
Bir kitaptan yola çıksa da bu bir tanıtım ya da eleştiri yazısı değil. Olsa olsa kitabın bende yarattığı çağrışımlar…
Wolfgang Borchert’in Ama Fareler Uyurlar Geceleyin adlı kitabını okuyorum. Kısa kısa yazılardan oluşuyor. Öykü değil, deneme de sayılmaz. Anlatı diyebileceğimiz, şiirsel bir dile sahip, çoğu kısacık yazılar…
Çocuk yaşta İkinci Dünya Savaşına Alman cephesinde katılmak zorunda bırakılan ve savaş sırasında yaşadığı olumsuzluklar yüzünden yirmialtı yaşında dünyadan ayrılan yazar ardında başarılı eserler bırakmış. Yıllar önce Kapıların Dışında oyununu izlediğimde günlerce etkisinde kalmış, kendime gelememiştim.
Savaşın kötülüğü, neden olduğu acılar sanatçılar tarafından çok kez, son derece başarılı eserlerle anlatıldı. Edebiyattan bir kaç örnek verirsem Boyalı Kuş- Jerzy Kosinski, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Erik Marie Remarque, Gecenin Ucuna Yolculuk – Celine ilk aklıma gelenler. Tolstoy’un destansı eseri Savaş ve Barış’ı elbette en başa koymak lazım. Sinema sanatı da savaşın yıkımını anlatan başarılı yapıtlarla dolu.
İnsanlık trejedileri yüreği taşlaşmamış herkesin içini acıtıyor ama birebir yaşamışların anlatımı bambaşka. Wolfgang Borcherd’in satırlarını izlerken savaş meydanlarında bulunmuş insanların sağ salim memleketine dönse bile yaşamına kaldığı yerden devam edemeyeceğini anlıyorum. Hiç tanımadığı, görmediği, kişisel hiç bir ilişkisinin olmadığı birilerini öldürmüş, en yakınındakilerin varlıktan yokluğa geçişine tanıklık etmiş biri bedenen sağliklı görünse de ruhen sakatlanıyor. Üstelik hiç bir tedaviyle, ameliyatla, protez desteğiyle sağaltılamayacak bir yaralanma bu. Dünya artık sıradan insanın dünyası değil onlar için. Çiçeğim kokusu, güneşin doğuşu batışı, evler ,sokaklar bambaşka anlamlara bürünüyor.
Savaş, tarihçilerin dilinde iki takvim sayısı, çoğu zaman imzalandığı kentin adıyla anılan bir anlaşma, ölü yaralı sayısını belirten rakamlardan ibaret. Siyasi güçler, savaş alanını görmeden masa başında karar verenler için propaganda aracı… Yaşayanlar içinse cehennem. Sadece cephede olanlar için de değil, geride kalanlar da aynı ateşte yanıyor.
Günümüze ve kendi topraklarımıza gelirsek; son yıllarda Suriye topraklarından gelen şehit haberleri artık tek satırlık…Kimse konuşmuyor yitip giden gençlerimizi…Yitirdiğimiz her askerle birlikte sevenlerinin de hayatı kararıyor ve bizler neden orada bulunduklarını, neler yaşadıklarını, ne uğruna yaşamdan koparıldıklarını bilmiyoruz. Bilemiyoruz.
Sözlü kültürden yazıya geçememenin yarattığı kuraklık kültürümüzün her alanında kayıplara neden oluyor. Dostlarım bilirler; her yeri geldiğinde yazmayı öğütlerim çevremdekilere.Herkes yazar olmak, kitap yayınlamak zorunda değil ama hepimizin bir hikayesi, gelecek kuşaklar için değer taşıyan anıları var. Hiç değilse günlük tutalım her birimiz.
Wolfgang Borchert’ i okurken her seferinde süslü adlar verilen sınır ötesi operasyonlara katılan askerlerimizin yaşadıklarını merak ediyorum. Cephede yaşam nasıldır? Neler hissederler? Ne yerler, ne içerler, giysileri nasıldır? Banyosu temizliği…Keşke diyorum keşke o operasyonlara katılan gençlerimiz de yazsa, anlatsa yaşadıklarını… Belki bir kısmı devlet sırrıdır, bilemem ama yine de açıkça paylaşabilecekleri anıları vardır mutlaka.
Onlar yaşadıklarını anlatırlarsa gösterişli adların ardında yaşananlar bu ülkenin insanları için tek satırlık birer haber olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünür. Sloganlarla yaşamaktan, dünyayı birkaç politikacının söyledikleriyle algılamaktan kurtuluruz.


Bir yanıt yazın