
Tren gecenin içinde hızla ilerliyor. Son durduğumuz istasyonda inenlerin ardından, kompartımanda sadece iki kişiyiz. Benden biraz daha genç, otuz yaşlarında gösteren kumral, zayıf yol arkadaşım karşımdaki koltuğa uzanmış, uyuyor. Bir ara ben de onun gibi yapıp yatmayı aklımdan geçirdim ama değmez diye düşündüm. İneceğim istasyona ancak on beş yirmi dakikalık bir yolumuz var.
Pencerenin yanına geçtim; belki bir şeyler görürüm diye burnumu cama dayadım. Karanlık; Ne ay, ne yıldızlar, ne de herhangi bir ışık…Oyalanmak için yağmurun camdaki oyununu izledim bir süre. İri damlalar cama değer değmez yayılıyor, aceleci zig zaglar çizerek trenin geride bıraktığı tarafa doğru ilerlerken birbirine karışıyor. Bir kaç tanesini işaret parmağımla takip etmeye çalıştım. Gözüm yarısına kadar kemirilmiş tırnağıma takılınca irkildim. Vagonun ölgün ışığında korkunç bir yaraya dönüşmüştü.
Elimi aceleyle cebime sokup ayağa fırladım. Koridorda yürüyerek geçireceğim kalan zamanı. Bir kumaş hışırtısı, ardından döşemeye çarpan tahtanın tok sesi… Şemsiyemi devrildiği yerden alırken yol boyunca ağzını açmayan gencin soluklarını dinledim. Uyanmamıştı, hafifçe kıpırdanıp yan döndü. Onu nereden tanıdığımı bir kez daha düşündüm, çıkaramadım.
Serin hava iyi geldi. Uyuşan bacaklarımı az sonraki uzun yürüyüşe alıştırmak için birkaç adım attım, eğilip kalktım. Lavaboda yüzüme su çarpıp darmadağın olmuş saçlarımı parmaklarımla düzelttim. Kazağımın kıvrılan yakasına çeki düzen verdim. Gözlerimi ovuşturup bakışlarımı canlandırmaya çalıştım. Ne yapsam boşuna…Gece yolcularına özgü bu kara sarı suratı, şişmiş göz kapaklarını düzgün göstermenin yolu yok. Hem neden? Kimin için? İstasyonda karşılaşacağım insanlar da benden farklı olmayacaklar ki. Yorgun, bezgin birkaç görevli, sarsılıp sallanmaktan paçavrası çıkmış yolcular… Görünüşünü umursama lüksüne sahip insanlar sınıfından değiliz biz. Yaşam trenini kaçırmışlar sürüsü, doğuştan kaybedenler… Adam sen de!
İneceğim yere yaklaşırken yerime döndüm. Uyuyan adam iyice yan dönmüş, gelincik desenli parlak kravatı koltuktan aşağı sarkmış. Yerde, tam cebinin hizasında bir anahtar demeti… Dönen tekerleklerin ritmine uyarak sallanmasını seyrederken yolculuğun başından beri zihnimi kurcalayan sorunun yanıtını buldum. Bu genç adam kardeşime benziyor, en küçüğümüze… Babamın yiğidi, annemin yere göğe koyamadığı tekne kazıntısı… Özellikle, ara sıra seğiren kasları yüzünde bir anlığına görünüp kaybolan bir sırıtış yarattığında… Aynı pörsük yanaklar, aynı bön ifade, aynı hımbıllık… Nasıl fark etmedim daha önce? Bilmesem, tıpkı ikizi… Dünyada kendinden başka kimse yokmuş gibi yayılıp yatması bile aynı. Elimle şöyle hafifçe dürtüklesem yerinden fırlar fırlamaz ana avrat dümdüz gideceğinden adım gibi eminim.. Kardeşimin çocukluğundan beri dilinden düşürmediği, yakası açılmadık kelimeler ardı ardına sıralanacak. Babamın hiç üşenmeden bir bir öğrettiği, eve gelen her misafirin karşısında övünçle tekrarlattığı küfürler… Kardeşim, çocuk ağzına hiç yakışmayan kelimeleri yarım yamalak söylerken ilk kez duyuyormuş gibi keyifle dinler, gözünden yaş gelinceye kadar gülerdi. Her seferinde ilk kez duyuyormuş gibi hem de… Babamın evdeki tek gülme nedeniydi bu çirkin, benim ağzımdan çıksa dayak sebebi olan sözler…
Okula başladığında bu zengin küfür dağarcığı başına epeyce dert açmış, öğretmeni tarafından çağrıldıktan sonra babam bile tavır değiştirmişti. “Okulda söyleme,” diyordu. “Kendi aramızdayken, ben isteyince…Vay köftehor, öğretmene bile küfretmiş” deyip kahkahayı basıyordu ardından da.
İlkokulu, ortaokulu sene kaybetmeden atlamış ama lisede takılmıştı. Babam her yıl başka okula nakil yaptırarak, dönem ortasında şube değiştirterek zar zor üçe kadar getirmiş, orada pes etmişti. Annem eşe dosta, komşulara “öğretmenler çocuğumun yakışıklılığını çekemiyor, takıyorlar,” diye dert yanıyordu. Her fırsatta içtiğini, cebine konan harçlığın tümünü kumara yatırdığını hepimiz biliyorduk ama yüzüne vurulmazdı. Delikanlı adamdı, yapardı. Bizim gibi pısırık olmayacaktı o. Sapına kadar erkekti.
Kardeşimi en son birkaç yıl önce kredi kartı borcu yüzünden baba evimiz satıldığında görmüştüm. Dede yadigarı, annemin gelin geldiği ev… Benim, kardeşlerimin doğduğu, bahçesinde çocukluğumuzun en güzel maceralarını yaşadığımız, koca bina yok pahasına başkalarının eline geçmişti. Alttan alacağını, birazcık da olsa utanıp ezilip büzüleceğini sanırken, o bankalara, dar gününde borç vermeyen arkadaşlarına sövüp sayıyordu.
İstasyonun ışıkları görünüp tekerleklerin ritmi yavaşlarken çantamı, yağlı paket kağıtları, buruşuk peçete dolu plastik torbayı alıp kalktım. Yerdeki anahtar destesi donuk donuk parlıyordu. Sakin soluklarla uyumakta olan adama bir göz atıp elimi uzattım. Ucunda çiçekli bir nazar boncuğu sallanan deste hafif bir ses çıkararak peçetelerin arasına düştü. Kardeşimin kopyası zibidinin az ötede duran ayakkabıları da…Vagon kapısında dikilip derin bir nefes aldım. Yağmur dinmiş, ortalığı mis gibi toprak kokusu sarmıştı. Islak betonda koşar adım doğruca çöp kutusuna yürüdüm. Elimdeki torba plastik kovanın dibine çarpınca neşeli, tok bir ses çıkardı. Hafiflemiştim, bir şarkı dolandı dilime. Islık çalarak istasyondan çıkarken biri tuhaf tuhaf baktı yüzüme, gülümsedim.


Comments (7)
Melih AKGÜLsays:
29 Temmuz 2022 at 10:17Vay Hınzır!!!
adminsays:
14 Ağustos 2022 at 22:31:)))
Dilek Ekmekcioğlusays:
29 Temmuz 2022 at 10:36Şahane eline yüreğine sağlık toplumumuzu bu kadar öz anlatan iç buran ve gerçekçi ❤️👏
adminsays:
14 Ağustos 2022 at 22:30SAĞ OL CANIM. BEĞENDİĞİNE SEVİNDİM
Erolsays:
29 Temmuz 2022 at 21:18Ne güzel! yazmışsınız,hayran kaldım.
adminsays:
14 Ağustos 2022 at 22:29SAĞ OL EROL.
Özlemsays:
29 Eylül 2022 at 18:21❤️