Press ESC to close

POLİSİYE YAZMA REHBERİ

Bu bir zerrinsoysal.com hizmetidir.

Pandemi dönemi bende yeni bir ilgi alanı oluşturdu:Polisiye. Nedenini nereye bağlayacağımı bilemediğim bir merak… Sosyal yaşamdan soyutlanıp eve tıkılmanın etkisi de olabilir, medya aracılığıyla üstümüze boca edilen gerçek yaşamdaki şiddetten kaçma, korunma refleksi de… İkinci seçenek daha çok öne çıkıyor sanki polisiye merakımda… Televizyonu sadece film izlemek için kullandığım, yani ulusal kanalların tam günü kapsayan “reality show” larına maruz kalmadığım halde hangi taşı kaldırsam önüme çıkan şiddetle baş edebilmek için bilinçaltımın kendiliğinden oluşturduğu bir savunma mekanizması olma ihtimali ağır basıyor.

Aferin bilinçaltıma! İçinde kaç ceset yatıyor olursa olsun kitabı kapattığım an huzurlu dünyama geri dönüyorum. Evimin güvenli ortamında moraran gözler, patlayan dudaklar, deriyi delip geçen kemikler yok. Çocukluk travmasını atlatamayıp ortalığı kana bulayan katiller, intikam peşine düşüp başkalarının yanı sıra kendi hayatını da çöpe atan sapıklar yok.

Gerçek yaşam öyle mi ya? Öz evladını elleriyle boğanlar mı istersin, boşanmak istedi diye yıllarca aynı yastığa baş koyduğu kadını mutfak bıçağıyla delik deşik edenler mi? Ya çocuklar, el kadar bebeklerin uğradığı tecavüzler, bir lokma ekmekten başka beklentisi olmayan kedilere köpeklere yaşatılan işkenceler… Birebir tanık olmasam da böyle bir bilgiyi edinince bende ne rahat kalıyor ne huzur… Gerçek yaşam insan zihninin yaratabildiklerinden çok daha korkunç, acımasız…

Lafı amma dolandırdım. Ne kadar birikmişse artık…Gelelim yazma işine.

Dövize dayalı ekonomimiz sadece tuvalet kağıdını erişilmez kılmadığından yeni kitapların basılması zor görünse de yazma meraklısı çok. Ben dahil hemen hemen herkes kendi çapında Dostoyevski… Kendimden ümidi kestiğimden polisiye yazmaya soyunanlara birkaç önerim olacak. Hadsizliğim için kimseden özür dileyecek değilim. Burası Zerrinistan, benim cumhuriyetim. Ne istersem yazarım. Akıl da veririm, ayar da…(Niye celallendiysem şimdi)

Çok satılan, onlarca dile çevrilen bir polisiye yazmak için öncelikle defolu bir kahramana ihtiyaç var. Sağlıklı, işinde gücünde, özel hayatı düzgün karakterlerden bir numara olmuyor. İlla bir eksiği, sorunu olacak. Bu defo alkol veya madde bağımlılığı da olabilir özel yaşamdaki bir problem de… Örneğin ağır hasta, özel bakım gerektiren bir aile bireyi, bitti bitecek bir ilişki, sürekli arıza çıkaran bir eş, bir sağlık sorunu vs.

Çoğunlukla polis olan kahramanın birlikte çalıştığı kişilerle de sorunları olmalı. Yerine göz dikmiş bir meslektaş, işten uzaklaştırmak için bahane arayan kompleksli bir üst, vakayı elinden almak için fırsat kollayan başka birimler… Basın olayların açığa kavuşması için kahramanı ha bire sıkıştırmakta, yetmiyormuş gibi siyasi otorite de konuyu ört bas etmesi için kahramana gözdağı vermektedir. Polisiye romanın kahramanı çok yönlü baskı altındadır kısacası. Ben okuduğum onca kitapta bir cinayeti şöyle ağız tadıyla, enine boyuna çalışarak çözen bir polise rastlamadım. Okuru tıknefes olmaktan koruyacak soluklanma anlarında- yani yazar kahramanımızın özel yaşamına dair sakin bir sahne yazdığında- bile uzun sürmez huzur. Bir telefonla, mesajla, ani gelişen bir olayla şak diye kesilir. Polisimiz içkisini, yemeğini, öpüşmesini yarıda bırakmak zorunda kalır.

Kahramanınızı ete kemiğe büründürdükten sonra ona bir de çömez bulmalısınız. Don Kişot’un Sancho Panza’sı gibi bir şey…Acemi, birazcık da sakar ama iyi niyetli bir yardımcı… Faydasından çok zararı dokunmalıdır çoğu zaman ama hikayenin ilerleyen bölümlerinde beklenmedik bir hamleyle kahramanın canını kurtarırsa tadından yenmez.

Bu kadarı da yetmez kahramanınıza çelme takmaya. Konuyu daha ilginç kılmak için başka engeller de yaratmalısınız. Hava durumu örneğin.. Katili tam yakalayacakken sis basmalı, yağmur bardaktan boşanırcasına dökülüp önünü görmesine mani olmalı, kar yolları kapatmalı vs.

Kahraman her an dağılacak, parçalarına ayrılacakmış gibi duran külüstür bir araba kullanmalı. Acil bir kovalama sahnesinde illa tutukluk yapacak bir emektar. Yazarlar yarattığı karaktere neden jilet gibi bir otomobili çok görür bilmem. Sanki parası cebinden çıkacak. Hadi bizim polisin maaşı daha eve varmadan bitiyor, yeni arabayı nasıl alsın diyelim ama yaşam standardı yüksek ülkelerin polisiyelerinde de kahraman hep yandan yemiş otomobillere bindiğine göre demek ki polisiyenin yazılı olmayan bir kuralı bu.

Polisiyenin olmazsa olmaz kurallarından biri de romanın sonlarına doğru, yani yakalanmak üzereyken katilin doğrudan polise ya da yakınlarından birine saldırmasıdır. Ölümle sonuçlanmayan ama okurun yüreğini hoplatıp ne olacağını öğrenmek için satırları atlaya atlaya ilerleyeceği gerilimi yaratacak bir saldırıdır bu. Abartmayı seven bazı yazarlar işi büyütüp ciğer deldirmeye, kol bacak koparmaya kadar götürürler bunu ama hikayenin inanılırlığını zedelediği için kitapları milyonlar satan bir isim olmadıkça bu yola başvurulmasını önermem.

Roman ilerledikçe cinayet ya da cinayetlerin çözülmesi iş olmaktan çıkıp kişisel bir soruna dönüşmelidir. Bu da başarılı bir polisiye için olmazsa olmaz kurallardan biridir. Romanın son çeyreğinde artık kahramanımızın cinleri tepesine çıkmış, katille hesaplaşması şahsi bir mesele olmuştur. “El elin eşeğini ıslık çalarak arar” atasözünü doğrulamaya mı yarar bu gelişme bilemiyorum ama bir noktadan sonra katili yakalamak polisimiz için bir ölüm kalım meselesine dönüşür.

Bir de işin teknik yanı var. Polisiye roman yazmaya soyunan biri silahlar hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Öyle tabancayı çekti vurdu demekle okuru tatmin edemezsiniz. Hangi markadır o alet? Ağır mıdır, hafif midir , nerede taşınır, delip geçer mi yoksa teni geçip bedenin içinde mi kalır, yakından mı etkilidir uzak mesafeden mi? Benim gibi silahları sadece filmlerde görmüşseniz moralinizi bozmayın. Kolaca edinilecek bilgilerdir bunlar. Asıl önemli ve edinilmesi zor olan bilgi cesetlerin durumudur. Bu noktada gasilhane görevlisinden ziyade adli tıp uzmanına danışmanızı öneririm.

Sıra geldi olayın geçeceği mekanları belirlemeye…Bu konuda sözü Google Map’a bırakıyorum. Yeri gelmişken bir zamanlar ülkemizde çok ilgi gören Mike Hammer romanlarını çeviren Kemal Tahir’in, okur taleplerine yetişemeyince New York haritasını önüne koyup adımını atmadığı şehirde geçen polisiyeler yazdığını söylemeliyim. Kısacası edebiyatımız Frank Morrison Spillane’in yazdığı gerçek Mike Hammer romanlarından çok daha fazlasına sahip. Aynı yöntemi siz neden kullanmayasınız ki? Üstelik günümüz teknolojisi haritadan daha fazlasına ulaşma imkanı sunarken…

Son söz: Eğer kahramanınız bir erkekse mutlaka kadınların çekiciliğine dayanamadığı, ilk fırsatta mıknatıs misali dudaklarına yapıştığı biri olmalı. Hayatınızda hiç mi Bond- James Bond filmi izlemediniz yahu!

Haydin kolay gelsin!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir