
Vapurları sever misiniz?
Şimdilerde moda olan uzun turları kastetmiyorum. Bizim, bildiğiniz şehir hatları vapurlarını! Eskiden tek seçenekti, sevsek de sevmesek de binmek zorundaydık ama ben iki köprüye rağmen hala onları tercih ediyorum. Kendine has bir hava, geçmişin güzelliklerini anımsatan bir büyü buluyorum onlarda. Ne zaman kalkacağı, nereye gideceği belli olduğu halde, hatta yolculuk süresi bile üç aşağı beş yukarı bilinirken, içlerinden birine binip, manzaralı bir yere yerleştiğimde düşler dünyasına doğru sonu kestirilemez bir maceraya atıldığımı hissediyor, heyecanlanıyorum.
İki günlük lodos ve ardından inen sıkı bir sağanaktan sonra, bu sabah İstanbul taze bir gelin gibi. “Bin kocadan arta kalmışlığını” anlamak için daha yakından bakmak, ara sokaklarına dalmak gerekiyor. Anadolu yakasındayız. Ben ilk binenlerdenim. Girişe dönük oturdum. Binenleri seyrederken çay servisinin başlamasını bekliyorum. Vapurla karşıya geçtiğim sabahlar en büyük keyfim bu!
Rotası hiç şaşmayan bu emektarın taşıdığı binlerce yolcu… Her birinin bambaşka hikayelere açılan yaşamı…Şu saçlarını kıpkırmızı boyayıp, yüzünün her bir köşesine metal parçaları geçirmiş kız misal: Kimdir, nedir, nasıl bir aileden gelmiştir? Ne hayalleri, ne planları vardır gelecek için? Ya ardından giren, bastonuna dayanarak yürümesi bile zorken, acele etmeye çabalayan dede? Aynı vapura binip, aynı yöne gidermiş gibi görünen farklı yaşamlar, değişik dünyalar…
Hafif aksayarak yürüyen otuzlarının ortalarında bir hanım gelip tam karşıma oturuyor. Aksaması elindeki ağır paketten mi, anlayamıyorum baştan. Sonra ayakkabılarına ilişiyor gözüm. Birinin tabanı epeyce kalın,özel yapılmış. Sakatlığını dert ediyormuş gibi görünmüyor ama, güleç yüzünde kendiyle barışık insanların öz güveni var. Ayaklarına bakakaldığımı fark etmiş olmalı.
“Doğuştan abla”
İçim ısınıveriyor bu dobra haline. Gülümsüyorum, ilgilenmemi beklermiş gibi başlıyor anlatmaya.
“Ah güzel ablam, boşuna dememişler insanın kaderi doğarken çizilir diye. Ben anamdan kadersiz doğmuşum. Küçükken evdekilerin bana farklı davranmalarını evin küçüğü oluşuma yorduydum. Bebeciktim, bir işe yaramıyordum, itilip kakılmam normaldi. Az büyüyüp sokağa çıkınca anladım kusurumu. Öteki çocuklar benim gibi yampiri yampiri yürümüyorlardı. Onları görünceye kadar sakatlığımı fark etmemiş, büyüyünce ben de düz yürüyeceğim sanmıştım. Çıkmaz olaydım sokağa keşke. O günden sonra başladı sıkıntılar. Geceleri hep aynı rüyayı görüyordum. Hep aynı… Sağlammışım, bir bacağım öbürüne denkmiş, ben de öbür çocuklar gibi yalpalamadan dümdüz koşabiliyormuşum. Uzun zaman, sabahları uyanınca ilk işim bacaklarımı kontrol etmek oldu. Her seferinde, değişen bir şey olmadığını, ayaklarımdan birinin az yukarıda durduğunu görüp, ağlaya ağlaya yastığa gömerdim başımı.
Anam birkaç kere böyle ağlarken yakaladı beni. Teselli etmeye çalıştı, ana yüreği ne de olsa. Herkesten gizli aşağı köydeki hocaya götürdü, okuttu, muska yazdırdı. Hiç bir işe yaramadı elbet. Ağaç değil ki bu, sulayıp büyütesin. Biri uzamış, öteki yerinde saymış işte. Alıştım zamanla, Allah’ın bir hikmeti deyip kabullendim. Gözüm görüyor, elim işliyor en azından diye şükretmeyi becerdim. Rüyalarımda kendimi sağlam gördükçe içim sızlamaya devam etse de, iyi kötü bir düzen tutturdum. Eksikli olmayayım diye evde her işe en önce ben koştum. Bizim oralarda okul olsaydı bir güzel okur, adam da olurdum. O zaman hepten unutulurdu sakatlığım. Ama kısmet işte! İlkokuldan sonrası için şehre gitmek lazımdı, yollamadılar. Sağlam olsam, yada erkek olsam bir yolunu bulurdum da, kader be abla… Anama,babama yalvar yakar oldum, hiç değilse bir kursa gidip sanat öğreneyim diye. Bu sakat bacakla beni kimse almaz, bir altın bileziğim olursa harçlığımı çıkarırım, ağabeylerime yük olmam, dedim. Akılları yatmış olmalı ki halk eğitime, şapka çiçek bölümüne yazdırdılar.
Allah düşmanımı sakat etmesin ablam, çekmeyen bilmez. Öğretmenlerim de kızlar da kusurumu görmezden geldiler, haklarını yiyemem ama yollarda çektiğimi ben bilirim. Bu çocuk kısmını severiz, masum yavrucuklar deriz ya, hiç de öyle değil. Ben ne zaman sokakta oynayan çocuklara rastlasam, yolumu değiştiririm. Arkamdan laf atmalar, taş atmalar, yürüyüşümü taklit edip gülüşmeler gırla giderdi. Bazen öyle şamata ederlerdi ki insanlar ne oluyor diye pencerelere üşüşürdü. Hele bir gün kadının biri “yaramazlık yaparsanız Allah çarpar, siz de böyle olursunuz” diye bağırınca ölsem de kurtulsam diye dua ettiydim. Aklınca çocukları terbiye ediyordu haspam.
Bir gün çiçek malzemesi almak için şehre giderken delikanlının birinin beni süzdüğünü fark ettim. İlk defa başıma gelmiyordu bu. Güzel kızdım, otururken bakarlardı, ayağa kalkıp yürüyünce değişiverirdi yüzleri, ona da alışkındım. Bu çocukta bir gariplik vardı ama… Nasıl desem, sapasağlamdı görünüşte ya bir yerinden eksikli gibiydi. Bunun sakatlığı da içinde zaar dedim, ısınıverdim. Hiç yaptığım şey değildi ya, gözlerimi kaçırmadan ben de ona baktım. Öyle kaçamak bakıştık bir zaman. Yanımdaki koltuk boşalınca gelip oturdu,merhaba dedi. Başka zaman olsa duymazdan gelir başımı öte yana çevirirdim de yapamadım bu sefer. Konuşmaya başladık. Yanılmamışım, içindeydi sakatı onun. Kimi kimsesi yokmuş, bakıp büyüten nenesi de ölünce gurbete çıkmış. Nereye gideceğini bilmeden öylece yola koyulmuş.
Bizim oralarda Almancı çoktur, gurbetliğin nasıl bir şey olduğunu bilirim az çok. Kaç kişinin yuvası yıkıldı o yüzden, kaç kadın kocasını Almanya’ya, Alman karılarına kaptırıp ortada kalakaldı. Kaç koca köylülerin dedikodusuyla gelip karısını öldürdü. İçine su serpmek için “ben sana yazarım, mektupsuz bırakmam” dedim.
Şimdi sen diyeceksin ki “sen ne rahat kızsın, elin oğlunu teselli etmek sana mı kalmış, baban,ağabeylerin duysa keser seni”. Haklısın, yerden göğe kadar da haklısın abla ama ne bileyim, çok boynu büküktü, içim de ısınmıştı. Göze aldım hepsini. Mektuplaşmaya başladık. Yazdıkça, iyi ki vermişim adresimi dedim. Neler diyordu neler. Hayatımda duymadığım, aklıma hayalime gelmeyen şeyler yazıyordu. Bir de baktık, sırılsıklam aşık olmuşuz birbirimize. Ben baştan inanamadım, sakatım ya. Kapı gibi delikanlı ne yapsın seni, sıkıntısından yazıyor bunları dedim, kaptırmadım kendimi. Ama o, her mektubunda yemin billah bensiz yaşayamayacağını, birkaç santimlik kısalığın aşkımıza engel olamayacağını söyleyip ,askerden gelir gelmez gelip babamdan isteyeceğini yazıyordu.”
Öyle rahat, öyle güzel, su gibi şırıl şırıl anlatıp duruyordu. Biz şehirliler gereksiz yere duvarlar örüp kasıyoruz kendimizi diye düşündüm. Kendime alırken bir çay da onun için, adını bile bilmeden çocukluğunu öğrendiğim bu konuşkan yol arkadaşım için aldım. Devam etmesi için işaret ettim başımla.
“Neyse ablacığım, geliş tarihini yazan mektup ağabeylerimin eline geçmesin mi? Bahtım kara yazılmış bir kere. İki yıldan fazla haftada ikiden hesapla işte, kaç mektup geldi gitti de, sonuncusunda yakalandık. Döve döve canımı çıkardı Allahsızlar. Anam araya girmese ölüm kalırdı ellerinde ama, ne demişler, ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar. Beni kurtarayım derken iki yumruk da o gariban yedi. Senin gibi sakatı alır mı sapasağlam adam, gönlünü eğlendiriyor diyorlardı da başka bir şey demiyorlardı serseriler. Gönül eğlendirip ne yapıyorduysa? Görüşsek, elleyip mıncıklasa haklılar diyeceğim ama, eli elime değmemişti ki… Bu devirde kuru kuru aşk mektubuyla gönül eğlendirmek mi kaldı artık? Öyle olsa askerlik yaptığı yerde bulurdu birini.
Yine de onca dayak, onca hakaretten sonra içime kurt düştü, olanları anlatıp uyardım. Dedim ki, böyleyken böyle oldu, köye gelirsen bu benimle evleneceğin anlamına gelir, yüreğini iyi yokla, düşün taşın, beni evlenecek kadar sevmiyorsan hiç buralarda görünme. Hatta hızımı alamayıp acıdığın için alacaksan sakın ha alma, merhametten maraz doğar diye yazdım. Daha ne yapaydım abla? Aydın ikiletmedi bile. Tezkeresini alıp eski işine geri dönünce hop dedi geldi.
Geliş o geliş işte. Bizimkiler memnun, Aydın desen gözümün içine bakıyor. Bizimkiler bize hiç sorup danışmaya bile bırakmayıp düğün dernek kurdular, kaşla göz arasında baş göz edildik. Hadi ben sakatım, adamdan sayılmamaya alışkınım da Aydın’ın da olup bitene ses çıkarmaması canımı sıktı doğrusu. “Ver parayı ahçı tutucaz,ver parayı çalgıcı tutucaz” Bizimki de gıkını çıkarmadan elinde avucunda ne varsa veriyor. Bu garsonlukta çok para var galiba diye düşünüyorum ben de. Ha,evlendiğimizde Aydın’ın garsonluk yaptığını söylemedim sana değil mi? Garsondu o zaman, hoş hala garson ya!
Neyse uzatmayayım, biz evlendik, İstanbul’a geldik. Allah seni inandırsın, bizimkiler haftasına damladılar. Neymiş ,beni özlemişler. Yalan, tövbe yalan! Ayol yıllardır kaç kere yüzüme baktınız da şimdi özlüyorsunuz. Ağzımı bozup sunturlu bir küfür savurasım geliyor ya, boş ver. Allah’larından bulsunlar. Anama bir şey demem, o emir kulu bir yerde. Ama babama çok kızdım. Be mübarek insanlar, bari birkaç ay geçsin de öyle gelin değil mi? Neyse ablam, anam babam, kazık kadar ağabeylerim gelip nohut oda bakla sofa evimize çöreklendiler. Bir gün, iki gün, beş, on, gitmeye hiç niyetleri yok. Aydın’a diyorum ki tersi göster şunlara gitsinler, yok, gıkı çıkmıyor. Ben böyle sümsük adam görmedim. Ayol diyorum, baksana, bunlar seni de beni de kullanıyorlar, defet gitsinler. Bir baş başa kalalım, evimizi yolumuzu bilelim, tık yok. Ben bunlardan kurtulmaya çalışırken ne yapsa beğenirsin, para yetmiyor diye gidip bir iş daha buldu, iki yerde birden çalışmaya başladı. Adamın yüzünü gören cennetlik… Çalışmakla iş bitse, elim iş görür ben de çalışırım ama, derdim başka. Yıllarca sakatım diye bana yapmadıklarını bırakmayan bu heriflere hizmet etmek zoruma gidiyor. Babama da, ağabeylerime de iki dünyada da hakkımı helal etmem. Baktım olacak gibi değil ablam. Geçtim Aydın’ın karşısına “ bak dedim, ya evinin erkeği olur, bu fazlalıkları sepetlersin evden, ya da ben gidiyorum” Sanıyorum ki artık bir şeyler yapar. Öyle baktı baktı yüzüme , hiçbir şey demeden kalkıp işe gitti.
Kalk kızım Seher dedim. İnsanın sakatlığı içinde olmasın da bacağında olsun, yalpalaya yalpalaya da olsa sen kendin kurtaracaksın kendini. Bir komşum vardı, dul. Yıllardır kendi başına yaşarmış. Sultanhamam’da bir konfeksiyona çocuk elbiseleri dikiyor. Gittim konuştum, “abla” dedim. “Ben o evde oturdukça bizimkiler yan gelip yatacak, kocama besletecekler kendilerini. Aydın’dan da umudumu kestim, geberinceye kadar çalışacak ama ağzını açıp gidin diyemeyecek bunlara. Düt demeye dudak yok herifte. Ben ortadan kaybolursam, bizimkiler gider, o da kurtulur, ben de.”
Senden iyi olmasın, çok iyi kadındı. Feleğin sillesini nereden yemiş kim bilir. “Tamam kız” dedi. “Gel bana, istediğin kadar kal”. “Olur ama bir şartla” dedim. “Ben kimseye yük olmak istemem, bir süre ben ortalarda görünmeyeyim, sen dikişleri iki kat al, ben de dikerim. Bizimkiler memlekete döndükten sonra da başımın çaresine bakarım zaten”. Onu da kabul etti, Allah bin kere razı olsun.
Hemen ertesi gün iki üç parça eşyayı üst üste giyip bakkala gidiyorum diye çıktım evden, bir daha da dönmedim. Ev sahibimin mahalleliden duyup anlattığına göre bizimkiler dellenmiş, aramadık yer bırakmamışlar. İzmir’deki yıllardır arayıp sormadıkları halama bile gitmişler. Üç dört gün sonra mektubumu alınca, onu da Sirkeci’deki postaneden yollattıydım, umudu kesip tası tarağı toplayıp dönmüşler. Bizimkine güvenemediğimden, belki onlara haber verir geldiğimi diye, hemen ortaya çıkamadım. Azıcık beklesin sünepe, dedim. Anneme bir mektup yolladım, memleketteki bir arkadaşımın adresine, evdeki kimseye hiçbir şey söylememesi için de sıkı sıkı tembihledim. Ne olur ne olmaz diye adres falan da yazmadım zaten. İstanbul’da olduğumu bilseler bile kolay mı bulmak. İğneyle kuyu kazmaları lazım.
Şu hayatın cilvelerine akıl sır erecek gibi değil be abla. Ben kendimi kurtarayım diye uğraşırken konfeksiyon atölyesindeki kesimci ustası bana aşık oluvermesin mi! Gelip giderken görmüş gözüne kestirmiş. Maymun gözünü açtı artık. İstanbul havası soluduk nereden baksan. Seher, dedim. Bu sefer iyice yoklayıp, adamın ne mal olduğunu anlamadan rahatını bozma. Öyle boyla posla olmuyor bu işler. Aydın’ın da kalıbı yerindeydi, ne oldu? Allah seni inandırsın abla iki sene, tam iki sene oyaladım adamı. Neler etmedim bilsen. Allah bunun için günah yazdıysa, yatacak yerim yok valla. Ama hakikaten has adammış, testlerin hepsini geçti. Ondan sonra çıktım karşısına kocamın. Boşa beni, benden sana bu saatten sonra karı olmaz, dedim. Nedenini bile sormadı salak! Bir celsede boşandık. Boşanmadan sonra bir süresi varmış , bekleme süresi … O arada nüfus kütüğümü de getirttim buraya. Evlendik. Nur topu gibi iki evladımız oldu. Onlarda da sakatlık çıkar mı, bana çekerler mi diye çok endişelendim, çok bunaldım gebelikte ama ikisi de sapasağlam çok şükür. İkimiz de çalışıyoruz, çocuklar okuyor. Büyüğü kız, liseye başladı, küçüğü ,oğlan. O da orta birde bu sene. İyi okuyorlar şimdilik. Allah zihin açıklığı versin okusunlar, kimseye muhtaç olmasınlar. Onun için dua ediyorum hep.
Aydın’ı sorarsan Hala Kumkapı’da çalışıyor. Bazen çoluk çocuk toplanıp balık ekmek yemeye gidiyoruz. Kocam sever ailecek oraya buraya götürmeyi ama daha lüksüne bütçemiz yetmez. Özellikle onun çalıştığı yere gidiyorum. Kocam, şimdiki yani, bir kere de başka yere oturalım, neden ısrarla burayı istiyorsun diye soruyor. Buranın manzarası daha iyi de ondan diye cevaplıyorum. Neden mi Aydın’ın çalıştığı yere gidiyorum? Ay ne bileyim ben abla, insanız işte, akıl sır erer mi? Hınzırlık de, şeytanlık de, ne dersen de işte! Neleri kaçırdığını gözüne sokmak istiyorum herhalde.
Ay sabah sabah kafanı şişirdim senin de. Hakkını helal et, kusuruma bakma güzel ablam. Bizim konfeksiyonun kartını vereyim bak, çocuğun falan varsa gelir elbise alırsın. Toptan satış var burada, ama beni Seher yolladı dersen seni boş çevirmezler. Hadi güzel ablam geldik neyse, çenemden kurtuluyorsun. Allah yolunu açık etsin. Hayırlı günler sana.”
O elindeki paketle yalpalayarak uzaklaşırken, kaşla göz arasında elime sıkıştırdığı kartla arkasından bakakalıyorum. Sana da iyi günler demeyi bile akıl edemeden… Acelesi olanlar itişip kakışarak kendilerine yol açmaya çalışırlarken Seher’in yaklaşık yirmi dakikada özetleyiverdiği hayatın ağırlığıyla sersemlemiş vaziyette öylece oturuyorum. Katman katman keder, bozgun, düş kırıklığı, yüklü bir yaşam öyküsü ama onun ağzında nasıl da sıradan, olağan ve gündelik… Bunca trajedinin altından çıkmış bu kadının; başı ne kadar dik, ne sağlam basıyor ayakları… Hele o dudağının kıyısına iliştirdiği umursamaz gülümseyiş yok mu?
Biz endişeli entelektüeller ufak tefek dertlerimizi köpürtüyor olabilir miyiz?


Comments (1)
Dilek Ekmekcioğlusays:
21 Kasım 2021 at 11:13Kesinlikle olabiliriz çok güzel bir hikaye ❤️