Press ESC to close

VAZGEÇEBİLME ERDEMİ

Vazgeçebilme Erdemi

ve saygılı olma adına söylediğimiz yalanların aşındırdığı değerler

Dün akşam izlediğim bir oyunun düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum sizlerle. Buna bir çeşit iç dökme ya da serzeniş de diyebiliriz.

Oyun tüm dünyanın tanıdığı iki Türkten biri olan büyük şairimizin bir eserinden alınan hikayelerden oluşuyor. Dekor şahane, müzikler alanında kült olmuş şarkılara eklemlenmiş geçişlerle oluşturulmuş, oyuncuların her biri değerli isimler… Özellikle aralarından biri tiyatromuza yıllarını vermiş, gelişmesine büyük katkıları olmuş çok değerli bir sanatçı. Tiyatroya adanmış yaşamına saygım nedeniyle isim vermiyorum, vermeyeceğim de. Önemli de değil zaten çünkü değinmek istediğim nokta kişisel bir durumdan ziyade toplumun genelinde yaygın olan bir hastalık: vazgeçememek.

İnsan ölümlü olduğunu bilen tek canlı. Bu onun trajedisi. Psikoterapist ve yazar İrvin Yalom’a göre insanın tüm psikolojik sorunlarının kökeninde bu uğursuz bilgi var. Her inanç sisteminde öyle ya da böyle var olan öteki dünya yaratımı da dehşet verici bu bilgiyle baş etme, cılız da olsa bir teselli olanağı yaratma çabasının ürünü… Bu yüzden asla hayvanlar gibi anda, şimdide yaşayamıyor, ya geçmişe öykünerek ya da gelecek için kaygılanarak tüketiyoruz zamanımızı. Ancak, atalarımızın kestirmeden söylediği gibi “korkunun ecele faydası yok” Öleceğiz, hepimiz, istisnasız her birimiz… Bizden önce gelen milyarlarca insan gibi biz de er ya da geç dünyadaki misafirliğimizi tamamlayıp yok olacağız.

Kaçınılmaz son birdenbire de gelmiyor üstelik; göstere göstere, duvulla zurnayla yaklaşıyor. Doğumdan başlayarak kazandığımız beceriler belli bir yaşı geride bırakırken gitgide azalıyor. Maddi varlığımızı oluşturan bedenimiz gevşiyor, büzülüyor, çöküyor. Günden güne eksiliyoruz. Duyuşumuz, görüşümüz zayıflıyor, reflekslerimiz yavaşlıyor, tat alma duyumuz bile usul usul terk ediyor bizi.

Bu hazin gerçek apaçık ortadayken, kabullenip kalanların tadını çıkarmak yerine yok saymak çok anlamsız değil mi? Bir zamanlar sahnelerde fırtına gibi esip gürlemiş, unutulmaz karakterler yaratarak milyonların gönlünü kazanmış bir oyuncunun ayaklarını sürüyerek, dili dolanarak rol yapmaya çalıştığını görmek kime ne yarar sağlıyor? Dünyanın her köşesinde milyonların tüyleri ürpererek okuduğu, dinlediği mısraları takma dişleri ağzından fırlamasın diye geveleyerek dillendirmek en başta o şiirlerin sahibine saygısızlık olmuyor mu? Ya kendine… Bir zamanlar yürek çarpıntılarıyla izlendiğini hisseden, defalarca sahneye çağrılıp bravo sesleriyle ayakta alkışlanan oyuncunun üç beş cılız alkışla sahneden inmeye razı gelmesinin sebebi nedir? Tiyatronun temelini oluşturan sözü hakkını vererek dillendiremediğinde kenara çekilmek, seyircinin hayalinde gençlik yıllarında canlandırdığı karakterlerle yaşamak daha onurlu bir tavır değil mi?

Bu gereksiz çabayı son yıllarda dilimize pelesenk olan ego sözcüğüyle açıklayamıyorum ben. Bir çeşit ince hastalık, kökü derinlerde patolojik bir durum, hadi lafımı esirgemeyeyim bir tür hadsizlik bence… Seksenine merdiven dayamışken otuzlarını süren bir karaktere bürünmeye çabalamak- üstelik ortada o yaşlarda çok sayıda iyi oyuncu varken- seyirciye de yazık etmek anlamına gelmiyor mu?

Oyuncuyu bu yersiz özgüvene iten ölüm korkusu mudur, unutulmama arzusu mudur, ya da benim akıl edemediğim başka gerekçeleri mi vardır bilemiyorum ancak ortaya çıkan ürün yenilir yutulur gibi değil. Yazık gerçekten yazık!

Konumuzla doğrudan ilgi olmasa da beni bir seyirci olarak dehşete düşüren son sahneden söz etmezsem olmaz. Çatlarım. Güzelim dekorun bir köşesinde bir ölüm yaşanırken daha yüksekteki platformun üstünde bir bebek dünyaya geliyor. Umutların tükenmemesi gerektiğini sembolize eden güzel düşünülmüş bir final. Düşünülmüş de doğum yapan kadının elindeki düğümlenmiş bez parçası bir bebek görüntüsü vermekten o kadar uzak ki insanın umutlanmak şöyle dursun sinirinden saçlarını yolası geliyor. Bu mudur işine, sanatına saygı? Bu mudur binlerce yıllık geçmişe sahip yedi güzel sanattan biri olan tiyatronun hak ettiği emek? Bu kadar mı zordur plastik bir bebeği kundaklayıp daha gerçek bir görüntü yaratmak?

Eve döndüğümde bu oyunla ilgili bulabildiğim yorumlara göz attım. Okuduklarım beni hiç şaşırtmadı. Hep yaşadığımız hikaye…Bütün mesele isim olana kadar. Adınız seçtiğiniz alana altın harflerle yazıldıktan sonra ömür boyu o şöhretin ekmeğini yiyorsunuz. Kimin haddine onlarca ödül almış sanatçıyı eleştirmek? O ne yaparsa muhteşemdir, şahane bir iş çıkarmıştır. Eleştiriye toplumca tahammülsüzüz. Tamam ama hiç değilse sessiz kalın, görmezden gelin değil mi? Ne gezer!

Benim verdiğim paraya, harcadığım zamana acıyarak çıktığım oyun başrol oyuncusuyla yapılan röportajda göklere çıkarılıyor. Yaşlı bir oyuncuya, tiyatro emekçisine saygının gereği bahanesiyle geçiştirilemeyecek kadar vahim bir samimiyetsizlik, abartı söz konusu… Ömrünü sanatına adamış birinin elbette hakkı verilmeli, gereken saygı gösterilmeli. Ancak yöntem bu olamaz, olmamalı.

Sırf şöhretli biri sahneledi, oynadı diye kötü bir oyunu övmek izleyicinin sanat algısını yozlaştırdığı gibi rutubetli bodrumlarda, soğuk, tavan arası gibi daracık mekanlarda tiyatro yapmaya çalışan, çok da iyi işler çıkaran yetenekli gençlerin emeklerine yazık etmek anlamına gelir. Bu zihniyet değişmeli, ortalığı kırıp dökmeden gerçekçi eleştiriler yapmayı öğrenmeliyiz. Yeri ve zamanı geldiğinde köşemize çekilip meydanı ardımızdan gelenlere bırakmayı da… Hem de acilen…

Not: Üstteki resmin konuyla hiç bir ilgisi yok. Özel ve duygusal nedenlerle paylaştım.

Comments (2)

  • Özlemsays:

    6 Ocak 2022 at 21:08

    Safinaz kuzuma da, Daisy kuzuma da bizi o kararı vermek zorunda bırakmadan gittikleri için müteşekkirim. Keşke yarıda çıksaydık akşam, bak okuyunca yazdıklarını bi kere daha sinirim bozuldu…Gitmeyi bilmek önemli…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir