeni seyredeceğim dediği kahveye girdi. Cam kenarında bir masaya oturup çay söyledi. Garson çay dolu tepsiyle gelip ister mi diye sorunca bir tane daha, sonra bir daha…

Eve yürüyerek döndü. Yolda kasaba uğrayıp kutlama yemeği için bonfile almayı düşündüyse de vazgeçti. Emekli maaşı bağlanana kadar idareli davranmalıydı. Ne olur ne olmaz! Biraz birikmişi vardı elbette ama yine de… Eve en yakın marketten üzümle gazete aldı. İlanlarına kadar okuyacak zamanı vardı artık nasılsa…

Hafta sonu karşıda yaşayan oğlu geldi. Karısı ve iki kızıyla… Mangal yakmak için gereken malzemeleri de getirmişlerdi. Karısıyla gelini salatayı, mezeleri hazırlarken baba oğul mangalın başında birer kadeh rakı içip Galatasaray’ın son maçını konuştular.

Bir sonraki hafta sonu bayramla birleşiyordu. Ankara’da yaşayan kızıyla damadı geldi. Çocukları yoktu henüz. Bir gece kalıp emekliliğini kutladıktan sonra erken ödemeli yer ayırttıkları tatil köyüne gittiler.

Bayram telaşı geçince bir suskunluk,sakinlik çöktü eve. Nesibe hanım günlük işlerine döndü. Yemek, bulaşık, silip süpürme, çamaşır, ütü… Hayrullah bey emekli olduğundan beri ütü işi epey azalmıştı. Evde günü eşofmanla geçiriyor, kahveye giderken hep aynı pantolon…ilk günler alışkanlıkla daha yataktan çıkar çıkmaz tıraş olup gömleğini giyip kravatını takmış, Nesibe hanımın takılmalarından usanınca boşvermişti. Oğlunun giymekten bıkıp bıraktığı yumuşacık pamuklu kazaklar neyine yetmiyordu?

Gazete okuyarak öğlene kadar uzattığı kahvaltı keyfi bitince belediye otobüsüne binip bilmediği semtleri dolaşmayı adet edindi. Son durağa kadar gidiyor, yerine göre aynı otobüsle ya da oyalanacak bir yer bulduysa bir sonrakiyle geri dönüyordu. Adını ilk kez duyduğu mahalleler gördü. Hala aynı şehirde miyim diye düşündüğü sakallı, şalvarlı ürkütücü tiplerin dolaştığı çarşılar… Havalar soğuyunca otobüs gezilerine son verdi. Sıcacık evde oturmak varken ne gerek vardı; ama vardı işte. Karısı kahvaltı bulaşıklarını yıkayıp kapıya doğru bakmaya başladığında anlıyordu çıkması gerektiğini. O saat komşularla kahve içme saatiydi Nesibe hanımın. Ya o bir komşuya gidiyor, ya da ona geliyorlar… Her koşulda ayak altında dolaşmamalı. Sen git, keyfine bak, ben şuracıkta televizyon seyrederim dedi birkaç kez ama kadın olmazlandı. Evin beyi evde otururken kadının sokağa çıkması olacak iş değildi Nesibe’ye göre. Ben de gitmem o zaman deyip vazgeçti ama ertesi güne kadar da surat astı. Erkek dediğin hiçbir şey yapamazsa gidip kahvede seyretmeliydi televizyonu. Maçsa maç, haberse haber, her neyse…

Sıkılıyordu kahvede, çay içip gazete okuyarak geçirdiği birkaç saatin ardından sokaklarda gezinerek, yolu dolandırarak eve dönmekten başka bir şey gelmiyordu aklına. Nesibe hanımın bu saatte evde ne işin var bakışlarıyla karşılaşmamak, ya da salona doluşmuş kadınların ayıplayan ifadelerini görmemek için uzattıkça uzatıyordu yolu. En kötüsü de zili boşuna çaldığını anlayıp kapıyı anahtarıyla açmak zorunda kalmasıydı. Karısının olmadığı evde ne yapacağını bilemeden dolanıyor, televizyonun karşısına çöküp ne gördüğüne aldırmadan kanal kanal geziyordu.

İlk günler sık sık arayan hatırını soran mesai arkadaşları da arayı açmıştı zamanla. Bir gün daireye gidip ziyaret etmeye karar verdi. Sevinçle karşıladılar. Yıllarını birlikte geçirdiği insanları görünce içi bir hoş oldu, duygulandı. Göz pınarlarında biriken yaşı göstermemek için burnunu siler gibi yaptı. Eski günlerde olduğu gibi sade kahvesi geldi hemen. Unutulmamak güzeldi.

Hal hatır sormanın ardından işine döndü herkes…Hayrullah bey kahvesini ağır ağır yudumlarken etrafı inceledi. Bilgisayarlar değişmişti görmeyeli… Sandık gibi kalın monitörlerin yerine dosya inceliğinde aletler gelmiş, masalar, koltuklar yenilenmiş. Pencere içindeki begonya yerli yerinde duruyordu neyse, biraz da büyümüştü sanki. Eskiden kendisinin oturduğu yerde gençten daha önce hiç görmediği biri oturuyordu. Geldiğinde başıyla kibarca selam verip işine dönen, arada bir kaçamak bakışlarını üstünde hissettiği adama nedenini bilmeden öfkelendi. Tadı kaçtı, eski arkadaşlarının otur, az sonra birlikte yemeğe çıkalım önerilerine içi gitse de işim var deyip ayaklandı. Kolunu uzatıp ceketinin kolunu sıyırarak hediye saatini göstermeye özen göstermeyi unutmadı ama. Yine bekleriz sözleriyle koridora kadar geçirseler de merdivenlerden inerken kalması için yeterince ısrar etmediklerini düşünüyordu hüzünle. Duvarlardaki çiziklere, lekelere son kez, özlemle içi yanarak baktı. Bir daha gelmeyecekti.

Eve döner dönmez bir titreme geldi üstüne. Kalın kışlık pijamalarını istedi karısından, yatağa girip yorganı başından aşırdı. Basit bir soğuk algınlığı sandılar baştan ama bir daha yataktan çıkmak kısmet olmadı Hayrullah beye. Günden güne eridi, ufaldı. Yemeden içmeden kesildi. Doktorlar da anlayamadı hastalığını. Emekliye ayrıldığının yıl dönümünde toprağa verildi.

Comments (10)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir