Press ESC to close

Duvarı aşmak

Evin en güzel saatleri… İkindi geçmiş, akşam henüz bastırmamış. Güneşin solgun ışıkları salonun alt ucuna kadar gelip her yeri yumuşakça aydınlatıyor. İşten az önce geldim. Ekmeği, meyveleri mutfağa bırakıp üstümü değiştirdim. Çıkardığım giysilerle birlikte işin tüm stresini de soyunuyorum sanki. Yumuşacık, rahat ev elbisemi geçirdim üstüme, evimin kadını oldum. Yüzümü yıkarken saçımdaki beyaz tellerin çoğaldığını fark ettim. Ne kadar erken, daha yirmi beşime yeni girdim.

Mutfaktayım. Dünden kalan kuru fasulye yeter. Yanına bir pirinç pilavıyla çorba yapmalı. Pilav soğuyunca iyi olmaz. Pirinçleri ıslatayım da Ali’nin gelişine yakın yaparım. Ama kızımın muhallebisini şimdiden yapmalı, ancak soğur. Dünden sözüm var yapmazsam darılır. Kakao da koysam mı ki? Yok koymayayım tembihledi beyaz muhallebi diye.

Muhallebiyi karıştırırken öbür elimle kaseleri diziyorum. Bu arada ağzım da boş durmuyor. Hüzünlü bir şarkı mırıldanıyorum. Vay canına üç iş birden ha… Anacığımın kulakları çınlasın.”Sende bu tembellik varken alanlar üç gün sonra geri getirir “derdi. Gelsin de hamaratlık görsün. Hadi canım sende! İlla bir kusur bulurdu. Ne bulabilirdi, ne derdi mesela? Hah tamam “ ben olsam sabah işe gitmeden yapardım, ama sen sabahları koca kıçını kaldıramıyorsun ki” Kusur bulma uzmanı Melahat hanım…

İşim bitince salona geçip eve gelirken aldığım dergiyi karıştırıyorum. Bir tiyatro duyurusu: Küçük sevinçler bulmalıyım- tek kişilik oyun. Keşke izleyebilsem ama şehrimizde tiyatro yok ki. İzleyebilsem küçük sevinçlerle mutlu olma konusunda bir şeyler öğrenebilir miydim?

İyi bir iş , dürüst bir eş, dünya tatlısı bir çocuk. Hiç bir eksiğim yok görünürde.

Yapma Selma, Kendine dürüst ol, lafı dolandırma. Sorunun Ali’yle ilişkinizden kaynaklandığını çoktan keşfettin de adını koyamıyorsun bir türlü. Görünürde hiçbir sorun yok. Sabah işine gidip akşam evine gelen bir koca. İçkisi kumarı yok. Gözü dışarıda değil..Eeeee.. Bir kocadan daha ne beklenir? Ne beklenir sahi? Duvar, bir duvar var bizi ayıran. Sarıldığımda bile hissediyorum onu. Nedir bu duvar? Gözle görünmez, elle tutulmaz ama var işte. Ali inkar etse de ulaşamıyoruz birbirimize. Ya da ben ulaşamıyorum, bilmiyorum.. Bilemiyorum.

Ön yargılı mı davranıyorum? Yeterince çaba harcamıyor muyum Ali’yi anlamak için. Hiç mi çaresi yok şu sadece bana görünen duvarı kaldırmanın? Öte yana geçmek için yeterince çaba harcadım mı? Dene bir kez daha, ne kaybedersin? Bir kez daha yaralanayım değil mi? Her seferinde bir daha dağıldım, yaralandım, kırıldım. Her seferinde duvar daha da yükseldi, aşılmaz hale geldi. Yine öyle mi olsun? Ya bu kez değişirse durum. Gerçekten görerek bakarsa yüzüme? Karşısında bir insan, bir kadın durduğunu ayırt ederek dinlerse… Ne çıkar bir kere daha denemekten? Bu duvarla yaşamaya daha ne kadar dayanabilirim? Aynı evi, aynı odayı, aynı yatağı daha ne kadar paylaşabilirim Ali’yle? Bir yabancıyla.

Bu duvar başından beri yoktu ki. Sevmiştik birbirimizi. Yaşamı paylaşmaya can atmış, günleri saymıştık. O günlerin hatırına denemeliyim ona ulaşmayı. Bu duvar yıkılmalı. Ali için, Ebru için, en önemlisi kendim için yapmalıyım. İyi ama neden ben, hep ben? Onun da azıcık uğraşması gerekmez mi? En azından yardım etmesi… Ama Ali’nin öyle bir sorunu yok. Ali mutlu. Ali duvarı hissetmiyor, farkında değil. Aranızdaki ilk uzaklaşmaları hissettiğinde, mutlu değilim, ilişkimizde bir şeyler aksıyor, ne olduğunu bulalım, dediğinde ne dedi: ben mutluyum, bir eksiğim yok. Senin derdin can sıkıntısı… En zayıf en kötü anında yardımını istediğinde ne yaptı: bir daha böyle bir şey olursa kendin hallet, bana aksettirme, demedi mi? Hangi yardımdan bahsediyorsun sen?

İyi o zaman. Bunları söyleyen adamla aramdaki duvardan bana ne. Varsın dursun yerinde. Zaten bu duvarı da muhtemelen onun bu davranışları ördü aramıza. Ama olmaz ki ! O iş arkadaşım ya da karşı komşum değil, kocam. Hayat arkadaşım. Öyle ya da böyle yıkılmalı bu lanet duvar.

Kapının pat pat vurulmasıyla fırladım yerimden. Öyle dalmışım ki servis aracının kornasını duymamışım. Koşup açtım. Köşeye saklanmış yine. Her akşam aynı oyunu oynamaktan hiç bıkmıyor. Her seferinde de ilkmiş gibi heyecanlı…

“Allah Allah kim çaldı bu kapıyı?”

“……..”

“Kimse yok burada. Herhalde ben yanlış duydum.”

Kapıyı kapatıp içeri girecekmiş gibi yapıyorum.

“Hi hi hiiii…Ben burdayım.”

“Ah sen miydin? Korkuttun beni.”

Koşup boynuma sarılıyor. Canım benim, tatlı kızım. Senin için her şeye değer .

“Neler yaptınız bugün okulda?”

“Hiiiççç… oynadık.”

“Bahçeye çıktınız mı?”

“Yooo balkona çıktık, çayımızı da orada içtik hem. Pasta da vardı. Bak ne getirdim sana?”

Hırkasının cebinden buruş buruş olmuş bir yaprak çıkarıp veriyor. Her akşam bana bir şeyler getirmeyi adet edindi ne zamandır.

“Aman ne kadar güzel bir yaprak bu !Çok teşekkür ederim canımın içi.”

“Sevdin mi, mutlu oldun mu?”

“Çok…Çok mutlu oldum tatlım, çok çok teşekkür ederim.”

“Tamam, yarın daha çok getiririm. Sen çok gül emi anne, ağlama hiç! Ben daha çok hediye getiririm sana.”

Kucağımdan atlayıp koşarak odasına gidiyor. En sevdiği bebeğini kucaklayıp geri geliyor.

“Muhallebi yaptın mı Anne?”

“Yaptım canım bak hepsi burda.”

“Yiyebilir miyim şimdi?”

“Ye ama azıcık, tadımlık… Yemek yiyemezsin sonra.”

Pilav pişerken bir de bol yeşillikli salata yapıyorum. Ali öyle sever. Sonra da üstümü değiştirip makyajımı tazeliyorum. İçi açılsın görünce. Görürse tabii…

“Anne neden öyle baygın baygın bakıyorsun?”

“İlahi kızım. Baygın değil, dalgın dalgın demelisin.”

“İyi tamam. Neden dalgın dalgın bakıyorsun?

“Bir şeyler düşünüyorum da ondan canım.”

“Düşünme, hep düşünüyorsun zaten!”

“Hımm öyle mi? Peki düşünmem bundan sonra.”

Zil sesiyle ben açıcam diyip fırlıyor. Arkasından ben de giderken bluzumun yakasını düzeltip bir düğme daha açıyorum. Portmantonun aynasında son bir bakış atıyorum yüzüme. Gülümseyişimi büyütüyorum.

“Hoşgeldin canım.”

“Hoşbulduk.”

Tarazlı çıkıyor sesi. Yorgun, bezgin…

“Nasılsın?”

Kızı kucağından indirip ayakkabılarını çıkarırken yanıtlıyor sorumu:

“Nasıl olsun hep aynı.. Sen neler yaptın?”

Karşı karşıyayız. Ellerimi omuzlarına koyup sarılıyorum, rujumun bozulacağına aldırmadan dudağına değdiriyorum dudaklarımı. Aylardan beri ilk defa dokunuyor tenim tenine. En sokulgan, cilveli halimle konuşuyorum bir yandan.

“Yalnız söyleyince güleceksin bana . Bugün çok üşüdüm dükkanda. Sobayı yaktık.”

Banyoya doğru giderken söyleniyor.

“Haklısın bende çok üşüdüm bugün.Bu yıl kış erken gelecek galiba.”

Kalakalıyorum antrede. Giyinip süslendiğimi fark etmedi. Öptüğümü fark etmedi. Ebru beni kaygıyla süzüyor; bir gariplik olduğunun o bile farkında. Baban aklını yine iş yerinde unutmuş canım diyor, gülümsüyorum. Gülüşümü görünce rahatlayıp içeriye, yatak odamıza koşuyor. Ben sofrayı kurarken cıvıldayarak babasına günün olaylarını anlatıyor. Az sonra kucağında kızımızla gelip her zamanki yerine oturuyor Ali. Ev giysileriyle daha çökük, iyice bitkin görünüyor. İçim merhametle doluyor ona bakınca. Çorba kaselerini doldurup uzatıyorum. Sessizce kaşıklıyoruz bir süre.

“Bu gün kapılar dördüncü defadır geri geldi. Bir kapıyı takamadı beceriksizler!”

“Boş ver, ne halleri varsa görsünler. İşten anlamadıkları ortaya çıkıyor böylece.”

“Alt tarafı iki kapı yahu iki kapı…Bitirseler arkadan büyük siparişler gelecek”

“Biraz daha çorba ister misin?”

“Yok, fasulye ver, pilav da koy yanına.”

“İlk seferinde menteşeleri yanlış takmışlardı, o yüzden geldi. İkincisinde renk tutmamış. Geçen sefer kilit yerini ters delmişler. Yeniden yapmak zorunda kaldık hepsini. Sanırsın hayatında hiç kapı görmemiş bu adamlar. İrfan bugün bana çatıyor iki aydır iki kapıyı takamadınız diye. Bana söyleme, bu iş bende değil biliyorsun, dedim.

Uzunca bir sessizlik oluyor. Kapı konusu bitti artık sanırım.

“Bugün de kaplamaların deseni tutmuyor diye geri yollamışlar. Bir kapı dört kere yapılırsa desen mi kalır artık?”

Kapılar götürsün seni. Kafanı tabaktan kaldır da yüzüme bir bak be adam. Karşında bir kadın oturduğunu görmen için saçımı mora boyayıp ortasına da kuş mu oturtmam lazım. Hoş onu da fark etmezsin ya. Kapıları yemek boyunca anlatırsan düzelecekler sanki.

“Az daha pilav versene. Kapılardan alacağımız paranın iki katı kadar malzeme parası verdik söke yapa. Hepsi zarar.”

Yeter, yeter, bana ne senin kapılarından. Onları ustalara anlat. Kapıdan daha önemli bir şey yok mu dünyada? Beni bırak şu çocukla iki satır ilgilen bari. Ben de yorgunum. Gün boyu insanlarla boğuştum, bir sürü aptala meram anlatmaya çabaladım. Benim da sorunlarım var ama bırak şimdi onları. Bize bak, gör. İki lokma yemeğimizi huzurla yiyelim. Aylardır ilk kez öperek karşıladım seni. Kapıları dışarıda bırak da koca olduğunu hatırla.

“Sen neler yaptın bugün? Ödemen falan var mıydı?”

Çok şükür sıra bana geldi.

“Yoktu. Her zamanki işler işte, malum…”

“Sen de çok sıkıldın bu ara. Şu işler bir düzelsin tatile çıkalım. Kapılar hayırlısıyla takılır beğenilirse öbür büyük işi alırız belki. Rahatlarız.”

Beni işler değil senin ilgisizliğin bunaltıyor. Bu kaçıncı tatil sözün ve kaçıncı gidemeyişimiz. Hem tatile çıksak ne olacak ki?.Sen, ben ve kapılar… Kapılarınla git sen.

Yemek bitti. Tatlıları getiriyorum.

“Ne o muhallebi mi?”

“ Yaa, annem bana yaptı.”

Yemek boyunca susup bir bana bir babasına bakan yavrum kendini de ilgilendiren bir konu çıkmasından mutlu.

“Ben yuvadan gelince yedim, çok güzel baba. Sen de ye.

“Üstündeki ne bunun? Yanmış yağ mı döktün ne.”

Önüne koyduğum kaseye bakıp yüzünü buruşturmasa belki idare edebileceğim ama olmuyor. Kendimi daha fazla tutamıyorum., göz yaşlarım yanaklarımdan süzülüyor.

“Yine ne oldu? Ne dedim ki ben? Kakaoyu yanmış yağ sandım, ne bileyim?

“Ağlatma annemi!.

Sandalyesinden inip bacaklarıma sarılıyor Ebru. Biraz daha burada kalırsam o da başlayacak ağlamaya. En iyisi sofrayı toplamak. Kirli tabakları üst üste yığıp mutfağa gidiyorum.

“Eleştirmek için söylemedim ki? Anısı var bende, o geldi aklıma.”

Hem gülüyor, hem ağlıyorum.

“Demek muhallebi üstündeki yanık yağın anısı var sende.”

Alayımın da farkında değil, hiç bir şeyin farkında değil.

“Evet var. Küçükken halama gitmiştik. Yağı iyice kızdırıp yaktı. Yumurta kırdı, üstüne de şeker serpti. Çok tatlı gelmişti o yumurta. O geldi aklıma onun için söyledim ne var bunda ağlayacak?”

Haklısın, yanık yağda hiçbir şey yok. Senin de bir suçun yok. Öyle iyi niyetlisin ki. Bütün suç duvarda. Gene tosladık -tosladım -duvara işte. Aynı masada oturup aynı dili konuşuyoruz ama bu akşam da yıkamadık onu. Belki bir sıra daha yükseldi üstelik. Bütün muhallebileri kafana geçirip çekip gitmek geliyor içimden biliyor musun?

Suskun bomboş bakıyoruz birbirimize. Aklından geçenleri duyar gibiyim: şu kadını anlamak ne zor tanrım. Ne diye ağladı ki durup duruken? “

“Anne,baba … öyle durmayın.”

Tabii durmayız canım; televizyonun karşısında çayımızı içeriz, sonra da yatar kendi rüyalarımızı uyuruz. Ben el ele yürüdüğümüzü görürüm, bana kapılarını… Mutlu bir aileyiz biz, çok mutlu …

Comments (2)

  • İlksen Şensays:

    23 Kasım 2021 at 15:44

    Çok güzel Zerrin’ciğim aklına fikrine kalemine sağlık bugün yeni birşey var mı diye merakla bekler hale geldim sevgiler

  • EROL TOĞRULsays:

    23 Kasım 2021 at 17:07

    HARİKA, TEK KELİMEYLE MUHTEŞEM. OKURKEN ORADAYDIM SANKİ,HEPSİYLE TEKTEK EMPATİ KURDUM. İÇİM ISINDI..DOLAR BU GÜN ÇOK YÜKSELDİ VATANDAŞ BUNU NASIL KALDIRACAK GİBİ OLUMSUZ FİKİRLERİ BİLE UNUTTUM GİTTİ . TEŞEKKÜR EDERİM. KALEMİNE,AKLINA,KURGUNA SAĞLIK..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir